« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HİKAYE

Perili Köşk

Ömer SEYFETTİN, 06 Mar 2007

SONRAKİ HİKAYE

Bir Fetih Hikayesi (*)

Ahmet BUĞRA, 05 Haz 2006

30 Haz

2006

Kapıldım Gidiyorum

30 Haziran 2006

- Mehmet Akalın'a -

Ahmet,Yüksek Öğretmen Okulu imtihanını kazanıp İstanbul'a geldiği zaman, "daha deniz görmemiş" bir köylü çocuğuydu.İlkokulu köyünde,ortaokulu her gün 7 kilometrelik yolu gidip gelmek suretiyle kasabada,liseyi de parasız yatılı olarak küçük vilâyette bitirmişti. Tahsili, varılabilecek son noktasına kadar götürmek, onun. Sultan dağının
eteklerinde kuzu otlatırken kurduğu en tatlı hayaldi. Köyün öğretmeni Ahmet'i çok
beğeniyor ve yakınlarına onu mutlaka okutmaları gerektiğini söylüyordu.
Ahmet'in kulakları, beş yıl boyunca, hep kendisi hakkında beslenen bu ümit ve temennilerle, dolmuştu. Onun için, çocukluğunun en başıboş olması
gereken yıllarını bile, o, böyle ciddi bir ülkünün heyecanı ile geçirmişti. Hayali
gerçekleşirse, köyünün ilk "okumuş çocuğu" olacaktı. Kafasında yüksek tahsil hakkında başka bir fikir yoktu. İşte bu azimle ortaokulu da, liseyi de birincilikle bitirdi Lisede iyi bir edebiyat hocasına tesadüf etmişti. O, Ahmet'e hem millî heyecanı aşıladı, hem de yapması gereken tahsil konusunda yön gösterdi. Bu sebeple, Ahmet sırtında solgun ceketi ve elinde kırık tahta bavulu ile Çapa'nın kapısını çaldığı zaman, gönlü, ileride tanınmış bir ilim adamı olma arzusunun ateşi ile yanıyordu.Mehin zengince ve yüksek dereceli bir memurun kızıydı. Ortaokul ve liseyi Dam de Sion'da okumuştu. Nazlı büyütülmüş olmasına rağmen sanılacağı kadar şımarık değildi. Zekâ ve güzelliğinin şuuruna vardığı için gururlu ve kendine güveni fazlaydı. Piyano dersi de almıştı. Aralarında evlilik bahsi açıldığı zaman, arkadaşları onu ancak bir hariciyeciye lâyık
görürlerdi. San'at ve edebiyata düşkün olması sebebiyle, yüksek tahsil yaparken
Türkoloji bölümünü seçmişti. Babası İstanbul dışına tayin edilince, kızını, her bakımdan emin bir yuva olan Yüksek Öğretmen Okuluna kaydettirmek istedi.Böylece kader, Ahmet ile Mehin'i, Çapa'daki mavi.-yeşil çinili okulun imtihan odası önünde karşı karşıya getirdi.
Kapıda bekleşirken, Ahmet, dikkat ve hayranlıkla fakat çekingen bir ruh hali içinde, çoğu İstanbullu olan kız öğrencileri seyredip durdu. Onların itinalı giyimleri ve son derece rahat hareket edişleri Ahmet'e tuhaf gelmişti. İlk defa bu kadar kalabalık ve 'böyle cıvıl cıvıl bir genç kız grubunun ortasında bulunuyordu. Fakat, kimse onun farkında değildi. Ancak imtihan bitip de 67 kişi arasından kazanan 3 öğrencinin adı okunduğu zaman, herkes bu yanık yüzlü ve ürkek köy çocuğunun mevcudiyetinden haberdar oldu. Kazananlardan biri de Mehin'di. Başarılı öğrenciler okul müdürünün
odasından çıktıktan sonra birbirleriyle tanıştılar. Mehin gayet serbest ve samimi
bir tavırla Ahmet'e elini uzattı:- Sizi tebrik ederim, imtihanınız galiba çök yi geçmiş. Hocalar sadece sizin elinizi sıktılar. Ahmet, hayatında ilk defa bir genç kızın eline
dokunuyordu. Mayıs güneşinde kızmış karanfil goncasını andıran bu sıcak ve canlı parmaklan hararetle sıktı. Teşekkürden başka tek kelime söyliyemedi. Mehin ise ona hangi liseden geldiğini, edebiyat öğretmeninin kim olduğunu ve imtihandaki suallere nasıl cevap verdiğini uzun uzun soruyordu. Ahmet bunları kısa kısa cümlelerle cevaplandırırken, hep Mehin'in uzun at kuyruğu saçlarını, hafif çekik, siyah haleli gözlerini seyretti. Önünde kocaman ve oymalı kapılar, iki yanda mermer aynalar, üstte
muhteşem çinili yüksek bir tavan ve karşısında "Mehlika Sultan'ı" hatırlatan
Mehin... Ahmet ona öyle hayran olmuştu ki... Kendini adeta masallardaki peri padişahının sarayında hissediyordu. Bir an, kuzu otlattığı bayırları, kış günlerinde 'korka korka gidip geldiği tenha kasaba yollarını ve köyündeki toprak evini hatırladı. O zaman daha şuurlu ve mantıklı bir şekilde düşündü ki, buraya bir saray, içindekilere de peri kızları demek mümkündür.Yeni öğrenciler okulda yerleştikten sonra, hemen aralarında guruplaşma ve arkadaşlıklar da başladı. 'Büyük şehir çocukları İstanbul'a da, okula
da çabucak intibak ettiler. Hattâ bunlar birkaç ay içinde hissi alâka kurdukları kız arkadaşlarını bile seçmişlerdi.Ahmet ve onun gibi köyden gelenler ise uzun müddet çekingen hallerini devam ettirdiler. Okulda sığıntı bir misafir gibi dolaşıyorlardı.


