« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

AHMED b. ÂSIM el-ANTÂKÎ (ö. 239/853)

Mustafa Bilgin, 19 Kas 2017

SONRAKİ HABER

EBÛ EYYÛB el-ENSÂRÎ

Hüseyin Algül, 12 Kas 2017

12 Kas

2017

MUHAMMED BÂKÎ-BİLLAH

01 Ocak 1970

Evliyânın büyüklerinden, insanları Hakka da’vet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velîlerin yirmiikincisidir. İkinci bin yılının müceddidi ve İslâm âlimlerinin gözbebeği olan İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretlerinin hocasıdır. Babasının ismi Abdüsselâm olup, faziletli bir zât idi. Annesi ise Hazreti Hüseynin soyundan olup, seyyide ve mübârek bir hanım idi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri, 971 (m. 1563) senesinde Kabil şehrinde doğdu. 1012 (m. 1603)’de Delhi’de kırk yaşında iken vefât etti. Türbesi, Kutabrol denilen yerdeki kendi mescidinin yanında olup ziyâret edilmektedir.

Muhammed Bâkî-billah’ın büyüklük hâli daha çocukluk zamanlarında simasından belli olurdu. Yüksek bir zât olacağının işâretleri ve büyük fâidelere sebep olacağının alâmetleri, işlerinden, çalışmalarından ve gayretinden anlaşılırdı. Daha çocukluk zamanlarında, ba’zen bütün gün odanın bir köşesinde başını önüne eğip sessizce oturur, tefekküre dalardı. Gençliğinde, ilim tahsili için Kabil’den Semerkand’a gidip, zâhirî ve aklî ilimleri, zamanının en büyük âlimlerinden olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’den öğrendi. Yüksek yaradılışı ve kabiliyeti ile kısa zamanda, hocasının talebeleri arasında en yüksek seviyeye ulaştı.

Zâhirî ilimleri öğrenip bitirmeden tasavvufa yönelip, bâtını ilimleri öğrenmek için, bu yolun büyük âlimlerinin sohbetlerine ve derslerine gitti. Yaratılışındaki zekâsının ve kabiliyetinin üstünlüğü ile, ilimlerde yüksek bir dereceye ulaştı.

Sâlih ve doğru sözlü bir zât şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, aklî ilimleri bırakıp, tasavvufa yöneldiği ilk zamanlarda, büyük zâtlardan birinin huzûruna gitmişti. O zât, Hâce Muhammed Bâkî-billah’a “Eğer Hazret-i Hâcemiz birkaç gün daha ilim mütâlâası ile meşgûl olup, kemâl ve ikmâl sahibi olsalardı ne güzel olurdu!” diyerek, Muhammed Bâkî-billah’ın, bir müddet daha zâhirî ilimleri tahsil etmiş olmasını temenni ettiğine işâret etmişti. Bunun üzerine Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle dedi: “Kemâl sahibi olmaktan maksat (zâhirî ilimlerde) uzun ve zor kitapları, hakkı ile mütâlâa ve izah etmek ise, iddiasız diyebilirim ki; keskin görüşlü âlimlerin anlayabileceği hangi kitabı bize getirseler, getirenlerin hepsi tatmin olur ve tam bir fâide elde ederler.” Muhammed Bâkî-billah’ın zâhirî ilimlerde hocası olan Mevlânâ Sâdık-ı Hulvânî’nin talebelerinden faziletli bir zât, Muhammed Hâşimî Keşmî’ye şöyle anlatmıştır: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, zâhirî ilmi bırakıp tasavvufa rağbet ettiğini işittiğimizde, biz hep birden dedik ki: “Bu gençte öyle bir fıtrat ve öyle bir himmet, gayret gördük ki, imkânı yok bir işe başlasın da onu bitirmesin. Başladığı işi mutlaka bitirir.” Nihâyet düşündüğümüz gibi her ne kadar zâhirî ilimleri bırakmışsa da, bu ilimlerde kemâle ulaşmıştır.” Muhammed Bâkî-billah’ın, zâhirî ilimleri tahsil ettiği gençlik yıllarında, Nakşibendiyye yoluna karşı büyük bir muhabbeti vardı. Kendisini bu yolda yetiştirecek bir büyüğü arıyor, onun derslerinden ve sohbetlerinden feyz almak, faydalanmak istiyordu. Bu büyüklerin bulunduğu Mâverâünnehr’e giderek bir çoğu ile görüşüp tanıştı. Sohbetlerinde bulunarak feyz aldı.

