« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HİKAYE

Pandomima

Samipaşazade SEZAİ , 03 Eki 2007

SONRAKİ HİKAYE

Bonbon

Ahmet Rasim, 18 Eyl 2007

26 Eyl

2007

Tarih / Coğrafya

Tahsin YÜCEL 26 Eylül 2007

Sanırım, gene böyledir: ister güzel olsun, ister çirkin, takma ad karşısında herkes biraz direnirdi başlangıçta, elleri, ayakları bağlanıp değinileri sınırlandırılmak istemiyormuş gibi çırpınır, kaçıp kurtulmaya çalışırdı. Ne olursa olsun, gerçek adın yerini alacak ya da, yönünü şaşırmış bir kambur gibi, gelip önüne yerleşecek olan bu yeni ada alışmak için belirli bir süre gerekirdi. Üstelik, sonunda gerçek addan daha yakın, daha sıcak görünmeye başlasa bile, takma ad sanki yasal bir bağla değil de yasak bir bağla bağlanırdı taşıyana. Kimi çevrelerde, diyelim ki sınıfta, arkadaşlar arasında, zamanla gönülden benimsenebilirken, başka çevrelerde, diyelim evde, büyüklerin önünde, özenle gizlenmesi de bunu kanıtlardı. Bu bakımdan, hiç beklenmedik bir zamanda, hem de hiç sevilmeyen birinden gelen bir takma ad girişimi karşısında, herkesin şaşmaz bir içgüdüyle gösterdiği tepkiden bizin Timur'da en ufak bir iz belirmemesinin şaşırtıcı olduğu söylenebilirdi. Ama, hemen belirtmek gerekir ki, hem adlandırmanın türü ve yöntemi değişikti, hem de işlem alışılmışa pek benzemeyen koşullar içinde gerçekleşmişti. Bir kez, başarılı bir sözlüden sonra, selamını verip sırasına dönerken, öğretmen her zamanki asık suratını daha da asarak, neredeyse yüzüne tükürür gibi, "Lenk!" demişti demesine, ama gerçekten ona bir ad takma düşüncesinde miydi, yoksa, adının yaptığı çağrışım üzerine, Osmanlı'nın karşısında ya da dışında görünen her şeye duyduğu tükenmez kini mi dile getirmek istemişti, orası belli değildi. Sonra, söylediğim gibi, takma da ya büsbütün gerçek adın yerini alır, ya gelip önüne çöreklenirdi; onunkiyse, pek de sık rastlanmayan bir biçimde, gerçek adın arkasına takılıyordu. Doğrusunu isterseniz, eski adın arkasına takılan yeni bir ad bile denilemezdi buna, eski adın yeni bir "parça"yla pekiştirilmesi söz konusuydu: sonuna küçük harfle başlayan bir "lenk" perçinlenerek Timur Timurlenk'e dönüştürülüyordu.

Öte yandan, ceketini önü iliklenmemiş, kravatını iki milim yana kaymış görecek olursak, çekinmeden kendisine "yuh" çekmemizi söyleyebilecek ölçüde düzen düşkünü, kendisi gibi uğraşına, vatanına, bayrağına ve tarihine saygılı bir öğretmen ve müdür yardımcısının öğrenci önünde gülmesinin bile aşırı bir hafiflik olduğunu ileri sürebilecek ölçüde ağırbaşlı tarihçinin olağandışı bir hafiflik ya da kızgınlık dakikasında, belki hiç düşünmeden, kaşla göz arasında gerçekleştiriverdiği bu perçinleme karşısında, Timur'un büsbütün tepkisiz kaldığını söylemek de yanlış olurdu, geç de olsa, değişik bir biçimde de olsa, bir tepki göstermişti gerçekte: bir zamanlar, belki aşırı sessizliği, belki aşırı çalışkanlığı, belki kokmaz bulaşmaz adı yüzünden, sıra arkadaşıyla konuştuğu bile az görülen bir öğrenciyken, şimdi, yenilenmiş adıyla, çoktandır gözlerden uzak kalmış bir eski dost gibi aramıza katılıyordu. Tepkisi karşılıksız da kalmamıştı ayrıca: iki gün öncesine değin, yani daha yalnızca Timur olduğu sıralarda, günde on kez önünden geçip de varlığının ayrımına varmaz görünenler, şimdi yeni adını bir kez daha söylemenin tadını çıkarabilmek için her fırsatta yanına gelip onunla konuşuyor, şakalaşıyor, bununla da kalmayarak onu bütün oyunlarda aralarında, yalnız aralarında da değil, takımlarında görmek istiyorlardı.

Böylece, hem de oldukça kısa bir sürede, Timur'un yeni bir yeteneği daha çıkmıştı ortaya: futbolcu yeteneği. Ufak tefek bir çocuktu, üstelik gözlüklüydü de, ama herkesten daha iyi oynuyor, birkaç günlük bocalamadan sonra, kendisine en uygun yer olarak gördüğü orta alanda, tıpkı derslerdeki gibi, çalışma, gösterişe kaçmadan, her zaman yerini bulan paslar dağıtıyordu, hepimizi kabuğundan taşıran gol tutkusuna kapıldığı yoktu; tam tersine, özenle kaçınır gibiydi bundan; kendisinden pas almak için her saniye, kulakları yırtarcasına, "Timurlenk!" ya da yalnızca "Lenk!" diye bağırıp duranlar olmasa, nerdeyse görünmeden oynadığı söylenebilirdi. Bu bakımdan, bizim çocuklardan biri, başarıda büyük adaşını andırmakla birlikte, ataklıkta onun çok gerilerinde kaldığını yineleyip dururken, tartışılmaz bir gerçeği dile getirir gibiydi. Ama öyle sanıyorum ki, bu da yeni adından kaynaklanan başka bir tepkinin belirtisiydi: başını çektiği savaşların öykülerinden Nasrettin Hoca öykülerine dek, Timurlenk'e ilişkin ne bulursa, dönüp dönüp baştan okumasının, çalışma saatlerinde olsun, ders aralarında olsun, konuşmayı evirip çevirip ona getirmesinin de gösterdiği gibi, tarihçininkine yüzde yüz karşıt bir yol tutarak Timurlenk'in torunu olmayı Beyazıt'ın (ya da tarihçinin deyimiyle Bayizit'in) torunu olmaya yeğ tutmaya başlıyordu Timurlenk, bir kez Timurlenk'i atalığa seçtikten sonra da eşsiz Ankara savaşının istenen ve gereken sonucu, yani bütün Türklük üzerimde Timurlenk soyunun egemenlik kurmasını sağlamamış olmasına üzülmekle kalmıyor, aynı zamanda izlenebilecek en iyi, en büyük örnek olarak topal komutanı benimsiyordu. Gol atmak için hiç çaba harcamaması bundan ileri geliyordu işte: ünlü adaşıyla kendisi arasında bir koşutluk kurmaya başladığı, ona benzemeye çalıştığı için, gerçek bir komutan gibi oyunun bütün iplerini elinde tutmak amacıyla gerilerde kalmayı yeğliyordu. Dahası var: aylar boyu, hem de neredeyse her karşılaşmanın ardından, hemen revire çıkarak geçkin ve güzel hemşireye uzun uzun bacağını ovdurmasına, hatta ağrılarının dayanılır gibi olmadığını ileri sürerek haftanın en az iki revirde geçirmesine karşın, önemli mi, önemsiz mi olduğunda bir türlü kesinliğe ulaşamadığımız bir sakatlanmadan sonra, yürüyüşüne bir takma ad gibi perçinlenen topallık da olsa olsa büyük adaşının önderliğinde, bedeninden tinine dek bütün varlığını saracağa benzeyen, yeni bir dengeye doğru yol alışının göstergesi olabilirdi.