Yemekhanede, kütüphanede ve lokalde hep birbirleriyle oturuyorlar, hele kızlı
guruplara katılmağa hiç cesaret edemiyorlardı. Hepsinde, bir türlü yenemedikleri bir
korku, alay edilmek, küçümsenmek ve beğenilmemek korkusu vardı. Ancak tesadüfler, yahut zaruretler onları kızlarla bir ara ya getiriyordu. Böyle durumlarda çok mes'uttular.
O zamanlar Çapa ile Bayezit arasında tramvaydan başka vasıta yoktu. Dersleri aynı saatlerde olduğu için, Ahmet'le Mehin de, diğer öğrenciler gibi, sabah tramvaya beraber binip Edebiyat Fakültesine gidiyorlar, akşam üzeri de gene birlikte okula dönüyorlardı. Mehin, İstanbullu olmasına rağmen, hayatı Şişli ve Harbiye arasında geçtiği için, Şehremini semtine Ahmet kadar yabancıydı. Hattâ, İstanbul'un bu fakir muhiti Anadolu kasabalarına çok benzediğinden. Ahmet'in oraya intibakı gayet kolay olmuş, fakat Mehin bir türlü alışamamıştı. Biraz da bu sebeple Fakülteye beraber gidip gelmeğe dikkat ediyorlardı.Böyle devam eden üç - dört aylık zaruri beraberlik, başka arkadaşı ve
muhiti olmayan Ahmet'in Mehin'e âşık olmasına yetti. Zaten ilk gördüğü günden beri
ona hayrandı. Her geçen gün de bu hayranlık arttı. Hayranlığın sebebi sadece genç kızın güzelliği değildi. Mehin'in başka meziyetleri de vardı.Zeki ve şahsiyet sahibiydi. Zamane kızlarıyla mukayese edildiğinde onlara nisbetle zarif, şefkatli ve ciddiydi. Herkesle arkadaşlık yapmıyordu ama, araya mesafe koyduğu kimseleri de, diğer bazı kızlar gibi, küçümsemiyordu. Üstelik de bu okulda Ahmet'in ilk taştığı ve hayatında ilk defa elini sıktığı' bir kızdı. Buna, "ilk göz ağrısı" demek bile mümkündü. İşte bütün
bunlar sebebiyle "bir aşk oluverdi âşinalık." Fakat, aynı tramvaya binmek ve bir çatı altıda bulunmaktan başka, Ahmet'le Mehin arasında hiçbir müşterek nokta yoktu, ikisinin de duygu, düşünce, görgü ve zevkleri tamamıyle ayrı, değer ölçüleri, hayata verdikleri
mânâ, ülküleri, yetiştikleri çevre ve alışkanlıkları birbirininkinin zıttı
idi. Başka başka diyarlardan gelmiş gibiydiler. Ahmet'e göre Mehin fazla modern
ve serbestti. O ilk bakışta "Türkçeyi iyi bilen" bir Fransız kızı sanılabilirdi. Türkiye'nin gerçeklerinden ve Türk cemiyetinden o kadar uzak, o kadar habersizdi ki... Burada doğmamış, bu topaklarda yaşamamışa benziyordu. Mehin'in nazarında da Ahmet fazla muhafazakâr ve basitti. Çalışkanlığı sayesinde belki birçok şeyler öğrenmişti ama ufku dar, görgüsü kıt bir taşralıydı. Kücük bir Anadolu lisesinde okumuş köy çocuğunun
geniş kültürü, incelmiş zevki olabilir miydi? Bu yüzden arkadaşlıkları tramvaya
binince başlıyor, inince bitiyordu. Öğrenciler kızlı - erkekli gruplar halinle oturup sohbet ettikleri zaman, bu durum daha açık bir şekilde ortaya çıkıyordu.O yıllarda üniversite gençliği arasında sağ -sol çekişmesi ve ideoloji kavgası hemen hemen hiç yok gibiydi. Bu konularla ilgilenen mahdut sayıdaki gençler dışında kalan büyük kitle, dersten arta kalan saatlerini Edebiyat Fakültesinin şöhretli kantininde, hafta sonlarını da ya sinemada, yahut da her fakülte ve bölümün yapmayı âdet edindiği "çay" da geçirirdi. Ahmet, ciddi konularla meşgul olan küçük gruba, Mehin de kantin ve çay
toplantılarını kaçırmayan büyük kitleye dahildi. Türkoloji bölümünün dersleri bitince Ahmet ya kütüphaneye dalıyor, yahut da doymak bilmeyen bir öğrenme ihtirası ile, fakültenin sanat tarihi, felsefe, sosyoloji ve psikoloji bölümlerimin derslerine giriyordu. Mehin ise, diğer bölümlerde okuyan, semt ve okul arkadaşları ile buluşarak kantine gidiyordu. Ahmet, cumartesi ve pazar günlerini, o yıllarda sık sık tertip edilen
konferanslara giderek, yahut müze, saray ve camileri gezerek, Mehin de ya bir
arkadaşına evci çıkmak veya bir çay partisine gitmek suretiyle geçiriyordu. Ahmet
gittiği yerlere Mehin'i de götürmek istiyor, fakat onda böyle bir temayül göremiyordu. Bırakmaya da gönlü razı değildi. Bu defa kendisi onun grubuna girmeyi, onlarla gezmeyi denedi. Mehin'i sevdiği için, biraz fedakârlık edecekti. Üç - beş gün o da kantine gitti. Mehin ve arkadaşları birbirlerinin kahve falına bakıyorlar, sonra da haftanın filimlerini konuşuyorlardı. Gruptaki diğer delikanlılar da bir yandan bu sohbetlere
katılıyor, bir yandan da futbol maçlarının tenkidini yapıyorlardı. Ara sıra da hangi


