« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HİKAYE

Gel İçimde Ağla

Durali YILMAZ, 19 Ara 2007

SONRAKİ HİKAYE

Karanfilli Kavga

Fatma Karabıyık BARBAROSOĞLU, 12 Ara 2007

19 Ara

2007

Hayâlet

Fahri Celal GÖKTULGA 19 Aralık 2007

Örümcek bacakları gibi ince, maharetli parmaklarını donuk sarı ciltli, kabarık mavi damarlı alnında, dağınık saçlarının arasında dolaştırarak, kelimeleri teker teker mırlayarak anlatıyordu:
-Muallimliğim zamanında... Ama, bundan birçok seneler evvel, tuhaf bir şey başıma gelmişti. Hemen her gece çalışmaya mecbur oluyordum. Bizim işimiz hakikaten güçtür: Gündüz üç dört saat ders verilecek, anlaşılmayan kısımlar izah edilecek, akşam da vazifeler tashih edilecek. Yetmiş seksen kağıt okuyacaksınız; sona imlâ yanlışları, fikir hatâları hep düzeltilecek...
Biliyorum, o sıralarda âsabım da çok bozuktu. Vücudumun her tarafını karıncalar kaplamış, adalâtımı tutulmuş, bacaklarımı oynatmaya muktedir değilim zannederdim. Sonra geceleri bitmez tükenmez rüyalar... Böyle uykular esasen uyunmamış demektir. Hiç olmazsa uyanıkken muhakemelerimizin muntazam bir teselsülü, bir zinciri, kıyaslarınız, mütearifeleriniz vardır. Biraz arka üstü yatmanız en güzel bir çimenlikten, bir su başından birdenbire sizi uçurumlara, şimendifer yollarına atmaya kâfidir. Lokomotif düdüğünü öttürerek, dumanlarından kıvılcımlar saçarak esatirî bir yılan gibi yaklaşır; kaçmak, kurtulmak istersiniz; fakat bütün uğraşmalarınıza, didinmelerinize rağmen bacağınızın birisini, mümkün değil, yoldan çekemezsiniz. İnsanın bakmağa bile tahammül edemeyeceği kıtaller, dağdan dağa kurumuş kanınızı içmek için kovalayan mandalar, hiç sebepsiz, boş yere, bir hiç için alevlenen kavgalar... hele bu kavgalar!... Ölü gibi uyuyan şuurunuza rağmen yine size: "Canım, bu kavgalar esassız... Bu gürültüler neye iyi?.... dedirtir. Bir çit bir deve olur; çocuklukta emektar dadının anlattığı peri masalları, bir dudağı yerde, bir dudağı gökte araplar, memelerini omuzlarına atmış dev anaları birer birer, zavallı dimağınızın eski köşelerinde yaşar; çıyan gibi, kurt gibi...
Ben o zamanlar, artık bütün bütün uyumaktan da korkardım. Uyku, ölümün fotoğrafından ziyade, hakikatine benzeyen karikatürüdür. Birbiri üstüne, mütemadiyen, her gece rüya görürdüm, garip, karışık, mânasız şeyler... Her defasında aynı vahi kavga, küçücük bir darbe ile yıkılıveren büyük dağlar, gürültü.. Gürültü!... İnanır mısınız? Felâketin başladığını derhal hissederdim. Aman uyanayım, yoksa daha korkunç, daha feci şeyler göreceğim, diye düşünür, biraz kıpırdamak, eski bir itikadla bile "Besmele" çekebilmek için bütün kuvvetimi sarfederdim. Eğer uyanmaya muvaffak olamazsam ertesi sabah unutuverdiğim müthiş vekayiin içerisine dalardım. Bazan da omuzlarının üstüne çöken, beni bir hareket bile yapmaktan men eden, göğse oturup hatta nefes almama bile mâni olan şeytanın kuvvetine galip gelerek gözlerimi açardım. "Oh, kurtuldum" diyerek... Ondan sonra artık uyuyabilmek cesareti kalır mı hiç?... Sabaha kadar "Ah, horozların ötmesine acaba kaç saat var?..." diye söylenerek, şimendifer düdüklerini, sokaktan geçen ilk yolcunun öksürüğünü, komşunun kapı gıcırtısını duyabilmek için neleri feda etmek istemezdim!... Sabah erken olsun diye eve belki on tane horoz getirdim!... Bir kanat çırpıntısı, sonra hicazdan bir nağme... Halâs!
Fakat bir gece... Bu müthiş oldu. Onu Allah düşmanımın başına vermesin, sessiz bir gece yarısına doğru... Yine kitap okurdum. Sokaktan son araba geçti, son yolcu kunduralarını takırdatarak uzaklaştı. Lâmbam baykuş gözü gibi sapsarı, masanın üzerinden tünekliyordu. Satırların arasında dolaşan gözlerim bir dakika için durdu. Dimağım başka bir şey düşündü. Bir fısıltı işitir gibi olmuştum. Aşağıda karım çoktan uyudu, diye söylendim. Başımı eğerek, kulaklarımı kabartarak iyice duymak için gözlerim bir tarafa dikilmiş, bekledim odada sadece cep saatimin tıkırtıları vardı. Karşıki evin damında ishak öttü. Kulaklarımı dinledim. kaybedilecek hiçbir şey olmadığı için uğulduyor, yalnız damarlarımın darabatı trampet gibi kafatasıma aksediyordu; başka hiçbir şey... Saçmalıyorum diye yerimden kalkmak, bir cigara yakmak için doğrulacağım sırada kısık bir insan sesine benzer bir şey işittim. Gözlerim duvarın birleştiği karanlık köşeye saplanmış, tekrar dinledim. Lâmbam yok oldu; açık, vâzıh, fakat kısık, basık bir ses.
-Ha?... Öyle mi?... Sahih... Niçin?...