Ne var ki, hiç beklenmedik bir zamanda ve hiç beklenmedik bir biçimde, yeni bir ad çıkagelmiş, hem sırtı gene hep Osmanlı'ya dönük kalması, hem de, hiç değilse uzun bir süre, topallığını ve bacak ovdurtmalarını engellememesi bakımından, yüzde yüz bir tersine dönüş sayılmasa bile, nicedir Timurlenk adının aracılığıyla bulmaya çalıştığından oldukça farklı bir dengeye yöneltmişti onu. Okula yıl ortasında atanan yeni coğrafya öğretmeni, yani gerçek adıyla Yusuf Pamukoğlu, daha gelişinin ilk haftasında bizim taktığımız adla Joseph Cotton Junior, sınıfa ilk geldiği gün, sıraların önünde, kapıyla pencere arasında, güven dolu sporcu adımlarıyla döşemeyi gıcırdata gıcırdata, bir süre gidip geldikten sonra, birdenbire bilinmedik bir yerden beklenmedik bir komut almışcasına, kürsünün önünde duruvermiş, sonra da, gözlerini Timurlenk'in gözlüklerine dikerek, ne yaptığını, nereye varacağını, hatta karşısındakinden nasıl bir yanıt alacağını kesinlikle bilen bir adam havasıyla:

"Sen gözlüklü, ayağa kalk," demişti. "Ayağa kalk ve söyle: bugün uluslararası alanda, önemli bir karar almak gerektiği zaman, dünyanın gözleri nereye dikilir?"

Timurlenk sararmıştı birdenbire, yeni bir dönemin eşiğinde bulunduğunu şimdiden sezmişcesine titremeye başlamıştı, ama uyanık çocuktu, fazla geciktirmemişti yanıtını:

"Amerika'ya, efendim."

"Amerika'da nereye?"

"Washington'a, efendim."

"Washington'da nereye?"

"Beyazev'e, efendim."

"Aferin!" ya da "Çok güzel!" türünden bir söz çıkmamıştı Joseph Cotton Junior'un ağzından, ama aldığı yanıttan hoşnut olduğu belliydi: belki bu çocuk hemen herkesin düştüğü "çok önemli yanlışı" yineleyerek "Beyazev"e "Beyaz Saray" demediği, belki de yeni sorularına kapıyı ardına dek açtığı için.

"Peki, şimdi söyle bakalım," diye sürdürmüştü sınavını: " Bundan üç yüz yıl önce nereye çevrilirdi dünyanın gözleri?"

"İstanbul'a, efendim"

"İstanbul'da nereye peki?"

"Topkapı Sarayı'na, efendim."

"Orada nereye?"

"Kubbealtı'na, efendim."

"İyi bildin, gözlüklü: üç yüz yıl önce oraya dikilirdi dünyanın gözleri, bütün dünya orada bir adamın iki dudağı arasından çıkacak kararı beklerdi. İşte sen o kararı veren adamın torunusun. Bunu unutmadığın da belli. Ama o günler çok gerilerde kaldı. Araya Beyazev girdi, şimdi sen sensin yalnızca. Bunu da unutma!"

Başka bir öğrenci olsa, bu başarılı yanıtlardan ve yeni bir öğretmenden gelen bu parlak övgüden sonra, sevincini hemen belli ederdi, Timurlenk'se, tam tersine, tiksindirici bir nesne görmüş gibi suratını buruşturmuştu: hiç beğenmemişti bu sözleri. Beğenmesi de beklenmezdi: nicedir büyük adaşından daha yüce ata tanımak istemiyor, adaşlığı neredeyse akrabalığa dönüştürüyordu; bu adamsa, adının sonuna bir "lenk" ekleyerek Osmanlı'dan uzaklağını kesinleyen Osmanlı hayranı tarihçininkine karşıt bir yol tutmuş, kendisini atasının karşıtlarıyla özdeşleştirmeye kalkmıştı. "Otur," demesini beklemeden, hışımla yerine oturmaya hazırlandığı sırada, Joseph Cotton Junior'un sınıfta başka adam kalmamış gibi, bir kez daha kendisine seslendiğini duymuştu sonra:

"Adın ne senin, gözlüklü?"

"Timur, efendim."

"Uygar ülkelerde adın ne diye soruldu mu soyadı söylenir. Öyleyse bir daha soruyorum: adın ne?"

"Tozkoparan, efendim."

Bu kez de Joseph Cotton Junior'a gelmişti surat asma sırası:

"Demek öyle, Tozkoparan, Tozkoparan," diye homurdanmıştı. "Amerika atomu patlattı, biz hâlâ toz koparıyoruz. Otur yerine."