kızın hangi delikanlı ile "kırıştırdığı" ele alınıyordu. Ahmet her gidişinde aynı konuları dinledi ve tek kelime söylemeden, "baston yutmuş gibi" oturdu. Hiç ilgi duymadığı ve anlamadığı şeylerdi bunlar. Hem kendisi sıkılıyor, hem de diğerlerinin kendisinin varlığından rahatsız olduklarını hissediyordu. Bazan kendisiyle alay edici gülüşmeler ve imalı fısıldaşmalar da oluyordu.Bu gruba ayak uyduramıyacağını anlayan Ahmet, hem çok sevdiği, hem de kaybolmasına razı olmadığı Mehin'i o çevreden mutlaka kurtarmak istiyordu. Gerçi önünde daha üç yıldan fazla bir zaman vardı. Bu müddet içinde ona yavaş yavaş nüfuz edip hâkim olabilirdi. Fakat Mehin'in tamamen elinden
kaçması ihtimali de kuvvetliydi. Herkes bu güzel ve alımlı kızın etrafında pervane gibi dönüyordu. Okulda ve fakültede delikanlılar hep onun masasına oturuyorlardı. Toplu eğlenceler ve geziler, Mehin katıldığı taktirde,normalden daha kalabalık oluyordu. Belki de, Ahmet öyle sanıyordu. Her hafta sırayla evci çıktığı kız arkadaşlarından çoğunun, erkek kardeşleri vardı. Cumartesi günleri öğleden sonra, bir delikanlı ile bir kız, Ahmet'in kızgınlığını gizleyemediği bakışları önünde, Mehin'i Çapa'dan otomobile bindirip götürüyorlardı. O andan itibaren, aslında pırıl pırıl olan okul, Ahmet'e zindan gibi geliyordu. Bu yüzden, ba~ ian yalnız, bazan da derdini henüz açmadığı iki arkadaşı ile çıkıp, saatlerce İstanbul'un eski semtlerini geziyor, oraların ıstıraba alışmış mütevekkil insanlarını görüp, uhrevi havasım teneffüs edince rahatlıyordu.Ahmet aslında kendine çok güveniyordu. Beklemesini bilen, sabırlı ve temkinli bir gençti. İstiyordu ki fazla üzerine düşmeden, gönlünü kazanmak için eğilip - bükülmeden, Mehin tabiî bir şekilde kendisini beğensin ve sevsin-, meziyet- lerini ve şahsiyetini normal bir arkadaşlık hayatı içinde takdir etsin. Bu bakımdan onun hoşuna gitmek maksadı ile herhangi bir gayret göstermiyordu. Hem kendi değerinden, hem de Mehin'in zamanla
doğru karar vereceğinden emindi. Ama, ah şu başkaları olmasaydı! On sekiz yaşının
baharında bir ürkek ceylanı andıran bu uçarı kızcağızı, bunca "avcı"nın elinden, dört yıl boyunca, nasıl koruyacaktı! Ahmet sanıyordu ki, okulda, fakültede ve civarda ne kadar delikanlı varsa, bunların hepsi, kendisi gibi Mehin'e aşık. Kendisi gibi, gece - gündüz yalnız onu düşünüyorlar. Her an,Mehin'i bir başkası ile elele görme ihtimalinin dehşeti içindeydi. Tabii onu bir defa böyle gördükten sonra da kalbinden değil, fakat "defterden" ebediyyen silerdi. İşte o zaman felaket olurdu... O halde geç kalmamalıydı.
En kısa zamanda ona kendisini çok beğendiğini, çok sevdiğini ve "niyetinin ciddi" olduğunu söylemeydi.Ahmet bu kararı almıştı ama, bir türlü açıklaya-mıyordu. Her akşam
yattıktan sonra, yarın Mehin'le mutlaka konuşacağına dair kendi kendine söz veriyor,
sabahleyin vazgeçiyordu. Ya çok sert bir ret cevabı alırsa?Bu ihtimal onu kahrediyordu. O takdirde her şey bitiverecekti. Artık Mehin'i şimdiki kadar da göremiyecek, belki onunla bir daha hiç konuşamıya-caktı. Böylece, şimdi Ahmet'in hayatına mana katan ümit ışığı da ebediyyen sönecekti. Halbuki insan kırılmamış bir ümitle yıllarca avunur, bekler ve yaşar. Geleceği daha aydınlık görür. Ahmet, kendisi için manevi bir ölüm demek olan ret ihtimali karşısında böyle tereddüte düşmekte haklıydı. Nitekim şubat ayına kadar bu tereddüt ve kararsızlık içinde kıvrandı. Biraz da kendince nabız yoklaması
yaptı. Edindiği intibaa göre, Menin de kendisinden hoşlanıyordu. Beraber ders çalışıyorlar. Sahaflar'a beraber gidip) kitap arıyorlardı. Bir müşkili olduğu zaman kendisine başvuruyordu. Nihayet sömestir tatilinden bir gün önce, akşam mütalâasından çıkıp yatmağa giderlerken, Mehin'i merdiven başında durdurdu ve kısa cümlelerle derdini anlattı. Kızcağız Ahmet'in tahmin ettiği tepkilerden hiçbirini göstermedi1 o. Kızmadı,
heyecanlanmadı, telaşlanmadı, sevinmedi, cevap vermek için duraklamadı. Kollarını
göğsü üzerinde kavuşturmuştu. Hafifçe gülümsedi. Çok tabii bir sesle.- Hakkımdaki düşüncelerinize teşekkür ederim. Siz sadece sınıf arkadaşımsınız. Hep öyle alacaksınız. İyi geceler...Mehin merdivenlerden yavaş yavaş inip uzaklaştıktan sonra, Ahmet'i bir



ateş bastı. Arkasından da soğuk ter döktü. Lokale gidip oturdu. Kendi kendine
hadiseyi değerlendirmeye çalıştı.Ahmet, Mehin'in tebessümünden insafsız bir alay mânâsı çıkardı-, tavır ve edasından kendisini hiç ciddiye almadığını farketti-, "Siz sadece
sınıf arkadaşımsınız. Hep öyle kalacaksınız'." cümlesinden de, istikbale ait bütün
ümit kapılarının kesin olarak kapatıldığını anladı. Gecenin saat onunda kendisine ilânı aşk edilen on sekiz yaşındaki bir genç kız, nasıl bu derece soğukkanlı davranabilirdi! Halbuki Ahmet, ne ihtimaller düşünmüştü : "Bunu sizden beklemezdim, teessüf ederim!" diyebilirdi. "Bir daha be-terbiyesizliktir, okul idaresine şikâyet ederim!" de diyebilirdi. Bunlar menfi cevapların nevileriydi. Ahmet kendisini bu çeşit sert tepkilere hazırlamıştı. Ama Mehin'in böylesine soğukkanlı duracağını hiç aklına
getirmemişti. Demek ki o, Ahmet'e hiç önem vermiyordu; onu erkekten saymamış, adam yerine koymamıştı. Bir kıza okulun hademesi evlenme teklif etseydi, ona karşı da ancak böyle davranılırdı. Şükür ki yarın, bir aylık tatil başlıyordu... Yoksa sabahleyin onun yüzüne nasıl bakabilir, sınıfta karşı karşıya nasıl oturabilirdi?Şubat tatili bitince, öğrenciler okula dönmeğe başladılar. Herkes birbirine sarılıp hal - hatır soruyordu. Akşam yemeğine giderlerken Menin Ahmet'i görünce hemen yanına geldi. Tıpkı giriş imtihanını kazandıkları gündeki "tabiilik ve rahatlık içinde elini uzattı :- Hoş geldiniz, tatiliniz nasıl geçti?Ahmet hayretten donakaldı. Ne söyliyeceğini şaşırdı. Koridorda beraber yürürlerken .o da Mehin'in hatırını sorabildi. Sonra biraz da
derslerden bahsettiler. Ertesi günden itibaren de ikisinin "sınıf arkadaşlığı" eskisi
gibi devam etmeğe başladı.Bu durum karşısında Ahmet, üzülmek mi lâzım, sevinmek mi, bilmiyordu. Mehin, aralarında hiçbir hadise geçmemiş gibi. nasıl böyle davranabilirdi?
Kendisini hiç ciddiye almadığı için mi? Bu kabil şeylere çok alışık olduğu için mi? Ret cevabı verdiğine pişman olduğundan mı? Yoksa Fransız terbiyesi alıp bir Fransız kızı gibi davranmak istediğinden mi? En korkuncu birinci, en akla yakını da sonuncu ihtimaldi. Öyleyse, Ahmet için mücadele yeniden başlıyordu. Fakat başka tarzda Mehin'in kalbinden önce kafasını kazanmak gerekiyordu O, Türk milletine ait değerleri tanımıyor ve sevmiyordu ki, bu milletin içinden çıkan bir genci beğensin ve sevebilsin. Bir genç kız, her şeyine yabancı olduğu bir erkeğe ancak masallarda aşık olur. Ahmet'i delikanlı olarak mühimsemeyişinin de asıl sebebi bu olmaydı.Bu zihniyette olan yalnız Mehin değildi. Büyük şehirlerde yetişenlerle Memur ve tahsilli ailelerin çocukları umumiyetle Mehin gibiydi. Böylece onlar kalabalık ve ayrı bir grup teşkil ediyorlardı. Hepsinin giyinişleri, zevkleri, terbiye ve davranışları tamamıyla farklıydı. Bunlar yalnız
kendi aralarında gezip eğlendikleri gibi, normal veya hissî arkadaşlarını gene kendi grupları içinden seçiyorlardı.Tabii, Ahmet de tek değildi. Anadolu'nun çeşitli liselerinden gelmiş, muhafazakâr, millî değerlere ve töreye bağlı gençler de okulda ayrı bir grup kurmuşlardı. Ahmet ile iki arkadaşı Ekrem ve Faruk, millî geleneklerden
kopmamış olan bu ekibin öncüsüydüler. Sayıca öbürlerinden az olan bu grubun hepsi de erkekti. Ama, azimli ve şuurlu oldukları için, okulun havasına bunlar hâkim olmuşlardı. Önce talebe cemiyetini ele geçirdiler. Sonra da okulda çeşitli vesilelerle yapılan resmî merasimleri idare etmeye başladılar. Millî bayramlarda, yahut açılış ve diploma törenlerinde konuşmaları bunlar yapıyor, şiirleri bunlar okuyordu. Okulun kuruluş
yıldönümü do layısıyle hazırladıkları kutlama töreninde Ahmet, zeybek oynadı-, arkadaşları i halay çektiler. Ki/, oyunlarını da federasyondan getirdikleri ekibe oynattılar. Mehin ve arkadaşları ise, toplantıda caz ve dans olmadığı için, bütün bu faaliyetleri, katılmadan, yabancı bir misafir gibi sadece seyrettiler.İki grubun kendi aralarındaki sohbet, eğlence ve gezileri de birbirinden farklıydı. Ahmetler daha çok saraylan, müzeleri ve camileri geziyor, klasik musiki konserlerine gidiyor, şiirli ve münakaşalı toplantılar yapıyorlardı. Öbürleri ise cazlı ve danslı partileri tercih ediyorlar, pikniğe gidip i'çki içiyorlardı. Fakat Mehin zaman zaman, bunların grubuna da