Bundan sonra tekrar Hindistan’a gitti. Ba’zı arkadaşları ona, askerliği seçip, bu yoldan zengin olmasını tavsiye etmişlerdi. Fakat Muhammed Bâkî-billah hazretleri, bütün bağlantılardan kurtulup, tasavvufda yükselmeyi istiyor ve bu husûsda şevkle çalışıyordu. Onu seven ve sohbetinde bulunan bir zât şöyle anlatmıştır: “Bu yolda olan büyükleri öyle bir arzu ile arıyordu ve öyle bir gayret gösteriyordu ki, bundan fazlasına insan gücü yetmezdi. Lâhor şehrinin sokaklarında çamur ve kil çok olduğundan, bu sokaklarda yürümek güç olurdu. Muhammed Bâkî-billah bir gönül sahibine rastlamak için, birçok sokak geçer, harabeler, kabristanlar ve bahçeler dolaşır hiç yorulmazdı. Birgün ona arkadaşlık edip onunla beraber gideyim dedim. Her ne kadar mâni olduysa geri kalmak istemedim. Peşlerinden gidip birkaç sokak yürüdüm. Sokaklardaki çamur ve kilin çokluğundan âciz kaldım ve ayaklarım yoruldu. Hayâ ve edebimden bu hâlimi kendisine arzedemedim. Vaziyeti anlayıp, beni geri çevirdi. Nihâyet anladım ki, o başka bir kuvvet ile yürüyordu.”

Muhammed Bâkî-billah hazretleri şöyle anlatmıştır: “Büyüklerin kitaplarından bir kitabı okurken, o büyükler bana göründüler, beni benden aldılar. Bahâeddîn-i Nakşibend’in (kuddise sirruh) mübârek rûhâniyetleri, bana zikr telkin edip, cezbe ile taltif eyledi.”

Onu tanıyıp sevenlerden bir zât da şöyle anlatmıştır: “Bir köyde bir meczûb vardı. Yüksek hâller sahibi idi. Muhammed Bâkî-billah o meczubun hâlini anlamış idi. Yanından ayrılmak istemiyordu. Her ne zaman yanına yaklaşmak istese, mâni olmak için sert sözler söyler, taş atardı. Ba’zan da başka tarafa giderdi. Muhammed Bâkî-billah, bütün bunlara rağmen ondan vaz geçmedi. Birgün o meczûb, Muhammed Bâkî-billah’ı yanına çağırdı ve muradının hâsıl olması için teveccüh gösterip çok duâ etti. O meczûb zâtın teveccühlerinden pekçok fâidelere kavuştu.”

Muhammed Bâkî-billah hazretleri bu hâdiseye temasla şöyle demiştir:

“Gerçi biz, önceki velîler gibi çetin riyâzetler çekmedik ama, intizârlar (bekleyiş) ve büyük ızdıraplar gördük ki, bunların arasında riyâzetler ve çok sert muâmeleler vardı.”

Yine ilk günlerine temasla şöyle anlatmıştır: “O günlerde muhterem annem; kararsızlığımın, kudretsizliğimin ve zayıflığımın çokluğunu görünce, kırık ve mahzûn bir kalb ile ihtiyâç ve acz içinde, içli bir ağlama ile Allahü teâlâya yalvarıp, şöyle duâ etti: “Ey benim ve seni istemekte herşeyden vaz geçmiş ve gençliğin lezzet ve arzularından el çekmiş olan oğlumun Rabbi! Ya onu maksadına kavuştur veya beni daha yaşatma ki, oğlumun maksadına kavuşmamasına ve elemine dayanamıyorum.” Annem çok defa gece yarıları sahralara çıkar, Allahü teâlâya böyle münâcaat ve duâ ederdi. O duâ ve yalvarmaları sebebiyle, Allahü teâlâ benim kalb gözümü açtı. Allahü teâlâ bizim tarafımızdan ona en iyi karşılıklar versin.”

Muhammed Bâkî-billah hazretlerinden rivâyetle ba’zıları şöyle anlatmıştır: “Muhammed Bâkî-billah’ın ennesi, evinde kendisine hizmet eden kadın hizmetçileri olduğu hâlde, dergâhın hizmetini kendisi görürdü. Hattâ tandıra bile ekmeği kendisi kor, pişirirdi. Yemekleri pişirip hazırlardı. Taze ekmeği dergâhda bulunanlar için verir, kendisi kuru ekmek yerdi. Çoğu zaman bir kuru hasır üzerinde yatardı. Birgün Muhammed Bâkî-billah, annesinin güçsüz ve takatsiz bir hâl almış olduğunu görerek, dergâhın yemek pişirme işini bir başkasının yapmasını söyledi. Fakat annesi böyle bir hizmetten mahrûm kaldım diye ağlayarak; “Bilmiyorum, ne kabahatim oldu ki, Allahü teâlâ beni bu hizmetten mahrûm eyledi. Yaptığım en iyi iş, o faziletli oğlum Muhammed Bâkî-billah’a ve talebelerine ekmek ve yemek pişirmek idi. Onu da benden aldılar” dedi. Tevâzusunun, inkisârının kırıklığının ve edebinin çokluğundan, bu durumu oğlu Muhammed Bâkî-billah hazretlerine açıklamadı. Annesinin bu ızdırâbı, Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bildirilince, bir ni’met olan bu hizmeti tekrar annesine verdi.”