Timurlenk şaşkın ve kızgın bir yüzle yerine otururken, biz bu ilginç girişin ardından, bugünden tarih öncesine, Orta Asya'dan Viyana kapılarına dek uzandıktan sonra, bizimle Batılılar arasında yapılacak çarpıcı karşılaştırmalar yardımıyla genç kuşakların yozlaşmışlığını kanıtlayacak zehir zemberek bir konuşma bekliyorduk. Ama Timurlenk gibi bizi de şaşırtmıştı coğrafyacı: kaşla göz arasında ceketini çıkarıp kürsünün üstüne fırlatarak gömleğinin kollarını sıvamış, arkasından kravatını da çıkarıp ceketinin yanına yollamış, onun arkasından da top gibi zıplayıp ön sıralardan birinin üzerine oturarak gereğinde uzak ve sert, gereğinde yakın ve yumuşak olabilen, babacan bir öğretmen havasıyla: "Eh, şimdi tanışabiliriz artık," demiş, hiç alışkın olmadığımız, tek yönlü, ama çok kişili bir tanışım işlemine girişmişti: kendisi, yeni coğrafya öğretmenimiz bay Pamukoğlu, Manisa doğumlu, kırk bir yaşındaydı, uğraş dalında on beşinci yılını doldurmuştu, iyi İngilizce bilir, düzenli olarak Reader's Digest okur, her sabah on beş dakika jimnastik yapar, zaman buldukça basketbol oynardı, beş ay iki hafta üç gün Amerika'da bulunmuştu; öğretmenliğinin ikinci yılında yaşam arkadaşı olarak seçtiği ve kendisi gibi Manisa doğumlu olan bayan Pamukoğlu, henüz otuz beşini doldurmamış, orta boylu, balık etinde ve kumral bir kadındı; ikinci, ama çocuklar düzleminde birinci bayan Pamukoğlu, on üç yaşında, Diyarbakır doğumlu ve annesi gibi kumraldı, orta ikiye gidiyor, İngilizce öğreniyordu; üçüncü, ama çocuklar düzleminde ikinci bayan Pamukoğlu, dokuz yaşında, Akhisar doğumlu ve açık kumraldı, ilkokul üçe gidiyor, her akşam babasından İngilizce dersleri alıyordu; dördüncü, ama çocuklar düzleminde üçüncü bayan Pamukoğlu'ysa, dört buçuk yaşında, açık kumral ve İstanbul doğumlu bir sevimli yaramazdı, yaklaşık yüz elli sözcüklük bir İngilizce dağarcığı vardı.

Pamukoğlu, nerdeyse soluk bile almadan dinlediğimiz bu ilginç tanışım konuşmasının ardından, istemeyerek kullandığı "çocuklar düzleminde" deyiminin yetersizliğini vurgulamış, ordan da bütün uygar ulusların dillerinde yeri olan "Miss / Misis" ayrımının bizim geri kalmış dilimizde bulunmamasının yol açtığı "talihsiz" karışıklığa, uygar ülkeler arasında "özlenen yerimizi" alabilmemiz için, köy türkülerini çokseslendirmek gibi yararsız işlerle uğraşmak yerine, bu önemli boşluğu en kısa zamanda doldurmanın kaçınılmazlığına geçmişti. Ama kendisinin de "altını çizerek" belirttiği gibi, gerçek uygarlık yolunda harcamak zorunda bulunduğumuz çabaların küçük bir örneğiydi bu yalnızca, çünkü, çağdaş uygarlığın önemine inanıyorsak, her şeyi, ama her şeyi değiştirmemiz gerekiyordu. İleride, yeri geldikçe, bu değişikliklerin neler olabileceği konusunda bizleri aydınlatmayı görev bileceğinden hiç kuşkumuz olmamalıydı; ancak, toplumları bireyler oluşturduğuna göre, bu olumlu değişiklikleri her şeyden önce kendi yaşamımızda, kendi evimizde, kendi okulumuzda gerçekleştirmeyi denememiz "en uygun bir davranış" olurdu. İşte bu nedenle, küçük bir başlangıç olarak, hiç değilse kendi derslerinde, adlarımızı unutmak gibi küçük bir özveri istiyordu bizden. Uygar bir toplumda, hiç olmazsa öğrenciler numaralarla ayrılıp numaralarla çağırılmalı, numara en kullanışlı kimlik belirtkesi olduğuna göre de öğrencinin adının başında fazladan bir yama olmaktan çıkarak, yalnız kimliğini değil, okuldaki ve sınıftaki yerini de açıklıkla gösterebilmeliydi. Oldukça kolay bir işti bu; yalnızca sınıf düzleminde kalacak olursak, sola öğrencinin kürsüye göre dikey konumunu belirtmek üzere iki rakamlı bir sayı, ortaya yatay konumunu belirtmek üzere bir harf koyup sağa da bildiğimiz numarayı yerleştirdik mi sorunu çözümlemiş olurduk. Örneğin üçüncü dizinin ikinci sırasında oturan ve numarası 135 olan bir öğrenciyi 03.B.0135 belirtkesiyle gösterebilirdik. Numaralar gene aynı kalacağına göre, müdürlüğün herhangi bir girişimine gerek kalmadan , kendi başımıza uygulayabilirdik bu yöntemi. Ayrıca, "birinci olarak" çağdaşlaşmaya "istekli" ve "kararlı" göründüğümüzde, "ikinci olarak" günümüzde İngilizce bilmeyenlere çağdaş insan demeye olanak bulunmadığından, "bu nedenle ve üçüncü olarak" bu güzel dili elden geldiğince erken ve iyi öğrenmeyi kendi kişisel çıkarımız zorunlu kıldığına göre, bu yolda küçük bir adım olmak üzere numaralaramızın ingilizcelerini öğrenip birbirimize bu ingilizce numaralarla seslenmemiz "en güzel bir tutum" olacaktı.

Söylemek bile fazla, Joseph Cotton Junior yıllar sonra büyüklerimizin coşkuyla savunup uygulamaya koyacakları bir görüşün öncüsü olarak çıkıyordu karşımıza, ama, o gün için, öneri öylesine matraktı ki, bizim sınıf gibi bir sınıfta geri çevrilmesine olanak yoklu. Üstelik, daha bizimle dalga mı geçtiğini, yoksa bunu gerçekten mi istediğini kestirmemize zaman kalmadan, ileri görüşlü öğretmenimiz uygulamaya geçmiş, ilk sıradan başlayarak, buranm buram Anadolu kokan bir ingilizceyle. bize yeni numaralarımızı öğretmeye başlamıştı: 01.A.0716, 02.A.1018, 03.A.0097... Biraz şaşkınlıktan, biraz meraktan, ama her şeyden Önce bu uygulamanın coğrafya derslerini birer eğlence şölenine dönüştüreceğini umduğumuzdan, hiçbir direnç göstermeden, değil tekil ya da ortak bir kahkaha koparmak, çıt bile çıkarmadan katılmıştık oyuna. Ama, neden bilmem, sıra Timurlenk'e gelip de Joseph Cotton Junior, "03.C.0029" deyince, bütün yüzlerde güçlükle tutulan bir kahkahanın seyirmeleri dolaşmıştı. Bana öyle geliyordu ki, öğretmen kapıdan çıkar çıkmaz, şimşek gibi patlayarak dakikalarca yankılanan ortak kahkaha, daha başka kahkahaları da içerse bile, her şeyden önce bu kahkahaydı. Herkesin ona bakmasından, onun çevresinde toplanmasından, bunca "plaka", -"plaka," o gün çıkmıştı bu deyim, kısa zamanda okulun bütün öğrencileri ve birçok öğretmenlerince de benimsenmişti,- evet, bunca "plaka" arasında yalmz onun "plaka"sının yinelenmesinden belliydi.