katılıyordu.ikinci ders yılından itibaren Ahmetlerin gay ret i ile okulda bir
klasik Türk musikisi, bir halk musikisi korosu, bir de milli oyunlar ekibi kuruldu. Her hafta konferanslar verdirilmeye başlandı. Yahya Kemâl,Abdülhak Sinasi Hisar, Hamdullah Suphi, Peyami Safa, Ahmet Hamdı Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer okula davet dildiler. Bunların yaptıkları konuşmalar büyük çoğunluk tarafından normal bir ilgi ile dinlenirken,Ahmetler hatiplere çeşitli sualler soruyorlar, onlarla ciddî ciddi
tartışmalara giriyorlardı. Hele Yahya Kemal ile Ahmet Hamdi Tanpınar'ın konferansları harikulade olmuştu. Her iki şair de konuşmalarının sonunda kendi şiirlerini okurken şaşırdılar. Ahmetler de onlara unuttuklarını hemen hatırlattılar. Şairler buna çok se-mişlerdi.K.ıbrıs mes'elesi o yıllarda en heyecanlı millî râ idi. Bu maksatla okulda
bir toplandı yapıldı, renciler adına konuşan Ahmet, mes'elenin yalnız Kıbrıs'tan ibaret olmadığını, Kerkük, İran, Azerbaycan, Batı Trakya,Rumeli ve Türkistan'daki esir Türkleri de düşünmek gerektiğini belirtti. Öğrencilerin büyük bir kısmı bu isimleri ilk fa duyuyor ve oralarda da soydaşlarının yaşadığını yeni öğreniyor di. Onun için bu konuşmayı lüzumsuz bularak tenkit edenler görüldü. Mehin o zaman kendi arkadaşlarına karşı ilk defa Ahmet'in fikirlerini müdafaa etti:Söyledikleri gayet doğru. Benim dedem ve anne - annem Üsküplüymüş, malı-mülkü bırakıp uraya gelmişler. Ama yüz binlerce Türk de orada almış. Onların bizden ne farkları var? Eski bir "ürk şehri olan Üsküp düşman eline düştü diye, milletdaşlarımızı da bütün bütün terkmi edeceğiz? Arkadaşları
Mehin'in bu sözlerine:- Kızım sen Turancı olmuşsun. Türkoloji bölümü senin de kafanı bozmuş. Ahmet'ten farkın kalmamış, diyerek alaylı bir tarzda cevap verdiler. Mehin
de onlara:- Bir kere Ahmet ve arkadaşları sizden daha kültürlü, daha ciddi ve
dürüsttürler. Ayrıca inandıkları bir dâva ve bağlandıkları bir ülkü var. Birçok konuda onlar gibi düşünmüyorum ama, kendilerine saygı duyuyorum. Ne istediklerini biliyor ve çok iyi müdafaa ediyorlar Ama sizin ne istediğiniz meçhul. Varsa ciddi bir gayeniz, çıkın anlatın, dedi.Mehin'le arkadaşları arasında geçeri bu tartışmayı Ahmet öğrendiği
zaman bir ümit ışığının belirdiğini hissetti. Buna sevindi.Esasen Mehin'in böyle düşünmesi artık normaldi. İki senedir fakültede çok şeyler öğrenmişti. Türk kavimleri dersinde hoca, Çin'den Tuna boylarına, Kerkük'ten Sibirya'ya kadar yayılmış olan Türk boylarını anlatıyor; mukayeseli Türk şiveleri dersinde de bir diğer hoca geliyor ve bütün bu ülkelerdeki Türklerin bugün bizim konuştuğumuz Türkçeyi kullandıklarını
örneklerle gösteriyordu, insan biraz da tavsiye edilen kitapları karıştırıp, edebiyatımız, musikimiz, san'at ve kültürümüz hakkında genişçe bilgiye sahip olursa, başka türlü düşünemezdi. Nitekim Mehin de, daha ilk günlerden itibaren, ihtisas sahası olarak seçtiği Türkoloji kolunda en iptidai bilgilerden dahi mahrum bulunduğunu fark etmiş ve eksiklerini gidermek için büyük gayretler göstermişti. Ancak bu sayede, Ahmetlerin fakülteye gelmeden önce bildiklerini o, iki yıl sonra öğrenmişti. Tesadüfler de bazan yardım ediyor,öğrendiği her yeni şey onu Ahmetlere yakınlaştırıyordu Bir gün, fakülteden çıkarlarken, merdiven başında Mükrimin Halil beye rastlamışlardı. Ahmet, hocayı hürmetle selâmladı. O da - Yüksek Muallimli, akşam neredeydin? dedi. Sonra da Ahmet'in üç gün önce sorduğu sualin cevabını tekrarladı.- Cemaleddin Efgani Meragalı bir Türk ailesine mensuptur. Hemedan civarında doğmuştur. Abdülhamit tarafından öldürüldüğü iddiası doğru değildir. Aksine, padişah onu himaye etmiş ve nüfuzundan siyasî sahada
istifadeyi düşünmüştür.Bu konuyu tartışa tartışa Lâleli'ye kadar hoca ile yürüdüler.
Ayrıldıktan sonra Menin sordu :- Kim bu adam?
- Prof. Mükrimin Halil Yınanç.
- Aa, bu o mu? Siz nerden tanıyorsunuz?
-- Biz onun kahve arkadaşıyız. Kendisi her akşam şu kahvede oturup sohbet eder. Bizler de etrafında toplanır, sualler sorarak hocayı konuştururuz.