Muhammed Bâkî-billah, sâlihleri ve meczûbları aramakta çok gayret gösterir, birçok memleketi dolaşır ve temiz kalbli olanları bulur, onlardan nasîbini alırdı. Bu seyahatleri sırasında Silsile-i aliyye-i Nakşîbendiyye büyüklerinden birinin sohbetine kavuştu. Ona talebe olmak ve tam bağlanmak istedi. Bunun için istihâre yaptı. Rü’yâsında Muhammed Pârisâ hazretlerini gördü. Muhammed Pârisâ (kuddise sirruh) rü’yâsında ona buyurdu ki: “Tasavvuf yolunda ilerlemek en iyi ahlâk ile ahlâklanmaktır. Bu büyük ni’met ve se’âdet ele geçince, bu yolda elde edilecek fâide, elde edilmiş demektir.” Muhammed Bâkî-billah, başlangıçta ilk istifâdesini şöyle anlatmıştır: “İlk defa günahlardan tövbe, Hâce Übeyd hazretlerinin huzûrunda oldu. Benim için Fâtiha okumasını istedim. Sonra Semerkand’da bulunan ve Ahmed Yesevî’nin yolunda olan İftihâr-i Şeyh’e talebe olmak arzusu ile tekrar tövbe ettim. Her ne kadar, “Siz gençsiniz, siz bu işe katlanamazsınız” dediyse de, arzumun çokluğunu görünce; “Bir Fâtiha okuyalım” ve “Allahü teâlâ istikâmet versin, Büyüklerin maksadına uygun azîmet nasîb eylesin, kalbinde büyük değişmeler ve nefsinde harablıklar (ıslâh) vâki olsun” dedi. Bir başka zaman Emîr Abdullah Belhî’nin huzûrunda tövbemi yeniledim. Elimi müsâfehaya yakın bir şekilde tuttu. Ümîd edilir ki, bunun bereketi kıyâmete kadar devam eder.”

Bundan sonra bir müddet daha dolaştım. Nihâyet rü’yâda, Behâeddîn Buhârî Nakşibend hazretlerinin huzûrunda tam bir tövbe yaptım. Bundan sonra bende tasavvuf yoluna girmek arzusu aşikâr oldu. Bu yola girmek için her çâreye başvurdum. Nihâyet mübârek zâtlardan biri bana; “Peygamber efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen zikr, neticeye kavuşturur” dedi. Bütün gayretimle bu sözü söyleyen zâttan zikri ve murâkabeyi almak için uğraştım, iki sene o zâtın silsilesindeki zikre, murâkabeye ve tesbihlere devam ettim... Her ne kadar bu sırada gizli işâretler, diğer bir yola girmeyi gösterdiyse de, ayaklarımı yerden kaldıramadım. Böylece nefsi yenip gönül bahçeme, Allahü teâlânın izni ile büyüklerin kerem tohumunu ektim. İnşâallah o tohumu, ikram ve ihsân edip, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nehirlerle beslerler. Bundan sonra Keşmir’e gittim ve orada Bâbâ Vâli’nin sohbetine devam edip, bereketli nazarlarına ve teveccühlerine kavuştum. Cenâb-ı Hakka hamd ve senalar olsun ki, o teveccühler ile kabûl kapısı aralandı. Keşmir’de sohbetine devam ettiğim Bâbâ Vâli, Nakşibendiyye yolundan icâzetli olduğu için, kendilerine gelen talibin istidâdına o silsile yoluyla feyz verdiler. Bâbâ Vâli’nin vefâtından sonra, bu yolda bilinen gaybet (kendinden geçme) hâli ele geçti ve büyük velîlerin rûhları müjdeler verdiler, telkinlerde bulundular. Bereketli teveccühleri ile nisbetim, irtibâtım kuvvetlendi ve gaybet dâiresi genişledi. Yol açıldı ve aydınlandı. Velhâsıl cem’iyyet ele geçti.

Muhammed Bâkî-billah hazretleri, Mâverâünnehr şehirlerinden birine giderken, bir gece rü’yâsında Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerini görmüş ona şöyle buyurmuştur: “Ey oğul, senin yolunu gözlüyordum.” Mevlânâ Hâcegî İmkenegî’nin huzûruna kavuşup, çok yardım ve ihsânlar gördü, Hocası onun yüksek hâllerini dinledikten sonra, üç gün üç gece onunla birlikte yalnız bir odada sohbet etti. Bir müddet ona feyz verdi. Muhammed Bâkî-billah, hocası olan evliyânın büyüklerinden Hâcegî İmkenegî’ye talebe olmasını şöyle anlatmıştır: “Nihâyet inâyetlerinin çekmesiyle, hakîkatler sahibi, irşâd dergâhı, Mevlânâ Hâcegî İmkenegî hazretlerinin huzûruna kavuştum. Candan bir arzu ve istek ile bî’at edip, müsâfeha eyledik. Büyükler yolunu ondan aldım. Hâcegî İmkenegî hazretlerinin sohbetinde bulunmakla ve Behâeddîn Nakşibend’in (kuddise sirruh) ve halîfelerinin yüksek rûhâniyetlerinin imdâdı ile, bu büyükler silsilesine dâhil olup, Hâcegî İmkenegî’nin halîfesi olup makamına geçtim.”