Ne olursa olsun, en çok yinelenen "plaka" niteliğini sonraki günlerde de korumuştu Timurlenk'in numarası. Bunun sonucu olarak, yavaş yavaş ünlü adını unutturmaya başlamış, aradan bir hafta bile geçemeden, Tımurlenk 03 .C .0029'a dönüşmüştü, futbol karşılaşmalarındaysa yalnızca "Twenty Nine"dı: İşin ilginç yanı, Timurlenk çok sevdiği adının soyut bir sayıya dönüşmüş olmasına pek de üzülmüş görünmüyordu; tam tersine, yeni ada daha bir ısındığı bile söylenebilirdi.

Hiç kuşkusuz, başlangıçta bu addan da, Joseph Cotton Junior'dan da hoşlanmamıştı. Yeni ad bugüne değin fazla ilgi duymadığı bir yabancı uzamı çağrıştırıyordu, Joseph Cotton Junior'sa, "İşte sen o kararı veren adamın torunusun," demekle, önce adı, sonra Osmanlı hayranı tarihçinin sonu gelmez söylevleri nedeniyle, kendisine gittikçe daha uzak, daha yabancı görünen bir kökeni kesinlemişti. Ne var ki, hemen arkasından, "O günler çok gerilerde kaldı," diye eklemiş olması bir yana, daha yüksek olmasa bile, daha uzak bir yerlere varmak istediğini, ayrıca, gerçek bir coğrafyacı olarak, zamandan çok uzamda kalmayı yeğlediğini anlatmakta gecikmemişti: açıkça görülüyordu ki, Amerika Birleşik Devletleri ya da, en sevdiği deyimle, "Christopher Columbus'un ülkesi"ydi onun ayrıcalıklı alanı. Bu nedenle, durup dinlenmeden, Kars'tan girip Alaska'dan çıkıyor, bir çırpıda Raman'dan Teksas'a, Çukurova'dan Alabama'ya atlıyıveriyordu, sanki her konu, her sözcük, her durum "en mutlu bir altı ay" geçirdiği benzersiz ülkeyi övmesi için bir fırsattı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu konuda bizim arkadaşlar da fazlasıyla yardımcı oluyorlardı kendisine: biri kalkıp Amerika'daki okullarda yemeklerden sinek ve hamamböceği çıkmasının olağan sayılıp sayılmadığını sorarak Amerikalı'ların temizlik ve düzen tutkusu konusunda en azından yarım saatlik bir coşkulu söylev dinlememizi sağlıyor, bir başkası Amerika'da çocukları sünnet ettirme yolunda güçlü bir eğilim başladığını bildiren bir Hürriyet haberi konusundaki görüşünü rica ederek havucun ve patatesin bile kat kat paketler içinde satıldığı bir ülkede sağlığın ve temizliğin örtülüyü açığa dönüştürmekte aranmasına olanak bulunmadığını, çünkü "Christopher Colombus'un ülkesi"nde hiçbir şeyin rastlantısal olmadığını, bunun için de her alanda bu ülkenin insanlarını örnek olarak benimsemek gerektiğini gözler önüne seren ilginç ve eğlenceli bir söyleşiyle dersin sonunu getirmemize olanak yaratıyordu. Bu güzel olanakları yaratmak için ille Amerika'dan sözetmek de gerekmiyordu. Örneğin içimizden biri, gene Hürriyet'i kaynak göstererek, "Hocam, Adıyaman'da bir avcı bir tavuğun altına keklik yumurtası koymuş, tam on üç keklik yavrusu çıkarmış. Bu Türk başarısı konusunda ne düşünüyorsunuz?" diye sormayagörsün, Joseph Cotton Junior bir yıkım haberi almış gibi yüzünü buruşturarak, "Çocuk millet! Çocuk millet! Başka ne diyebilirim?" diye homurdanıyor, karşısındaki, "Efendim, bin yıllık bir millet nasıl çocuk millet olur? Lütfen bizi aydınlatır mısınız?" deyince de "Nasıl mı? Çakmakçılar Yokuşu'na git de gör! Kerli ferli bir sürü adamın bozuk çakmakları, eski dolmakalemleri, kırık gözlükleri onartacağım diye, atılmak için yapılmış, üç kuruşluk tükenmezlere mürekkep doldurtacağım diye dükkanların önünde nasıl kuyruğa girdiklerini gözlerinle gör de ondan sonra konuşalım!" diye gürlüyordu.

Ama, o da bütün büyüklerimiz gibi her şeyi çoktan çözüp son noktayı koymuş olduğundan, yeni bir karşılaştırmaya girişmek için Çakmakçılar Yokuşu'ndan kendi gözlemlerimizi getirmemizi beklemiyordu: apaçık ortadaydı her şey, eski ve değersiz "oyuncaklar"la zaman öldüren bu insanlar yaşamları boyunca çocuksu, ister istemez geri, ister istemez tutucu bir toplum olarak kalacaktı. Çağdaşlık ve olgunluksa, eskimeye yüztutan her şeyi atarak yerine yenisini almak, böylece yurttaşların daha çok üretip daha çok satmalarını, bir yandan ceplerini doldururken, bir yandan da her geçen gün biraz daha yenisini, biraz daha iyisini, biraz daha güzelini yapmalarını sağlamaktı. Bunun "en güzel bir örneğini" Amerika veriyordu bize. Biz de büyümek ve ilerlemek istiyorsak, Amerika'nın izinden gitmek, gerçek birer Amerikalı olmak zorundaydık. Ama, "sık sık ve önemle" belirttiği gibi, Amerikalı olmak için Amerikan uyruğuna girmeye gerek yoktu, Amerika'ya gitmek bile gerekmezdi: Amerika bir yerdeydi Amerikalı her yerde olabilirdi. Bizim gibilerin düşünebilecekleri gibi asker, casus, iş adamı ya da gezgin olarak değil, bakış tutum, davranış olarak. Böyle bir Amerikalılıksa, her zaman daha ileriye ve daha yukarıya bakmaya, öyle Sultan Süleyman'ın dediği, kendi çiftçi, çoban ya da bakkal dedesinin torunu olmaya, her ne pahasına olursa olsun, tarlayı, sürüyü ya da dükkânı büyütmeye, her şeyi bu amaca araç yaparak kendi dışında kalandan sürekli bir şeyler koparmaya dayanırdı. Dün dündü, bugün de bugün. Kısacası, Timurlenk coğrafyacıyı dinledikçe anlıyordu ki, Sultan Süleyman'ın torunu olmanın bilincine varmak, herhangi bir yücelik duygusunun tadım çıkarmak değil, torunu dededen ayıran uzaklığın indirgenmezliğini kavramak olmalıydı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Joseph Cotton Junior bireyden ve aileden ötesinin senin, benim kıyısından bile geçemeyeceğimiz bir orman olarak belirdiği bir toplum, senin, benim yaşamak bile istemeyeceğimiz bir evren düşlüyordu. Biraz gözünü açsaydı, Timurlenk kolaylıkla görebilirdi bunu, ama, ilk şaşkınlığı geçtikten ve adı değiştikten sonra, bu evreni hiç değilse tarihçinin evreninden daha çekici bulduğu, bu ilk izlenimden sonra da yavaş yavaş ünlü adaşından koparak bütün yeryüzüne yayılmış bir Amerika'ya doğru yol aldığı anlaşılıyordu: Joseph Cotton Junior'ın ünlü söyleşilerini içer gibi dinliyor, sık sık parmak kaldırarak daha geniş.açıklamalar istiyor, bu da yetmiyormuş gibi her hafta başı okula çantasında deste deste Amerikan dergileri, cilt cilt Dale Carnegie'lerle geliyor, çalışma saatlerinde, kaç yıldır kimseye kaptırmadığı sınıf birinciliğini elden kaçırmak pahasına, dost ya da para kazanma sanatının gizlerini öğrenmeye çalışıyordu. Bu da bizi fazlasıyla şaşırtıyordu doğrusu.