- Gece okuldan nasıl çıkıyorsunuz?
- Yemekten sonra kaçıyoruz. Böyle şeyler için kaçmak mubahtır.
Ahmet'le Mehin bu şekilde konuşa konuşa Çapa'ya kadar yürüdüler. Ahmet
ona hem Cemaleddin Efgani hakkında bildiklerini anlattı, hem de Mükrimin hocanın hususiyetlerinden bahsetti. Mehin de Ahmet'e, okuldan kaçınca kahveden başka yerlere gidip gitmediklerini, manâlı bir tarzda, sordu. Mükrimin Halil hocanın Ahmet'le böyle ciddi ciddi konuşması Mehin'in gözünde onun itibarını yükseltmişti. Mehin aynca bir kere daha farketmişti ki kendisinin aile çevresi ile Fransız okulundan aldığı kültürün bu
muhitlerde hiçbir önemi yoktur. Üstelik, o güne kadar edinmiş olduğu bilgi de yetersizdi. Derslerlerde Fransız edebiyatından bahis açıldığı zaman Menin, Ahmetler kadar bile tartışmalara katılamıyordu. Genç kız bu mesele üzerinde uzun uzun düşündü : Kendisi aydın bir ailenin İstanbul'da yetişmiş ve Türkiye'nin en itibarlı liselerinden birinde okumuş kızı olduğu halde, neden bu köy çocukları kadar bilgili ve cesur değildi?
Sonra, bunun, gönlünde ve kafasında şahsını aşan hiçbir ciddi gayenin bulunmayışından ileri geldiğini anladı. Köyden gelen delikanlılar arasında ciddî bir dâvaya inananların her konuda nasıl canavar gibi olduklarım görüyordu.

********

Mehin artık tamamıyle Ahmetler'in grubuna girmişti. Onlarla geziye gidiyor, onların sohbetine katılıyordu. Bu grubu çok nezih ve seviyeli bulmuştu. Bunların arasında olduğu zaman, hem mutlaka yeni bir şeyler öğreniyor, hem de kendisini' güven altında hissediyordu. Ahmetler de ona karşı çok saygılı ve camimi davranıyorlar, resmîlik sınırını da aşmamağa dikkat ediyorlardı. Bir müddet sonra Menin, Ahmet ile iki arkadaşının teşkil ettiği üçlü gruba da girmeğe başladı. Onlarla konsere, sinema ve
tiyatroya gidiyordu. Ekrem'le Faruk ona hakiki bir yenge gözüyle bakıyor, fakat bunu hiç belli etmiyorlar di. Böyle dörtlü grup halinde bütün saray, müze ve büyük camileri gezdiler. Ancak Menin bu kadarla da yetinmiyordu. Serbest yetişmiş olmanın verdiği alışkanlık ve Ahmetlere karşı beslediği sonsuz itimat Mehin'da onlarla beraber her yere gitme arzusu uyandırıyordu.Nisan ayı gelince, Ahmet ve arkadaşları her pazar sabahtan çıkıp yürüye yürüye İstanbul'un eski semtlerini ve köşede, bucakta unutulmuş tarihi
eserlerini geziyorlardı. Bir gün Menin sordu :
- Nereye gidiyorsunuz?
- Yürüyerek istanbul'un fetih topografyasını çizeceğiz.
- Ne demek o?
- Sur dışındaki semtleri, fetihten bugüne kalmış eserleri, Fatih'in girdiği kapıları, küçük semt camilerini, medrese ve türbeleri gezeceğiz.
- Ben de gelmek istiyorum.
- Biz çok yürüyeceğiz, yorulursun.
- Hayır, yorulmam!
- O halde başına bir eşarp al, gel.
Bu şekilde haftalarca İstanbul'u dolaştılar. Fatih, Sultan Selim, Fethiye, Edirnekapı, Eyüp, Koca Mustafa Paşa, Merkez Efendi, Sofular, Horhor, Süleymaniye, Sultan Ahmet, Beşiktaş ve Ortaköy'deki bütün cami, mescit, medrese, türbe ve yatırları gezdiler. Fatihalar okudular. Açık ve temiz semt kahvelerinde oturup çay içerken, tarihi menkıbeler anlatıp, mazi özlemini dile getirdiler. Hep bir ağızdan Yahya Kemal'in, Tanpınar'ın şiirlerini tekrarladılar. Bir başka sefer vapurla Üsküdar'a geçtikten,
sonra Anadolu Hisan'na kadar, dinlene dinlene yürüdüler. Diğer bir gün Rumeli