Diyordu. Uzaktan, pek uzaklardan müphem iki mükâleme, mânasını anlayamadığım bir feryad işittim. Yüreğim güm güm ötüyordu; saçlarım fırça gibi kabardı. Vüudumda tuhaf bir üşüme, bir titreme hissediyordum. Bu kısık, basık, perdesiz seslerin, bu müphem mükâlemenin, bu yavaş, kuvvetsiz feryadın sahiplerini düşündüm. Muhakemem bunlara birer mâna verebilmek için süratle çalıştı. Silinmiş duvarların arasında iki kişi başları kavuklu, yeşil sarıklı, uzun abalı iki derviş... Evet, muhakkak gördüm. Ellerinde bir şeyler vardı. Gözleri, hokkabaz feneri gibi yanıyordu. Uzun doksan dokuzluk tesbihlerini çevirirken dudakları oynuyor, bir şeyler mırıldanıyorlardı; bir dua, meçhul efsunlar, tılsımlı sözler gibi... Kulaklarıma Eshab-ı Kehf'in esrarengiz isimleri geldi: Yemliha, Mislina, Mekselina, Mernuş, Tabernuş, Şâzenuş, Kefeştatayyuş... Mestli pabuçları gürültü çıkarmıyordu. Fısıltılarını daha iyi işitebilmek için ürperdim. Fakat arkalarında birisi daha peyda oldu. Bilmem, ben bu adamın kıyafetini bir şeye benzetemedim. İri yarı, gayet kuvvetli gözüküyordu. Yalnız gözlerini korku ile onlara dikmiş, köle gibi onları muti, tâkip ediyordu. Bir akşam vakti idi zannederim. Ağaçların arasında, birbirlerine hendesi şekillere yakın birkaç yıldız göz kırpıyordu. Durdular; sağa sola gittiler; bir yeri, kararlanmış bir noktayı aradılar, zannederim. Sonra diz çöktüler. Arkalarındaki adam yığıldı kaldı. Tesbihler döndü; köse sakallı çeneleri oynadı; neler okunuyordu yârabbi? Fakat oturdukları yer, topraklar yarıldı. Sanki kapağı kapalı bir sarnıç gürültüsüzce delindi. Yavaş yavaş etraftaki ağaçlar kayboldu, ufuk silindi, bir, beş, on arşın derinliklere daldılar. Kıtmir kıtmir diye vâzıh bir davet hissettim. Sonra fısıltılar devam etti. harikulâde bir sür'atle iniyorlardı. Birdenbire bu sukut durdu. Bunu elimde olmayarak irkilmeden anladım. İskemlemin üstünde sakır sakır titriyordum. O kadar ki vicdanımda ancak büyük bir zelzelenin tevlid edebileceği ilahi bir korku vardı. Ani, bir saniye, hattâ bir salise parıldayan bir şimşek ortalığı sarattı. Yarılmış, yıkılmış, çökmüş bulutların dehhaş gürültüsünü duydum. Kırmızı bir muşamba fener yosunlu duvarlarla kapalı ıslak bir yol üzerinde dolaştı. Yine önde iki derviş, arkalarında, iri adam yürüyorlardı. Uzaklarda yüksek bir demir kapı göründü, tesbihler sür'atle döndü; meçhul dualar mırıldandılar. kapı paslı rezelerin üzerinde inledi... Girdiler. Sonu gözükmez yeni bir yol daha uzandı. Eski, "Nemrud" zamanından kalma kalelerin sıçan yollarına benzeyen rutubetli yerlerden geçtiler. Ben bunları hiç kendim hissettirmeden nasıl tâkip edebilirim bilmem? Yalnız sağlam kalabilmiş mantığım uyandıkça tecessüsden kurtuluyor, görmemek, çekilmek, bakmak istiyordum.
Galiba bir kapı daha geçtiler.
Kenarlarında baldıranlar, ballıbabalar, ısırganlar bitmiş harap bir binanın önünde durdular. Yeşil bir pencereden, hep beraber içeriye daldılar.
Beyaz ipek şalvarlı, gelincik gibi kırmızı kuşaklı, demir koparanın açık yakasının arasında memelerinin ortası gözüken, manolya gibi donuk yüzlü, gözleri kapalı, yosma bir dilber harikulâde güzel bir kız, onların girdiğini duymadı. Yoksa uyanırdı... Dervişler yavaş yavaş ona yaklaştılar. Duvarlarda yarasalar ürktü; yüzümde bu korkunç hayvanların yumuşak, ılık kanatlarının rüzgârını hissettim.
Tâkip eden adama:
Üstüne atıl, sakın bırakma, sonra mahvoluruz!.. dediler, zannederim.
Herif, boğa gibi kıza hücum etti. Kalenin loş odasının havası içinde debelenen ayaklarının altı o kadar penbe, o kadar güzeldi ki... İkisi birden bu sessiz mücadeleye yarım ettiler. Kızın narin bilekleri, ince beli bu ayı gibi kuvvetin altında nasıl çatırdayarak kırılmadı, bilmem... Başı lâl kırmızı yastıkların arasına gömüldü. Simîn gerdanı zambak gibi açıldı. Bu zaptetme ameliyatına sâkinane bakan dervişlere kızmayı bile hatırlamadım. Dağınık siyah saçların arasından, büyük parlak gözleri doğdu. O!... Şüphesiz şimdi de mükemmelen hatırlıyorum, bu ses kulaklarımda o kadar vâzıh ki... Baygın baygın:
-Nemrudun hazinesi... Bulanlar berhudar olmasın.. Alanlar Allahın Kahhâr ismiyle kahrolsunlar!..
Diyordu. Köle iri elleriyle zavallının bileklerini sıktı; kaba, vahşi, ağır vücuduyla kızın üstüne oturdu. Ve dervişler görmediğim bir kapıdan kayboldular. Bu kapı nereye açıldı, nasıl kapandı?... Bilmiyorum, bilmiyorum... Fakat dua, efsun teshir sesleri uzaklaştı. Bir yılan çıngırak gibi öttü, yarasalar koğuklarına sokuldu.
Biraz sonra yavaş, gamlı bir sesle kız yalvardı hepsini hatırlıyorum, yalnız bunlar aklımda:
-Ebediyet seni affetsin... Bırak beni! Kızın, karın, sevdiğin yok mu? Onların aşkına bırak beni!..
Yüzünde öyle edâ, gözlerinde öyle bir parıltı vardı ki... Herif mağlup oluyordu. Ona neler söylemedi!... Saadet taşını, bereket zümrüdünü, yağmur tılsımını, güneş efsununu vâdetti. Galibin iri kolları gevşiyordu...
Birden şimşek gibi bir mücadele oldu. Kız dağ keçileri, âhular gibi çalak, sıyrıldı. Eski kubbelerde yalnız, tannan bir kahkaha akisler yaptı... Ve her şey silindi!..