Hiç kuşkusuz, ölçülülüğünde bile, her şeyi gereğinden fazla abartan bir çocuktu, umulmadık zamanlarda, umulmadık bir çabuklukla değişir, bir uç noktadan bir başka uç noktaya atlardı birdenbire. İstenirse, bu kez de yeni adına yeni bir kişilik uydurarak tarihten coğrafyaya atladığı söylenebilirdi. Ne var ki, daha birkaç hafta öncesine değin, ikide bir yineleyip durdukları doğruysa, Timurlenk'i bir yarı-tanrı görkemine bürünmek yerine, bizim gibi bir insan olarak kalmayı başardığı için seviyordu her şeyden önce: yol üstündeki bir bağdan birkaç salkım üzüm kopardılar diye yorgun askerlerinin kellelerini vurdurduktan sonra, koparılmış her salkımın yerine bir kese altın bırakan padişahın soğuk yüceliği değil, akşam serinliğinde bir kerpiç duvara belini vererek Nasrettin Hoca'yla şakalaşan topal komutanın sıcaklığı çekiyordu onu. Kafamızı karıştıran da buydu işte: ille de bulunmak istenirse, bu sıcaklık Yavuz Sultan Selim'de de bulunabilirdi belki, ama Nasrettin Hoca'yla nükte yarışına giren topla komutanın insan sıcaklığı Joseph Cotton Junior'ın en şakrak şakaları bile ağır bir soğukluk yükü taşıyan, kokmaz bulaşmaz Amerikalı'sının kurmaca evreniyle nasıl bağdaştırılabilirdi? İnsanların davranışlarında kesintisiz bir mantık aradığımız sürece hiçbir yanıt bulamazdık bu soruya. O zaman da bulamamıştık. Ama, şimdi düşünüyorum da, Timurlenk tutum ve düşünce değiştiren her insanın tuttuğu şaşmaz yolu izleyerek, yani bir önceki tutumunun temel Öğelerinden birini yoksayarak gelmişti bu noktaya: sıcaklık öğesini atlamıştı. Sıcaklığın bir zamanlar bunca arkadaş arasında bir keşiş gibi yaşama pahasına sürdürdüğü birincilik tutkusunda da pek bir yeri olamayacağına göre, bunu sert bir atama saymak oldukça zordu. Evet, böyle: şimdi Timurlenk hayranlığını daha çok Ankara ovasını toza ve çığlığa boğan fillere dayandırmasının da gösterdiği gibi, insan sıcaklığı değil, kimilerinin akşam düşleyip sabah unutmaya çalıştığı, kimilerininse sabah akşam ardından koştuğu ve nerede, hangi biçimde bulursa, orada, öylece yakalamaya çalıştığı bir üstünlük, bir güçlülük, bir aşkınlık, kısacası kahramanlıktı onun aradığı: timurculukta da, futbolculukta da, birincilikte de kahramanlığı aramıştı o, şimdi de bir Amerikalı, kendi göbeğini kendisi kesen ve kendisininkinden öte hiçbir geçmiş, hiçbir gelecek tanımayan bir soğuk rakam, bir parlak "plaka", bir 03.C.0029 olarak, yüzde yüz çağdaş bir kahramanlığın ardına düştüğü anlaşılıyordu.

Bu açıdan bakılınca, adının değişmesinden sonra da aynı tutkuyla katıldığı, gündelik futbol karşılaşmalarında, yavaş yavaş orta alan oyunculuğunu bırakarak eskiden başkalarına hazırladığı golleri artık kendisi atması, yani büyük komutan tutumunu bırakarak parlak yıldız kimliğini benimsemesi pek de önemli bir dönüşüm sayılmazdı belki; karşılaşma sonlarında kazanılan gazozları eskiden olduğu gibi kahkahalar arasında başına dikerek keyifle geyirmek varken, şimdi parasını almayı yeğlemesiyse, bir tür tutarsızlık olarak nitelenebilirdi. Ama bunlar büyük "girişim"lere yönelik küçük "yatırımlardı gerçekte: Twenty Nine, Amerikalı büyük zenginlerin yaşamöykülerinden aldığı esinle, yükselmeyi iyice kafaya koymuş, gerçek bir Amerikalı olarak, kahramanlığın yıldızlık olmadığını çok iyi biliyor, yıldızlığını da, gazoz paralarını da en gerçek niteliğine karanlıkta ulaşan, çağdaş kahramanlık yolunda birer basamak olarak kullanıyordu. Gerçekten de, gazoz paraları ve haftalıklar belli bir toplama ulaşınca, dostumuz yadsınmaz bir biçimde kanıtlamıştı bunu: bir pazartesi günü, önce bizim sınıfta, sonra bütün okulda, yoğun bir leblebi, çekirdek, üzüm, incir, fındık, fıstık, karamela satışına başlayarak sağlam bir tecimin temelini atmıştı.

Hem de, bir kez daha, gerçek bir Amerikalı gibi, sattığı her malı temiz ve düzgün paketçikler içinde sunarak, sürümden kazanmayı temel ilke olarak benimseyip çok düşük bir düzeyde yetinerek.

Beklediği sonuca da kolaylıkla ulaşmıştı doğrusu: işler başdöndürücü bir hızla büyüyerek tek kişiyle döndürebilecek durumdan çıkmış, düzenli bir örgütlemeye gitmek kaçınılmaz olmuştu. Her şeyi daha başından düşünüp önlemleri önceden tasarladığından olacak, bu sorunu da çabucak çözmüştü dostumuz: okulun en parlak futbolcusu olmanın küçüklere yarattığı hayranlıktan yararlanarak her sınıfta kendi adına satış yapacak, güvenilir bir aracı bulmuş, böylece, adamları çok küçük bir yüzde uğruna sabah akşam alıcı ardından koşarken, kendisi gene kitap üstüne kitap okumaya, gol üstüne gol atmaya başlamıştı. Bütün işi, günün son çalışma saatinde, hiçbir karışıklığa yol açmayacak biçimde, düzenli aralarla gelen yardımcılarıyla görüşerek mal verip hesap almak, sonra bu hesapları inci gibi yazısıyla "işletme defteri"ne işlemekti. Bize de aradabir omuzunun üzerinden bakarak gittikçe kabaran rakamlar karşısında dudaklarımızı ısırmak kalıyordu.