Hisarı'ndan başlayıp Emirgân'a gittiler. Mehin bu semtlerin çoğunu ve insanlarını ilk defa tanıyor, fakat o kadar çabuk seviyordu ki... Hem bu gruptan, hem de henüz gördüğü bu yerlerden ayrılası gelmiyordu. Sanki yeni bir ülke keşfetmişti. Bir istanbul çocuğu olduğu halde böyle zengin bir tarih ve san'at hazinesinden şimdiye kadar habersiz kalışına hem hayıflanıyor, hem de kendi muhitine kızıyordu.Hele Sultan Ahmet ve Süleymaniye camilerini gezerken bu kızgınlığını açıkça ifade etmiş ve muhteşem âbidelerin içinden dakikalarca çıkmamıştı. Bir gün de Ahmet onu bedestene ve mezat salonuna götürdü. Orada Türklerin el emeği ve göz nuru olan ince san'atları ile eski ev eşyasını tanıttı. Nakışlı bakır kaplara, sedef kakmalı sobalara, pirinç mangallara ve her biri antika değeri taşıyan halı, kilim, perde, örtü ve yazı takımlarına Mehin hayran
kaldı. O kadar ki gün aşın fakülteden çıkınca, önce Sahaflar'a sonra da Kapalı
Çarşı'ya gider olmuştu. Artık ona modern döşeli evler, renk renk mobilya ve
ışıklı vitrinleri dolduran şeyler sun'i ve basit geliyordu. Hattâ bir gün Ahmet'e klâsik Türk eşyası ile döşenmiş eski ahşap bir evde oturmayı çok arzu ettiğini söyledi. Böyle evlerde oturan bir tanıdığı bulunsaydı, sık sık ona misafir gidecekti.İstanbul'da akrabası olmayan yatılı okul öğrencileri için dini bayramlar çok efkârlı geçer di. Okul, arefe günü birden bire boşalır, kimsesizler de koca binada öksüz gibi dolaşırlardı. Ahmet, Ekrem ve Faruk, bayramın ilk günü herkesin kendisine "Amca" dediği, okulun çaycısına giderlerdi. Amcanın hanımı teyze onlara kuru fasulya pilâv pişirir, öğle yemeğini orada yerlerdi. Bir bayram Mehin de gitmek istedi. Ona, "Teyze bize yemek
yedirmeden bırakmaz, kabul ediyorsan gel" dediler. Mehin "peki" dedi. Ellerinde Koska'dan aldıkları helva paketi olduğu halde, Şehremini'ndeki tek katlı toprak evin kapısından girdikleri zaman, amca ile teyze bunları kırallar gibi karşıladılar. Mehin'in gelişi onlar için ne güzel bir sürprizdi. Nereye oturtacaklarını bilemiyorlardı. Eller öpüldükten sonra hepsi ayaklarını çıkarıp, kolalanmış patiska örtülü yastıkların dayalı
olduğu sedirlere kuruldular. Yerde kilim ve köşelerde minderler vardı. Sigaralar yakıldı, bakır mangala kahve cezvesi sürüldü ve sohbet başladı.Erkekler bir tarafta konuşurken, teyze, Mehin'in sıkılmaması için çareler arıyordu. Onu sandığının yanma götürdü. Askerliğini yapmakta olan oğlunun nişanlısına hazırladığı bohçayı açtı. Kendisinin gençliğinden kalmış çevre, kese, dantel ve iğne oyalarını gösterdi. Bunların nasıl işlendiği hakkında bilgi verdi. Sonra içlerinden bir tanesini beğenip alması için Mehin'e yemin verdirdi. Ahmetlerin de yardımı ile Mehin bir iğne oyası seçti. Nihayet
tertemiz bir yer sofrası kuruldu. Fasulya, pilav ve yoğurttan ibaret öğle yemeğini zevkle yediler. Teyze, Mehin'in şerefine ilâve yemek yapmak üzere telâşlanmıştı; zorla mani olundu. Mehin sofranın toplanmasına yardım etti. Herkes saatin iki olduğunu, ancak diğer bayram ziyaretçileri gelmeğe başlayınca anladı. Okula doğru yürürlerken Mehin memnuniyetini ifade etti: .
- Ne kadar temiz, candan ve sevimli insanlar. Hiç sıkılmadım. Fakat bir şey dikkatimi çekti. Onlar sizi çok seviyor, siz de onların arasında pek rahat hareket ediyorsunuz. Eviniz gibi. Ahmet şu cevabı verdi o.
- Sebebi basit. Biz onlardan biriyiz. Aramızda sadece derece farkı var, mahiyet farkı yok. Biz onların okumuşu, daha bilgilisiyiz. Töremiz, geleneğimiz ve inançlarımız aynı. Bizim annelerimiz de tıpkı teyze gibi bir Türk hanımıdır. Sizin de, annenizi bilmem ama, eminim ki büyük anneniz böyle bir kadındı İşte bizler istiyoruz ki, okuyan erkekler ve kızlar, bu amca ile teyzenin sahip oldukları millî hasletleri kaybetmesinler, onlardan kopmasınlar.Mehin bu düşüncelere hiç itiraz etmedi fakat, çoktanberi açmak
istediği bir bahis için tam fırsat çıkmıştı. Bahçedeki havuzun başına oturunca
sordumu?Çocuklar, siz içki içiyormuşsunuz, doğru mu?
- Peki içki içmek törede var mı?



Faruk, "Bu suale ancak Ahmet'in şahane demagojisi ile cevap verilebilir" dedi. Mehin Ahmet'e baktı. Ahmet:- Elbette içki içmek töreye dahil değildir. Ancak âdabına uygun
içenleri töre affeder. Meselâ, gençler büyüklerinin yanında içemezler. Çok ayıptır.
Ama kendi aralarında kaçamak yaparlarsa, bu herkesçe bilinir fakat hoş görülür. Kadınların içmesi ise asla affedilemez.
- Nasıl da her şeyi işinize geldiği şekilde izah ediyorsunuz. Kötü bir hareket, gizli yapılmakla mahiyet değiştirmez ki... Ben şunu söylemek istiyorum. Sizin bir dâvanız, bir ülkünüz var. Daha bu yaşta, beğenmediğiniz diğer gençler gîbi içkiye alışırsanız, gayenize ulaşabilir misiniz? Mehin'in bu haklı ve mantıklı sözleri Ahmetleri susturdu. Onun hem kendileri, hem de ülküleri ile böyle yakından ilgilenmesi üçünü de öyle
sevindirmişti ki... Artık içmiyeceklerine dair Mehin'e söz verdiler.Milli oyunları öğrenen, Türk musikisini sevmeğe başlayan ve töreye uygun hareket etmeğe çalışan Mehin, Ahmetlerin hâlâ kendisine karşı fazla resmi davranmalarına içerliyordu. Öyle bir sınır koymuşlardı ki... Beraber gezmeğe gitmek, oturup sohbet etmek veya fikir münakaşası yapmak teklifi hep Mehin'den geliyordu. Öbürleri sadece itirazsız kabulleniyorlardı.
Mehin sezinliyordu ki: Ahmet, geçen hadiseleri unutmamış, içinde kendisine karşı
hâlâ bir kırgınlık ve güvensizlik var. (Bunu tamir için özür dilemek Mehin'den beklenemezdi. O istiyordu ki. Ahmet ile arasında bir münakaşa, bir kavga çıksın. Ama Ahmet suçlu durumda bulunsun. Sonra gelsin af dilesin ve barışsınlar. Böylece şartlar kendi lehine dönsün. Bu maksatla 'zaman zaman Ahmet'i iğneleyici sözler söylüyor, ona lüzumsuz itiraz ve çıkışlarda bulunuyordu. Fakat her defasında da Ahmet tuzağı fark edip kaçıyordu. Mehin üstüne üstüne geldikçe, Ahmet, sakin sakin: "Olabilir, belki de siz
haklısınız-, ben düşüncelerimizi zorla kabul ettirmek niyetinde değilim" gibi yuvarlak sözlerle hücumları savuşturuyordu.Mayıs ayının güzel bir pazarında, hocaların da dahil olduğu bir öğrenci grubu Büyükada'ya gitmişti. Hep beraber top oynarlarken, öğrencilerden biri uçurumdan .aşağı yuvarlandı. Herkes çığlık çığlığa koşuştu. Fakat,
kimsenin âh u vah-tan başka bir şey yaptığı yoktu. Hocalar da şaşırmışlardı. Tabii
hemen Ahmetl'e beraber dört arkadaşı aşağıya yetiştiler. Çocuğu omuzlayıp, düzgün yoldan dolaştırarak verem hastahanesine götürdüler. Bir saat kadar sonra da, düşen öğrenciyle birlikte, paytonla geldiler. Ayağı kırılmış olabilirdi İstanbul'a götürmek lâzımdı. Hocalar durumdan böylece haberdar ettikten sonra, yaralıyı alıp yola çıktılar. Kalan grup eğlencesine devam etti.Akşam okula döner dönmez Mehin, Ahmet'i bulup, yaralının durumunu sordu. Sonra da, samimî bir hayranlıkla :
- Hepinizi öyle takdir ettim ki... Siz olmadaydınız, arkadaş belki de kurtulamıyacaktı, dedi. Ahmet de, biraz böbürlenerek:
- Biz böyleyiz işte, diye cevap verince. Mehin alındı:
- Biz demekle kimi kastediyorsun? Yâni ben sizden değil miyim?
- Ben öyle bir şey mi söyledim?
- Evet, top oynamaya devam -edenleri, onlar benim arkadaslarmış gibi, başıma kakmak istedin. Ben onlardan değilim! Mehin'in hiddeti samimi fakat bahanesi sun'i idi. Yüzü sararmış, gözleri çakmak çakmak olmuştu. Böyle bir tepki karşısında Ahmet neye
uğradığını, bilemedi. -Önce "öfke sana ne kadar da yakışıyor" demek istedi. Fakat,
gayet sakin ve şefkatli bir tonda özür diledi :
- Affedersin, öyle demek istemedim. Senin bu derece öfkelenmiş olman, onlarla hiç bir alâkan kalmadığını zaten gösteriyor. Bu kadar alıngan olduğunu bilmiyordum.
İkisi de, ilk defa birbirlerine "sen" diyordu. Böylece sevgililer arasındaki bütün münakaşalar gibi, bu da tatlıya bağlandı. Beraberce gidip havuz başına oturdular. Menin, aylardanberi içinde biriken kızgınlığı dile getirerek rahatlamış, Ahmet ise onun