Hâcegî İmkenegî hazretleri, Muhammed Bâkî-billah’ı kısa zamanda tasavvufda yetiştirip, yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona şöyle buyurdu: “Sizin işiniz, Allahü teâlânın yardımı ve bu yolun büyüklerinin rûhlarının terbiyesi ile tamam oldu. Tekrar Hindistan’a gidiniz. Çünkü bu silsile-i aliyyenin sizin sayenizde parlayacağını görüyorum. Bereket ve terbiyenizden orada, sizden çok istifâde edip, büyük işler yapanlar gelecek.” Böylece ikinci bin yılının müceddidi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin orada yetişeceğini müjdeliyordu.

Hâcegî İmkenegî hazretlerinin, Muhammed Bâkî-billah’a hilâfet ve tam bir icâzet verip, Hindistan’a gönderdiğini duyan talebelerinden ba’zıları gayrete gelip, aralarında bir huzûrsuzluk hâsıl oldu. Kendileri uzun müddet orada oldukları için yeni gelen bir gencin kısa zamanda tam bir icâzetle dönmesi onları düşündürmüştü. Hâcegî İmkenegî hazretleri bu durumu duyunca şöyle buyurmuştur: “Dostlarım bilsinler ki, bu gencin işini tamamlayıp buraya bizim yanımıza gönderdiler. Yanımıza hâllerinin doğru olup olmadığını kontrol için geldi. Şüphesiz öyle gelen böyle gider.”

Muhammed Bâkî-billah hazretleri, hocası Hâcegî Muhammed İmkenegî’nin sohbetinde yetişip icâzet aldıktan sonra, onun emriyle Hindistan’a gidip, bir sene Lâhor’da kaldı. Oradaki âlimler ve fâdıllar onun sohbetine gelip, istifâde ettiler. Sonra Delhi’ye gidip, vefâtına kadar orada kalıp, insanlara doğru yolu anlattı. İki-üç sene gibi kısa bir müddet irşâd makamında bulunmasına rağmen, pekçok âlim ve evliyâ yetiştirdi. Onun yetiştirdiği büyüklerin başında, kendisinden sonra halîfesi olan, hicrî ikinci bin yılının müceddidi, İslâm âlimlerinin gözbebeği İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî gelir, İmâm-ı Rabbânî hazretleri yetişip kemâle gelince, Muhammed Bâkî-billah bütün talebesinin yetiştirilmesini ona bıraktı. Hâce Ubeydullah ve Hâce Muhammed Abdullah adında iki oğlu vardı. Bunların da yetiştirilmesini İmâm-ı Rabbânî hazretlerine bıraktı. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin “Mektûbât”ında bunlara yazılmış mektûpları vardır. Oğulları tasavvufta yetişmiş kıymetli zâtlardan idi.

Muhammed Bâkî-billah’ın eserleri şunlardır: 1-Külliyât-ı Bâkî-billah: Bir kitapta toplanmıştır. 2- Mektûpları, 3-Rubâ’iyyât: Bu eserini İmâm-ı Rabbânî hazretleri “Şerhu Rubâ’ıyyât” adıyla şerh etmiştir.

Menkıbeleri ve kerâmetleri: Muhammed Bâkî-billah hazretleri, dâima hâllerini gizlerdi. Çok tevâzu sahibi idi. Suâl soranlara zarûret miktârınca, kısa cevap verirdi. Bununla beraber, tasavvuf yolunda karşılaşılan derin ma’nâların halli için sorulan suâlleri, soranın tamamen anlayabileceği şekilde, çok açık olarak îzâh ederdi. Belki yanlış anlar ve yanlış yola gider düşüncesiyle, bu husûsta çok dikkatli davranırdı. Dâima hüzünlü ve üzüntülü olduğu hâlde, huzûruna gelenlerle neşeli ve tebessüm ederek konuşurdu. Müslümanlara çok yardım eder, iyi işlerinde onlara faydalı olmaktan asla kaçınmazdı. Âlimlere ve büyüklere, aşırı bir ta’zim ve hürmetleri vardı.

Amele âit küçük ve büyük mes’elelerde, vera’ sahibi (şüphelilerden sakınan) fıkıh âlimlerine ve kitaplarına başvururdu. Bir talebe istifâde için huzûruna gelseydi, tevâzusunun çokluğundan ve dâima kendisini kusurlu gördüğünden, özür dileyip, bu büyük işten kendisini çekmek isterdi. Eğer, o gelen sâdık bir talebe ise, onun ni’met sofrasından, rızkını ve nasîbini almasına yardım ederdi. Gelen talebelerin metanetini, şiddetli arzusunu görünce, ona yardım kucağını açar, kendi terbiye dâiresine alırdı.