Olanları ve varılan son rakamı öğrenince, Joseph Cotton Junior da aynı şeyi yapmıştı. Ama onun şaşkınlığı coşkulu bir hayranlığa dönüşmüştü çabucak: bu "güzel ve anlamlı" girişiminden dolayı dostumuzu kutladıktan sonra, özgür girişimin erdemleri, sıfırdan başlayarak çığ gibi büyüyen zenginliğin güzellikleri konusunda uzun bir söyleve girişmiş, sonra bu "güzel" çorbada kendisinin de azıcık tuzu bulunmasını istediğini söyleyerek tam beş paket yemiş satın almış, sonra, bu "anlamlı" girişimde tuzunun fazla yetersiz kaldığını düşündüğünden olacak, bundan böyle coğrafya derslerinde leblebi, çekirdek yemekte özgür olduğumuzu bildirmişti. Joseph Cotton Junior'ın okuldaki derslerinin haftada yirmi saati aştığı ve sınıfta öğretmenin gözüne baka baka çekirdek çıtırdatmanın çekiciliği düşünülürse, böyle bir özgürlüğün Timurlenk'in yemiş satışlarında nasıl bir artış sağlayacağı kolaylıkla kestirilebilirdi. Ama, "bizim değer aldığımız uygar dünyada," özgür girişimi desteklemek "boynumuza borç" olduğuna göre, sevilen bir öğrenciye tanınmış, haksız bir ayrıcalık söz konusu değildi burada. Mantık bu olunca, coğrafyacı en azından kendi açısından haklı sayılabilirdi. Buna karşılık, kravatın iki milim yana kaymasını bile açık bir düzensizlik, "feyz aldığımız mukaddes irfan ocağı"na karşı büyük bir saygısızlık olarak gören tarihçi bu işi böyle anlamıyordu: hademelerin sınıflardan her akşam faraş faraş kabuk süpürdüklerini gördükçe tepesi atıyordu nicedir; bir de derslerde, sıralar arasında dolaşarak şanlı atalarımızdan sözederken ayaklarının altından hiç alışkın olmadığı, garip sesler yükselmeye başlayınca, hem bu tür hafiflikleri hoş görmesine olanak bulunmayan bir Osmanlı efendisi, hem de "mukaddes irfan ocağımız"daki farelerin sayısını bile avcunun içi gibi bilen, görevine tutkun bir müdür yardımcısı olarak, kolları sıvamaya karar vermişti: kısa bir araştırmadan sonra, Timurlenk'in tüm "stok"larına elkoymuş, arkasından da kulağından tutup disiplin kuruluna çıkarak kendisine öğrencilik yaşamının ilk cezasını verdirtmişti.

Şu var ki, Timurlenk'in yeni tutumu gözönüne alınmayacak olursa, tarihçinin bu başarısının hiçbir şeyi değiştirmediği söylenebilirdi: Timurlenk'in artık yardımcılarıyla görüştüğü de, sık sık uğradığı baskınlarda, cebinden, sırasından, çantasından ya da dolabından tek bir kabak çekirdeği çıktığı da yoktu ya gene bütün sınıflarda leblebi, çekirdek yeniliyor, gene sıra altlarında faraş faraş kabuk birikiyordu. Her öğrencinin her yerde, her dakika, istediği yemişi alabilmesine karşılık, bunca paketin nereden, nasıl dağıldığını ne biz çıkarabiliyorduk, ne tarihçi. Kendi deyimiyle, "vazifesini müdrik" bir kişi olarak önlem üstüne önlem aldığını, arada bir, bir kapının, bir ağacın ardından, bir duvarın köşesinden kedi gibi fırlayarak küçük bir satıcıyı suçüstü yakaladığını görüyorduk, ama bu yoldan hiçbir sonuca ulaşamayacağım çok iyi biliyorduk artık: bütün baskılara karşın, satıcılar yalnızca alıcı olduklarını, satmakla suçlandıkları paketleri oturdukları semtin yemişçisinden aldıklarını yineliyorlardı hep, yanlarında hiçbir zaman iki paketten fazla "mal" bulundurmadıkları için de sözleri ister istemez belirli bir inandırıcılık kazanıyordu.

Tarihçi bu başarı görünüşlü yenilgiler karşısında kolay kolay yılacağa benzemiyordu ya işe hep baştan başlamak, yani hep yerinde saymak zorunda kaldığı da ortadaydı. Yönteminde bir ilerleme varsa, o da derslerde, çalışma ve dinlenme saatlerinde, türklüğün ne demek olduğunu bilmeyen hainlere, düzen düşmanlarına gittikçe daha sert bir dille çatmak, kara toprağın bağrına "gerdeğe girercesine" girenleri gittikçe daha coşkulu bir dille övmek sancağın ve yurdun değerini gittikçe daha duygulu, gittikçe daha yüksek bir sesle anlatmaktı. Öyle görünüyordu ki, başarısızlığı kesinleştikçe tarih, bayrak ve yurt sevgisi doruğuna çıkıyor, daha da ilginci, yeni boyutlar kazanıyordu. Örneğin, yağmurlu bir günde, bahçenin çamurundan yakınmaya kalkan bir arkadaşımızı bir temiz azarlayıp bu çamurun vatan toprağı olduğunu düşünemeyen bir "sergerde" olarak niteledikten sonra, birdenbire eğilip çamuru avuçlaması, ağzına doğru götürmesi, yüzünde babaca bir gülümseme, bir yavru kuşa, bir küçük çocuğa seslenir gibi, "Yavrum benim, yerim seni, yerim, yerim, yerim!" diye fısıldamaya başlayarak ana-vatan kavramına bir de çocuk-vatan kavramını eklemesi unutulacak gibi değildi.

Ne olursa olsun abartmalı yurtseverlik gösterileriyle başarı arasındaki ters orantı hep sürecek gibi göründüğünden, biz dönüp dolaşıp Timurlenk'e geliyor, gizini kendi gizimiz gibi saklayacağımıza söz vererek bu işi nasıl becerdiğini anlatması için dil döküyorduk. Arna Timurlenk ya omuz silkerek alaylı alaylı gülümsemekle yetiniyor, ya da kendini tümüyle konu dışı bırakarak olmayacak varsayımlara girişiyordu: onun için bu iş bitmişti artık, şimdi bütün okul yönetimini ardına katarak önüne gelenin çantasını, sırasını, dolabını, hatta cebini arayan, önüne geleni sorguya çekip aşağılayan "Osmanlı zaptiyesinin amansız kovuşturmaları karşısında dikiş tutturmaya olanak bulunmadığına göre, bir daha başlayacak da değildi; hiç kuşkusuz, bunca baskıya karşın, binleri dikiş tutturur gibi görünüyordu, ama bunlar bizim gibi birileri olamazdı; öyleyse, bu işi bu koşullar altında bile, böylesine başarılı bir biçimde sürdürebilmek için, tarihçinin kendisi olmak gerekirdi; evet, başka bir açıklaması olamazdı bunun: Osmanlı en sonunda tecime el atmıştı!