hakkındaki son tereddütleri de izale olunduğu için, sevinmişti. Bu ruh halı içinde, uzun uzun, samimi sohbet ettiler. Aradaki buzlar çözüldü, kara bulutlar dağıldı. Üçüncü yıl hep aynı şekilde geçti.Dördüncü yılda Ahmet ile Melun her an beraberdiler. Artık grup halinde değil, birlikte tez hazırlıyor, birlikte geziyorlardı. Aralarında tartışma
çıkmıyordu. Birisi tahrik edici konuşsa öteki olgun davranıyor, haklı bir öfke karşısında taraflardan biri aşağıdan alabiliyordu. Ama her şey "sınıf arkadaşlığı" içinde devam ediyordu. O yıl Mehin Ahmet'e istanbul'un güzel yerlerini gezdirdi. Aşiyan, Bebek, îstinye, Tarabya ve Kanlıca'da denizin güzelliğine dalıp şiirler okuya okuya çay içtiler. Mehin lise hayatını, Ahmet de köyde geçen çocukluk yıllarım ve istikbale dair
tasavvurlarını anlatıyordu. Ara - sıra, sabahın tenha saatlerinde Beyoğlu'na çıkıp,
vitrinleri seyrede ede Tünel'den Taksim'e kadar yürüyor, sonra fakülteye gidiyorlardı. Bazan Me-hin'in baş ağrısı tutuyordu. O zaman Ahmet öyle üzülür, öyle şefkat gösterirdi ki, kızcağız hastalandığına âdeta sevinirdi. Çocukluğundan beri alıştığı aşın şefkat ve ilgiyi ancak o anda görebiliyordu. Kendisi de Ahmet'in şahsi ıstırabıyle ilgilenmek
isterdi ama, o buna fırsat vermezdi. Bir gün dersten çıkarken Mehin:
- Ahmet, sen hastasın galiba. Sınıfta sapsarıydın. Alnın ter içindeydi,dedi. Ahmet önemsemedi :
- Ülserim var, ara - sıra ağrı nöbeti geliyor.
- Şimdiye kadar niçin hiç Söylemedin?
- Ne lüzumu var?
- Peki, neden tedavi ettirmiyorsun?
- Uzun iş. Böyle hastalıklar iyidir-, insanı olgunlaştırır, cefaya alıştırır.
- İlâhi çocuk! Aklınla bin yaşa e mi!
O günden sonra Menin çantasında ilâç taşı mağa başladı. Kiriz geldiğini Ahmet'in yüzünden anlıyor ve hemen çıkarıp veriyordu. Bu sıcak alâka da Ahmet'in pek hoşuna gitmişti.Aylar geçiyor, mezuniyet günleri yaklaşıyordu. Ekrem'le Faruk bir gün
Ahmet'i sıkıştırdılar.
- Mehin ile "arkadaş"lığınızın artık adını koyun. Size de Ayla ile Nuri'ye yaptığımız gibi, şöyle bir Türk düğünü yapalım. Teşebbüs senden gelmeli. Kızın "teklifi visal eylemesini" bekliyorsan, çok iyimsersin! Ahmet:
- Daha vakit var. Henüz karar vermedim, diye onları oyalıyordu. Gerçekten, hâlâ tereddüt içindeydî. Mehin'in bu defa da ret cevabı verebileceğinden korkuyordu. Çünki, o mahut hadiseden sonra, Mehin ile son derece samimi arkadaş oldukları halde, aralarında ne bir "imalı söz", ne bir "manâlı bakış" geçmişti. Hattâ Ahmet, onunla beraberken, tefsire müsait aşk şiirleri bile okumazdı.Mehin'deki güven ve rahatlığın sebebi de bu olmalıydı.
Fırsat ve tesadüflerden faydalanmayı hem erkekliğe, hem de Türk ahlâkına yakıştırmayan Ahmet "her şeyi" en sonraya bırakmıştı. Sabırla bekleyişin verdiği ıstıraptan zevk de alıyordu. O. bu ciddiyetinin mükâfatını da görmüştü. Bütün kız arkadaşları kendisine mutlak şekilde itimat eder ve saygı duyarlardı. Çoğunun "ağabeyi" gibiydi. Mehin'in, müstehcen fıkralar anlatıp el şakası yapan eski arkadaşlarını hemen terkedişine,
Ahmetlerin ciddî ve terbiyeli gençler oluşlarının büyük tesiri vardı.Bir pazar günü Mehin'le Ahmet Şan Sinemasındaki klasik Türk musikisi konserine gittiler. Aylardan Nisandı. Mezuniyetlerine iki ay kalmıştı Yan yana oturdular. Ahmet, yavaş sesle, konser başlayıncaya kadar, programdaki eserler hakkında Mehin'e bilgi verdi. Sahnedeki sazları ve çalanları tanıttı. Şef sahneye çıkınca susup koltuklarına yaslandılar. Konser
başladı. Aynı anda ışıklar da sönmüştü. Işıklar söner sönmez, Mehin Ahmet'in tarafındaki elini koltuğun kenarından yavaşça çekip aşağı indirdi. Kendi dizi üzerine koydu. Bir kaç dakika sonra başını hafifçe çevirip Ahmet'e baktı. Ahmet koltuğunda dimdik oturmuş,