Derler ki: Horasanlı bir genç, bir müddet, Hâce Kutbüddîn-i Bahtiyarı Üveysî’nin (kuddise sirruh) feyz ve nûr saçan mezârına gider. Bu mübârek zâtın rûhâniyetinden, hayatta olan bir mürşid-i kâmilin kendisine bildirilmesini ister. Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh) Delhi’ye geldiği gece, rü’yâda, Nakşibendî büyüklerinden birinin geldiğini gösterirler. Rü’yâyı gören, emre uyarak, Muhammed Bâkî-billah’ın huzûruna gelip, rü’yâda gördüklerini arzeder ve kabûl edilmesi için yalvarır. Fakat cevâbında: “Bu miskin kendimi bu işe lâyık göremiyorum, herhalde başkası olsa gerek” buyurur. Çok fazla tevâzu gösterdiği ve çeşit çeşit özürler dilediği için, genç tekrar kaldığı yere döner. Ertesi gece rü’yâda kendisine; “O büyük, huzûruna çıktığın ve sana inkisarını beyân eyleyen zâttır” buyururlar. Sabahleyin tekrar huzûruna gelir, fakat bir daha geri çevrilmez, ihtimâmla kabûl edilip, her ne gördüyse orada görür.

Çok defa tevâzu’unun çokluğundan, çeşit çeşit özürler diler, sohbet ve hizmetine devam eden, hâller sahibi, akidesi doğru ve sağlam talebelerine; “Bu zavallı sizin düşündüğünüz gibi değilim. Başka yere gidiniz, eğer hakîki bir rehber, mutlak bir doğru yol gösterici bulursanız, bu fakire de haber veriniz ki, hemen huzûruna gidip ona hizmet edeyim, belki kalbimin derdine bir derman bulurum” derdi.

Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle nakletmiştir: “Muhammed Bâkî-billah’ın talebelerinden olan Hâce Hüsâmeddîn’den bizzat işittim.. Şöyle anlattı: “Muhammed Bâkî-billah’a beni talebeliğe kabûl etmesini arz ettiğimde, bana da aynı şekilde hareket etti. Tevâzu’unun çokluğundan, talebeliğe kabûl etmeye lâyık olmadığını söyledi. Hattâ bu husûsta o kadar ısrar etti ki, yanlarında durmağı edebe aykırı görüp, Akra’ya hareket ettim. Şehre gelince hayretler içinde kalıp, şaşkın bir vaziyette; “Ben şimdi ne yapayım? Gideyim, tekrar huzûrlarına kavuşup, verdiğiniz emri yerine getirdim, söylediğiniz şekilde bir kimse bulamadım diyeyim” dedim. Bu sırada bir evin önünden geçerken, can kulağıma, kalbleri çeken bir ses geldi. İyice dinleyince, bunun Sa’d-i Şîrâzî’nin beytlerinden olduğunu anladım.

Beyt:

“Ellerini sallarsın eteğini toplarsın,
Ayrılmaz “tatlıcıdan, sineği ne koğarsın!”

Bu beytin te’sîrinden, şaşkın ve perişan bir hâlde, o yüksek huzûrlarına gidip, gördüklerimi ve işittiklerimi onlara arzettim.”

Lahor şehrinden olup, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin sohbetlerine kavuşarak feyz alan bir zât, sohbete kavuşmasını şöyle anlatmıştır: “Bir gece rü’yâmda Muhammed Bâkî-billah hazretlerini gördüm. Çıplak bir at üzerinde gidiyordu. Arkasında da onu ta’kib eden büyük bir kalabalık vardı. “Bu zât zamanın kutbudur” diyorlardı. Bu rü’yâdan sonra, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin huzûruna gidip, beni talebeliğe kabûl etmesi için yalvardım. Diğer isteklilere gösterdiği tevâzu’u bana da gösterdi.

Bunun üzerine ağlayarak, feryâd-ü-figân ederek ve perişan bir vaziyette mescide gittim. Dervişlerle bir arada otururken şu sözler kendiliğinden ağzımdan çıkıverdi: “Ey yâr! Ah, bu ne naz, ne yakmaktır ki, kendini bana gösterdin, kalbimi çaldın. Nâşad (mutsuz) üzüntülü, evi barkı terketmiş benim gibi bir zavallıya, bir biçâreye böyle söylenir, böyle muâmele edilirse, ne yapar nereye gider?” Bu sözleri öyle bir eda ile söylemişim ki, orada bulunanlardan çoğu hüngür hüngür ağlamağa, derin derin üzülmeğe başladı. Akılları başlarından gitti ve bir karışıklık meydana geldi. Bu karışıklık haberi Muhammed Bâkî-billah’a gidince; “Bu karışıklık nedir?” diye sordu. Vaziyeti kendisine arzettiler. Bu hâlime bakıp tebessüm etti. Sonra beni huzûruna çağırıp talebeliğe kabûl ederek tasavvufta yetişmem için ihtimâm gösterdi. Beyt:

Çocuk bakar, ne zaman süt taşıp dökülecek,
Bulut bakar, ne zaman çimen açıp gülecek?

Muhammed Bâkî-billah’ın (kuddise sirruh) âdetleri şöyle idi ki; her kimi kabûl etseler, önce tövbe ettirirdi. Eğer o talebede kendisine karşı büyük bir aşk ve muhabbet görürse, hakîkat-i câmi’a olan kalbde, kendi sûretini muhafaza etmesini, hatırlamasını emrederdi. Tasarrufunun yüksekliğinden, bu hâl esnasında sûreti şerîfleri apaçık görünürdü.