Söylemek bile fazla, yoğun bir öç kokusu taşıması bir yana, gerçekten aykırı bir varsayımdı bu, ama, kendisi hep aramızda bulunduğuna, bu işe kendisinden sonra bir başka öğrencinin el atmış olması da çok uzak bir olasılık gibi göründüğüne göre, varsayım bayağı çekici gelmeye başlıyordu. Bir insanın kendi kendini yakalayabilmek için böylesine durmak duraklamak bilmez bir kovalamacaya girişmesi, üstelik bu kovalamacaya başkalarını da ortak etmesi saçma olmasına saçmaydı ya, kendimizi ne denli zorlarsak zorlayalım, daha tutarlı bir varsayım bulamıyorduk: amansız kovalamaca usta bir işi gizleme numarasıydı. Ayrıca, Timurlenk de, tarihçi de olmayınca, kim olabilirdi ki bu işin ardındaki? Müdür mü? Bir başka müdür yardımcısı mı? Coğrafyacı mı? Nasıl? Joseph Cotton Junior'ın Timurlenk'in eski satış örgütü karşısında kapıldığı hayranlığı saymazsak, elle tutulur hiçbir ipucu betimliyordu düşüncemizde. Kimilerinin coşkuyla sağlık verdikleri üzere, her şeyi bir yana bırakarak işin içinde bir kadın parmağı aramaya gelince, erkek lisesinde okuyorduk, yatılıydık, usumuza bile getirmiyorduk bunu. Getirmediğimiz için de bocalayıp duruyorduk.

Şu da var ki, bu işlerin kalçaya iğne yapmaktan koltuk altına derece koymaya dek her yaptığında yeni bir sakarlık örneği veren geçkin hemşiremizin parmağında döndüğü düşünülürse, müdür de işin içinde olmak üzere, herkesin günahına girerken, ondan hiç kuşkulanmamış olmamızı bir ölçüde doğal saymak gerekirdi. Üstelik, en azından altı hafta dayandıktan sonra, birdenbire, ekmeğinden olmayı bile göze alarak her şeyi ortaya dökmesinin de gösterdiği gibi, hiçbir zaman bilinçli bir biçimde, kendi özgür istemiyle yapmamıştı bu işi. Bilinçli davranmak şöyle dursun, kendi gerçekliğini bile yitirmişti nicedir: Timurlenk'in timurlenklik döneminde, revirde geçirdiği üçüncü ya da dördüncü geceden beri, Timurlenk dışında hiçbir gerçeğin gerçekten sayılmadığı bir düş evreninde yaşıyordu. Bu yüzden olacak, revirdeki odasında, günaşırı yinelenen, coşkun sevi gecelerinden birinde, rahatlıkla Timurlenk'in annesi olabileceğini unutarak, ilk gözağrısını yitirmekten korkan bir körpe kız gibi, iki gözü iki çeşme, "Senden ayrı yaşayamam, al beni, evlen benimle," diye yalvarmaya başlamıştı. Timurlenk kırkını aşmış bir kadının on sekizinde bir öğrenciyle evlenmeye kalkmasını saçma bulmuştu kuşkusuz, ama yatağını paylaştığı ilk kadındı, üstelik oldukça güzel bir saçmalık yüzünden her şeyin altüst olmasına boyun eğmek düşüncesinde değildi. Bunun için, bir anlık bir şaşkınlıktan sonra, su içinde balık gibi her duruma uyuveren, çağdaş kahraman niteliğini bir kez daha göstererek, en gerçek Amerikalı'nın bile kolay kolay bulumayacağı bir yanıt vermişti geçkin hemşireye: "İyi ya, sen de sevdirt kendini!"

Daha güzel, daha coşkulu, daha sıcak bir dönem başlamıştı böylece: Timurlenk revirin küçük odasında istekleri bir türlü tükenmek bilmeyen bıçkın bir hovarda gibi davranıyor, hemşireyse kendini daha çok sevdirtmek, daha çok beğendirmek amacıyla bir dediğini iki etmemeye, yaşamını değişik evrelerinde edindiği zengin deneyimini konuşturarak bedeninin bütün olanaklarını sergilemeye çalışıyordu. Tarihçinin yemiş satımım yasaklamasından sonra, "mallar"ı okula kendi çantasında sokup dolabında saklaması, kendilerine hasta süsü vererek revire gelecek belirli öğrencilere dağıtması önerildiği zaman da daha çok sevilmek umuduyla, gözü kapalı, "Olur," demişti. Ne var ki, bir süre sonra, boyutları her geçen gün biraz daha büyüyen, acı bir düş kırıklığıyla sonuçlanmıştı bu özveri: topallığa nicedir boşvermiş olan Timurlenk ne olur, ne olmaz korkusuyla revire uğramaz olmuştu. Haftada bir kez, cumartesi günleri, o da daha çok hesap görmek üzere, okuldan uzak bir semtte, bir muhallebici dükkânının en karanlık köşesinde geçirdikleri birkaç saat bir yana bırakılırsa, değil eskisi gibi sevişip gülüşmek, birbirlerine uzaktan uzağa gülümsedikleri bile olmuyordu artık. Hiç kuşkusuz, Timurlenk cumartesi buluşmalarında bir zorunlu ayrılığın daha mutlu günlere yönelik bir hazırlık olduğunu yineleyip duruyordu, ama, ne söylerse söylesin, hemşireye bu kadarı yetmiyordu. Yanından ayrılır ayrılmaz, sevgisinden kuşku duymaya başlıyor, özellikle geceleri, her dakika biraz daha yoğunlaşan bir özlemle, yatağında bir o yana, bir bu yana dönerken, Timurlenk'in kendisini belki de hiç sevmediğini, başlangıçta biraz sevmiş olsa bile, artık iyiden iyiye bıktığını, bıktığı için de bu saçma dağıtım işini çıkararak elinden sıyrıldığını düşünüyordu. İşi hep aynı özenle yürütmeye ara vermediğine göre, yenden umutlanmaya başlayarak her şeyi tozpembe gördüğü, "Ne yapsın zavallı çocuk, beş parasız evlenilmez ki!" diye söylendiği anlar da olmuyor değildi, ama, yağmurlu bir cumartesi, muhallebici dükkânının o karanlık köşesinde, tam üç saat süresince, Timurlenk'i boşu boşuna bekledikten sonra, iki gözü iki çeşme, yaşlı annesiyle oturduğu evine doğru koşarken, kuşkusu tartışma götürmez bir kesinlikti artık.