dirseklerini iki tarafa dayayıp parmaklarını birbirine kenetlemiş, bir heykel sessizliği içinde musikiyi dinliyordu. Belki gözleri de kapalıydı. Dünyaları unutmuş bir hali
vardı. Mehin yavaşça elindeki programda hangi eserin icra edildiğini okudu.
Tabiî, Mustafa Efendi'nin Beyati Ağır Semâisiydi:
Çıkmaz derûn-ı dilden efendim muhabbetin;
Kurbânın olduğum, bize yok mu mürüvvetin?
Tekrar Ahmet'e baktı. Gene öyle sessiz ve hareketsizdi. Eser bitince alkışlandı. Ahmet vaziyetini değiştirmedi. Yeni bir esere geçilince, Mehin onu da elindeki kâğıttan okudu. Zekâi Dede'nin Ferahnak bestesi:Söyletme beni canım efendim kederim var!-Sonra da Ferahnak Yürük Semaisi:
Sensiz, cihanda âşıka işret reva mıdır?
Kurbanın olduğum seni sevmek hata mıdır?
Konserin birinci kısmı bitinceye kadar Mehin hep Ahmet'e baktı. Elini koltuğun kenarından çekmeyi düşündüğü için kendinden utandı. Bahane ile Ahmet'in elini tutmak istedi, fakat cesaret edemedi. Ahmet elini itebilirdi. Gururu ile gönlü arasındaki mücadeleyi yarım saat önce birincisi kazanmıştı. Şimdi gönül ağır basıyordu. Işıklar yanınca Mehin bu sıkıntıdan kurtuldu. Ahmet'in biraz sararmış yüzünde bir kırmızılık veya kızgınlık ifadesi aradı,yoktu. Konser bittikten sonra Taksim'e doğru yürürlerken, ;içindeki, Ahmet'in koluna girme arzusunu güçlükle yenebildi. Yol boyunca Ahmet,
Ferahnak makamı yüzünden Dede Efendi ile Şakir Ağa ırasında geçen hadiseyi anlattı.
O günden sonra Mehin, hissedilir şekilde Ahmet'e yaklaştı. Bu, belki içindeki pişmanlık duygusundan, belki de musikiyi bir vecit halinde dinlerken gördüğü Ahmet'in ruhi hassasiyetine hayranlıktan ileri geliyordu. Ahmet ise, artık tavrını hiç değiştirmedi. Nihayet son kararını da arkadaşlarına bildirdi:- Ben Mehin'e hiçbir şey söylemiyeceğim Arkadaşlığımız devam edecek! Ekrem ve Faruk şiddetle karşı çıktılar
- Sen çıldırmışsın Ahmet! Böyle bir budalalık yapamazsın! Kızcağızı düşünmek zorunda- sın! Onu yüzüstü bırakmağa hakkın yok!
- Ben ona bir vaatte bulunmadım, bir ümit. vermedim ki! Sadece arkadaştık, o kadar.
- Bunları bize söyleme Ahmet! Bir kıza ümit ve vaat sadece sözle verilmez. Sen yıllardır, "lisanı hal" ile Mehin'e kendisini beğendiğini ve hattâ sevdiğini hissettirdin. Üstelik bir de "itiraf ve teklif." hadisesi var. Onun intikamını alıyormuş gibi, başını alıp gitmene müsaade etmiyeceğiz! Ahmet sinirlendi: - Siz niçin meseleyi yalnız benim cephemden ele alıyorsunuz? Mehin'in fikrini ve gönlü nü yokladınız mı? Ya gene "hayır!" derse?- Hayır demesi için bir sebep görmüyoruz. Bu mümkün değil! Belki, önce biraz nazlanacaktır. Ona da katlanacaksın, normal bir davranıştır. Lütfen
bu boş gurur ve inadını bırak, istersen biz konuşalım?- Bir kere Menin benden daha gururlu ve inatçıdır. Aynca da kaprisli. Üç yıl önce züppe ve uçarı bir kızdı. O yüzden beni reddetti. Şimdi olgunlaştı ve şahsiyet kazandı. Yani o zamandan daha güçlü. Üç yıl önce üzerine düşülse yenilebilirdi. Bugün ise, damarı tutarsa yenilmesine imkân yok! Ben aynı teklifle karşısına çıkınca, o damannın tutmıyacağını da kimse garanti edemez.
- Canım, böyle ihtimallere dayanılarak iki gönül birden yıkılır mı Ahmet?
Menin, reddedilme tehlikesine rağmen, defalarca rica ve ısrar edilmeğe değer bir kız. Vaktiyle o derece hüsnü kuruntu sahibi olan sen, şimdi neden bu kadar kötümser ve vehimlisin?
Ahmet arkadaşlarına Mehini'n konser salonundaki hareketini anlatarak, kızgınlığının ası sebebini izah etti:
- Bana güvenmiyorsa, niçin benimle geliyor? Güveniyorsa, neden öyle davranıyor?
- Canım, kızcağızın belki kolu ağrımıştı, .belki eteğini düzeltmek istedi! Hattâ belki de kendine itimadı yoktu!



- Ben Mehin'i hayatım boyunca seveceğim.Onun da beni sevdiğini sanıyorum. Ama ikin
ci defa reddedilmek istemiyorum. Bir telde milyonda bir ihtimalle ceryan olduğu sanılsa o teli tutabilir misiniz?
- Peki, sen hiç onun bedbaht olacağını düşünmüyor musun? Şahane bir bencillik örneği vererek, her şeye sadece kendi açından bakıyorsun? Mehin'in bu noktaya gelişinde senin tesirin ve rolün olmadı mı? Hiçbir vicdanî sorumluluk duymayacak mısın?
- 'Ben ona kötülük yapmadım ki! Eğer ye-, tişmesinde payım olduysa, cemiyete faziletli ve şahsiyetli bir öğretmen kazandırmış sayılırım. Bedbaht olacağını sanmam. O züppe haliyle kalsaydı, işte o zaman bedbaht olurdu. Halbuki, Mehin şimdi bir şahsiyet; bizler gibi inancı, gayesi ve bir ülküsü var; gittiği yerde, ışık gibi yanarak millete hizmet edeceği için, bununla mes'ut olacaktır.Mehin Ahmet'ten önce mezun oldu. Onu, sisli bir sonbahar akşamı, o günlerde çok sevilen "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına" şark sim söyliyerek Anadolu'ya uğurladılar...

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

14 Ağu 2017

6 Ağustos Pazar günü `Yeni Ufuk ailesi`nin daveti üzerine Denizli'deydim. Aile diyorum aslında ''Yeni Ufuk'' Denizli'de bir grup fedakar Ülkücü-Milliyetçi üniversiteli gencimizin aylık olarak yayımladığı derginin ve aynı isimle Denizli'de açtıkları bir kitabevinin adıdır.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

Nurullah KAPLAN

08 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 25,99 M - Bugün : 30485