Başka hocalardan da ders almış, onların yolunda bulunmuş, icâzet almış olan, Hâce Burhan isminde bir zât, huzûruna gelip, istifâde etmek ve feyz almak arzusunu bildirince, Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh) kendi sûretlerini kalbde muhafaza etmesini, hatırlamasını emir buyurdu. Gelen zât bu duruma hayret etti. Yakınlarına, sırdaşlarına: “Bu vazîfe, bu yola yeni girmiş olanların hâline münâsiptir, kerem etsinler ve daha yüksek bir murâkabe göstersinler” dedi. Dostları, yakınları; “Emre itaat edip uymak ve fazlasından kaçmak, sakınmak lâzımdır” dediler. Bunun üzerine Muhammed Bâkî-billah’a sevgi ve bağlılığı arttı. Mübârek sûretini hep kalbinde tuttu, İki gün geçmeden büyük hâllere kavuştu.

Talebelerden çoğuna, büyükler yolundaki kalb ile zikri gösterirdi. Ba’zılarına zikr-i nefyi (la ilahe demeyi) ve isbâtı (illallah, demeyi) ba’zılarına yalnız isbâtı, ya’nî, yalnız Allahü teâlânın zâtının ismini söylemesini emrederlerdi. Nisbeti, te’sîri o kadar çoktu ki, birçokları yalnız yüzünü görmekle, cezbeye kapılır ve tasavvuf hâllerine mağlûp olurlardı.

Ramazân-ı şerîf ayında bir gece, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, (kuddise sirruh) hizmetçilerinden birisi ile yüksek üstadına yoğurt göndermişdi. Getiren şahıs hizmetçilerine değil de, doğruca Muhammed Bâkî-billah’ın (kuddise sirruh) kapısına gitti. Kapıyı çaldı. Muhammed Bâkî-billah bir başkasını uyandırmayıp kendisi kalktı. Yoğurt kabını elinden alıp: “İsmin nedir, nereden geliyorsun?” buyurdu. “İsmim Bâbâ’dır. Şeyh Ahmed’in (İmâm-ı Rabbânî’nin) hizmetçisiyim” dedi. Bunun üzerine; “Madem ki bizim Şeyh Ahmed’in hizmetçisisin, bizimle berabersin” buyurdu. Bu kadarcık bir görüşmeden, hizmetçide bir sekr, kendinden geçme hâli hâsıl oldu. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin huzûruna gitti. İmâm-ı Rabbânî hazretleri: “Hâlin nedir? Sana ne oldu?” dedi. Kendinden habersiz, mest olmuş bir vaziyette; “Her yerde, taşlarda, ağaçlarda, yerde, gökte, anlatılamayan, vasfedilmeyen, nihâyetsiz bir nûr görüyorum. Nasıl anlatayım, ifâdeye, beyâna sığmaz” dedi. İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) hocası Muhammed Bâkî-billah’ı kasd ederek; “Muhakkak o mübârekler, bu biçârenin karşısında durup, karşılarında duran bu zerre üzerine bu güneşten bir şua aksetti” buyurdu. Ertesi gün İmâm-ı Rabbânî, hocasının (kuddise sirruh) huzûruna gidince, hocası ona tebessüm etti. Beyt:

Mahşer gününde şehîdler, kan bahâsı isterler,
Sen, bir tebessüm eyle, hepsi sükût etsinler.

Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Efendim, kurtarıcım, Mir Muhammed Nu’mân buyurdu ki: “Birgün kızımı hocamın huzûruna gönderdim. Hocam Muhammed Bâkî-billah, daha meme emmekte olan bu çocuğu mübârek kucaklarına alıp, şefkat ve merhamet gösterdi. Çocuk elini mübârek sakalına getirip çekerken, mübârek sakallarından bir kıl elinde kaldı. Buyurdular ki: “Mir, senin çocuğun, bizden bir yadigâr aldı.” O sıralarda âhırete irtihâl eyledi. Ve o mübârek sakalından bir kıl, teberrüken ve yadigâr olarak bizde kaldı. Beyt:

Saçlarından bir tel beni mest eder,
Hattâ çok söyledim, kokusu yeter.”