Böylece, pazartesi sabahı, yerlerimize oturup öğretmeni beklediğimiz bir sırada, sırtında her zaman görmeye alıştığımız ak önlük yerine eski, buruşuk bir yeşil manto, kucağında bir yığın yemiş paketi, sessizce sınıfa girdiğini görmüştük: bizleri şöyle bir süzdükten sonra, kararlı adımlarla Timurlenk'e doğru ilerlemiş, tek sözcük söylemeden, paketlerin kimini kucağına, kimini sırasının üstüne, kimini ayaklarının dibine dökmüş, sonuncusunu da suratına fırlatıp dönmüş, aynı sessiz ve kararlı adımlarla, ağır ağrı kapıya doğru yürümüştü.

Söylemeye gerek var mı, bilmem, büyülenmiş gibi, soluk bile almadan Timurlenk'e bakıyorduk hepimiz, nerden geldiğini bilmediğimiz bulanık bir önseziyle, umulmadık, görülmedik, çılgınca bir şeyler yapmasını bekliyor, hiçbir devinisini, hiçbir sözünü kaçırmamak istiyorduk. Ama, hiç değilse başlangıçta, Timurlenk de bizler gibi donup kalmıştı olduğu yerde, ne dört bir yana dağlımış paketleri toplamaya yeltenmiş, ne de bu beklenmedik olaya iyi kötü bir açıklık getirecek bir söz söylemişti. Bizlerden farklı bir yanı varsa, o da camlaşmış gözlerini duvarda değişmez bir noktaya dikmesi, içinde bulunduğu uzamın ve zamanın dışında, çok uzaklardaymış gibi görünmesiydi. Kimbilir kaç dakika sonra, birdenbire yerinden fırlayıp koridordan yıldırım gibi geçerek bahçeye çıkması da, bahçenin orta yerinde, soluk soluğa, gözlerini bir daha hiç dönmemek üzere, ağır ağır okul kapısından çıkmakta olan geçkin ve güzel hemşireye dikerek öylece mıhlanıp kalması da bir sağnak gibi bastıran bu aşılmaz uzaklığın sonucuydu belki. Ne olursa olsun, Timurlenk aramızda bir yabancıydı artık; tarihçi, ilk yardımcısıyla birlikte, tanımsız bir yengi sarhoşluğu içinde, yerdeki yemiş paketlerini toplarken, koluna girip sınıfa getirdiğimiz zaman da, hemen o gün, özel olarak toplanan disiplin kurulunun sorularım böyle durumlarda benzeme az raslanır bir içtenlikle yanıtlarken de, ertesi gün, coğrafyacının dersinde, üç günlük okuldan uzaklaştırma cezasını çekmek üzere, öteberilerini toplarken de sürdürmüştü uzaklığını, Chirstopher Columbus'un ülkesinin insanları gibi her yeni önleme karşı yeni bir önlem, her yeni yasaya karşı yeni bir kaçamak aramanın erdemini överek bu geçici yenilgiyi fazla önemsememesini öğütleyen Joseph Cotton Junior'ın etkili konuşması ve durmadan yinelenen soruları karşısında bile tek sözcük çıkmamıştı ağzından. Ama, düşünülenin tersine, Timurlenk yenilginin ağırlığı altında ezildiği için değil, kendini, daha şimdiden, bizim yaşadığımız ortamla hiçbir ilgili bulunmayan, yepyeni bir yaşamın ortasında bulduğu için susuyordu. Nasıl bir yaşamdı bu yaşam? Tam olarak bilmiyordu, bilmeye çalıştığı da yoktu; yalnız, ona öyle geliyordu ki, bugüne dek hep kendi kendini aramakla, kendi benliğinin çevresinde bir kör gibi dönüp durmakla kalmıştı, sonra, birdenbire, benzersiz bir ışık patlaması içinde, hemşirenin çılgın davranışı kendi kendisi olmayı, her şeyi bir anda yıkmak pahasına da olsa, gönlünün sesinden başka hiçbir şeye kulak vermeyerek kendi kendisi olarak kalmayı öğretmişti kendisine. Bu kadarı yeterliydi, yeter de artardı bile. Bunca zaman Dale Carnegie'nin kitaplarıyla coşmamış gibi, bu delidolu yaşamın ışık kaynağına koşmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Bunun için, sırasını boşaltıp çantasını kapatınca, bizlere de, Joseph Cotton Junior'a da bir "Allahaısmarladık" bile demeden, bir selam bile vermeden, tıpkı sevgilisi gibi, kararlı adımlarla yürüyüp çıkmıştı sınıftan. Koridorda da, bahçede de aynı kararlı adımlarla ilerlemiş, ama, okul kapısından çıkar çıkmaz, bir kovalayan varmış gibi, var hızıyla koşmaya başlamıştı. En az bir saat süresince, bir kez olsun durup soluklanmadan koşmuştu böyle. En sonunda, toprak bir çıkmazın bittiği yerde, kırık dökük bir ahşap evin basık kapısına dayanmış, gene bir kovalayan varmış gibi, bu kapıyı yumruklamaya girişmişti; sonra, kapı açılınca, tepeden tarnağa titreyerek, büyümüş gözlerle yüzüne bakan geçkin kadının kollarına bırakmıştı kendini, timurlenklikten de, 03.C.0029'lıktan da tümüyle sıyrılmış olarak, bir daha hiç değişmemesiye, Timur Tozkoparan kalmak üzere.

EK.- Ben kendi payıma çok geç anladım bunu. Geçen hafta, Çakmakçılar Yokuşu'nda, dört bir yanı kırık dökük çakmaklar, tükenmezlerle, güneş gözlükleriyle, dolmakalemlerle dolu, küçücük kulübeden bana adımla seslenen, ama, değil solgun ve kırışık yüzünü, gözlüğünün kalın camları ardından dost dost bakan gözlerini bile hiçbir yerden anımsayamadığım ufak tefek adam, candan bir ilgiyle hal hatır sorduktan sonra, "Ben de toz koparıyorum, işte, gördüğün gibi," demeseydi, hiç bir zaman da anlayamayacaktım.


HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

02 Eki 2017

28 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında Ankara Atatürk Kültür Merkezinde Kahramanmaraş tanıtım günleri olacağına dair hem Kahramanmaraş vakfı hem de Kahramanmaraş ilçeleri kültür derneklerinin ısrarlı çağrıları üzerine Perşembe günü saat 11.

Nurullah KAPLAN

25 Ağu 2017

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 27,70 M - Bugün : 32095