*
Odamda duvarlar eskisi gibi mavi, lâmbam sarı, eşyam yeniden teşekkül etti. Buz gibi terlerle ıslanmış alnıma ellerimi götürdüm!
-Hayâlet!.. Hayâlet gördüm, diye söylendim. Şüphesiz sinirlerimin bozukluğundan.. Bunları benim gözlerim icad etti...
Bacaklarımın üzerinde durmaya takatım kalmamıştı. Pencerenin kenarına kadar sürüklendim. Camı kaldırdım. Ilık bir hava yüzümü okşadı, terlerimi kuruttu.
Dışarıda kurbağaların bitmez tükenmez cığıltıları sükûtu gıdıklıyordu. Birden iri damlalı bir yaz yağmuru tozların üzerinde tıpırdarken sıcak bir toprak kokusu ciğerlerime doldu...
Böyle bir şey hiç sizin başınıza geldi mi?

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

14 Ağu 2017

6 Ağustos Pazar günü `Yeni Ufuk ailesi`nin daveti üzerine Denizli'deydim. Aile diyorum aslında ''Yeni Ufuk'' Denizli'de bir grup fedakar Ülkücü-Milliyetçi üniversiteli gencimizin aylık olarak yayımladığı derginin ve aynı isimle Denizli'de açtıkları bir kitabevinin adıdır.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

Nurullah KAPLAN

08 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 26,02 M - Bugün : 18669