Muhammed Bâkî-billah’ın kalblere teveccüh ederek, kalbleri, Allah, Allah diye zikrettirmesi inâyeti umûmî idi. Birgün İmâm-ı Rabbânî (r.aleyh) buyurdu ki: “Bu ni’metin şümûllü ve umûmî olması, ya’nî kalbin zikretmesi ve bu yolun daha başlangıcında cezbe hâsıl olması, hocamız Muhammed Bâkî-billah’ın bu yolda lâzım olan bereketli bir ilavesidir.” Muhammed Hâşim-i Keşmî, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine: “Daha evvel bu yoldaki büyüklerde bu yok mu idi?” diye sorunca, buyurdu ki: “Vardı, ama başlangıçta bu kadar umûmî değildi.” Ve yine buyurdu ki: “Bu şümûlün ve bu umûmîliğin sırrını, Muhammed Bâkî-billah’dan sorduğum zaman, buyurdu ki: “O zamandan bu zamana kadar isteyenlerin, talebelerin arzu ve himmetleri azaldı ve karıştı; talebelerin anlama ve gayretleri de azaldı. Şefkatin çokluğu sebebiyle onlar mücâhede etmeksizin, uğraşmaksızın, büyük gayret sarfetmeksizin bu yola alınıyorlar. Böylece arzu ve istek sahrasında yaya olarak yürüyenler, bineğe kavuşuyorlar ve soğuklukları sıcağa dönüyor.” Muhammed Hâşim-i Keşmî demiştir ki: “İmâm-ı Rabbânî (kuddise sirruh) bu sözleri anlatıp bitirince, bir âh çekti ve şöyle duâ etti: “Allahü teâlâ ona, talebeleri tarafından, büyük ve hayırlı karşılıklar versin!”

Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin şefkati ve merhameti o kadar çok idi ki, bir defasında Lahor şehrinde kıtlık vâki olup, yaşamak güçleşmişti. O günlerde o da, Lâhor’da bulunuyordu. Hattâ birkaç gün yemek bile yemedi. Her ne zaman huzûrlarına yemek getirseler; “İnsanlar, sokaklarda açlıktan can verirken, bizim yememiz insafa sığmaz” derdi. Getirilen yemeklerin hepsini açlara dağıtırdı. Lâhor’dan Delhi’ye giderken çok defa, daha bir-iki kilometre yol almadan, yaya yürüyen bir zavallıyı görür, hayvandan inip, onu bindirir, kendisi yaya yürürdü. Hattâ tanıdıklarından biri bu yaptığını görerek; “Kendisi yaya gidiyor” demesin diye, tevâzu’undan sarığını başına iyice geçirerek kendisini belli etmezdi. Şehre yaklaşınca hâllerini gizlemek niyetiyle, tekrar hayvana binerdi. Şefkati ve acıması o kadar çoktu ki, hayvanlara bile şâmildi.

Derler ki: “Bir gece teheccüde kalkmıştı. Bir kedi gelip yorganının üzerinde uyumuştu. Sabaha kadar sıkıntı ve mihnetlere katlanıp kediyi uyandırmadı. Eğer kendisinden bir hârika, bir kerâmet zuhur etseydi, Allahü teâlânın mahlûkâtına olan aşırı şefkatinden, acımasından dolayı olurdu.”

Delhi şehrindeki faziletli zâtlardan biri, muradının hâsıl olması için ahdetmişti. Ya’nî evliyâlık hâllerinin hâsıl olması için ne yapmak lazımsa hepsini göze almıştı. Bunun için her tarafa başvurdu. Senelerce dolaştı, fakat kalb gözü açılmadı. Maksadına ulaşması için edilen duâlardan bir te’sîr görmedi. Arayış içinde olan bu faziletli zât, Muhammed Bâkî-billah’ın hâlini ve kemâlini, tasavvuftaki üstün derecesini duymuştu. Birgün hâlini ona arzetmeye karar verip, birgün Muhammed Bâkî-billah at üzerinde giderken yanına yaklaştı. Atının dizginlerini tutup, büyük ve içli bir yalvarma ile vaziyetini arzetti. Ve meşakkatinin son bulmasını istedi. Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh) ona merhamet ederek atından indi ve onu şefkatle kucakladı. Kuvvetlice boynuna sarılıp sıktı. “Allahü teâlâ senin kalb gözünü açsın” dedi. O anda teveccüh için yalvaran kimse kalb gözünün açıldığını müşâhede etti. Muhammed Bâkî-billah’ın teveccühü ile kalb gözü açıldı.

Bir başka kerâmeti de şöyledir: Üç-dört yaşlarında küçük bir çocuk, İran’da Şîrâz’ın güneyindeki Fîrûz-âbâd kal’asının onbeş-yirmi metre yüksekliğindeki duvarından, zemini taş olan yere düşmüştü. Öyle ki çocuğun kulaklarından kan gelip nefesi kesilmişti. Çocuğun annesi bu hâdise karşısında çocuğunu kucaklayıp, çaresizlikler içerisinde ağlayıp inleyerek, doğruca büyük bir evliyâ zât olduğunu bildiği Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin huzûruna gitti. Derin bir üzüntü ve içli bir yalvarışla çocuğunun kurtulması için himmet ve duâ istedi. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin âdeti şöyleydi ki; teveccüh ve tasarruflarını, ma’nevî yardımlarını, sebebler altında gizlerdi. Bu durum karşısında da himmetini gizleyip bir tıb kitabı istedi. Kitabı alıp; “Öyle anlıyorum ki bu çocuk ölmeyecek!” buyurdu. Orada bulunanlar hayretler içerisinde kaldılar. Muhammed Bâkî-billah hazretleri bundan sonra bir müddet sessizce durup çocuğa himmet ve duâda bulundu. Bir de baktılar ki çocuk eski hâline gelip sapa sağlam oldu. Bu hâdiseye şâhid olanların şaşkınlığı bir kat daha arttı.

Doğruluktan ve mürüvvetten uzak olan bir asker, Muhammed Baki billah’ın komşularından birine eziyet etmekte idi. Muhammed Bâkî-billalı hazretleri, bu zulmü görerek, rahat edemeyip, o askere nasihat etti. Fakat o zâlim asker nasihatlerini kabûl etmedi. Bâkî-billah, mazlûma merhametinin çokluğundan, o zâlime şöyle dedi: “Merhameti gibi gayreti de çok olanların (büyük velîlerin), komşularına yaptığınız bu iş sizi helak eder. Haberiniz olsun!” İki-üç gün sonra o zâlim askeri açıkça hırsızlık yapma suçundan yakaladılar ve öldürdüler.

Muhammed Bâkî-billah’ın komşularından bir genç içki içer ve her çeşit kötülüğü yapardı. Bunu duyar ve ıslâhı için bekleyip tahammül ederdi. Birgün Hâce Hüsâmeddîn’in haber vermesiyle, görevliler o genci yakaladılar ve habse attılar. Muhammed Bâkî-billah bunu duyunca, Hâce Hüsâmeddîn’i çağırıp darıldı. Hâce Hüsâmeddîn: “Öyle fâsık, öyle kötü bir kimsedir ki, kötülükleri sayısız ve başkalarına zarar verir hâldedir” deyince, üzüntülü bir şekilde, derin bir âh çekip buyurdu ki: “Sen kendini sâlih, temiz ve hayırlı gördüğünden senin nazarında o, fâsık, kötü ve şerir görünüyor. Fakat biz ki, hiçbir şekilde kendimizi ondan farklı görmüyoruz. Nasıl olur da onun zararına bir söz söyleriz?” Sonra o genci, araya girerek hapisten çıkardılar. O genç, komşusu Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin yakın alâkası ve şefkati karşısında son derece memnun olup, günahlarına tövbe etti. Kötü işlerden vaz geçti ve sâlih bir kimse oldu.

Muhammed Bâkî-billah hazretleri çok tevâzu gösterir ve inkisar (kırıklık) içinde hâllerini hep kusurlu görürdü. Bu hâl kendisini o kadar kaplamıştı ki, eğer talebesinden biri bir kusur etse ve bunu işitse: “Bunlar bizim fenâ sıfatlarımızın akisleridir. Biz fenâ olunca onlara da akseder onlar ne yapabilirler, ellerinden ne gelir?” buyurarak yüksek bir tevâzu gösterirdi.

Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yaparken, iyilikleri bildirip, kötülüklerden sakındırırken, şiddet ve sertlik göstermezdi. Bir kimse dîne uygun olmayan bir iş yapsa veya söz söylese, yumuşaklıkla, kinâye ve îmâ ile sakındırır, kalb kırmak istemezdi. Emr-i ma’rûf yaparken, kendini diğer insanlardan ayırmamak ve üstün görmemek için çok gayret sarfederdi. Hiçbir zaman dilinde, meclisinde ve sohbetlerinde hiçbir müslüman kötülenmezdi. Huzûrunda bulunanlardan birinin kalbinden bir müslüman hakkında kötü bir düşünce veya hafife alma düşüncesi geçse, Muhammed Bâki billah hazretleri derhal, hakkında kötü düşünülen kimseyi medhedici sözler söylerek konuşmaya başlardı.

Muhammed Hâşim-i Keşmî şöyle anlatmıştır: “Birgün câmilerden birinin yanında talebelere ayrılmış bir odada oturuyordum. Bir talebe diğer bir talebe ile evliyânın hâlleri üzerinde konuşuyordu. Bir ara bu talebelerden biri, Muhammed Bâkî-billah’dan bahsedip “Bu güne kadar çok yerler gezdim. Bu zamanda onun gibi nefsini terketmiş, cefâlar çekmiş, kimse yoktur” diyerek şöyle anlattı:

“Hâce Kutbüddîn hazretlerinin mübârek mezârlarının başındaydım. Aniden “Muhammed Bâkî-billah hazretleri geliyor” dediler. Mezara hizmet eden hizmetçi, mezara yakın bir yere, onlar için bir iskemle ve üzerine minder ve örtü koydu. Muhammed Bâkî-billah hazretleri için hazırladı. Muhammed Bâkî-billah daha teşrîf etmeden önce, kendinden habersiz biri içeriye girdi. Gözü iskemleyi ve üzerindeki örtüyü görünce; “Bu nedir ve kimin içindir?” dedi. Hizmetçi; Muhammed Bâkî-billah’ı göstererek; “Gelen şu azîz içindir” dedi. O kendinden habersiz adam kızarak, kötü söyleyerek, Muhammed Bâkî-billah (kuddise sirruh) için bağırmağa, sövüp saymağa başladı. Bu sırada Hazret-i Hâce Bâkî-billah içeri girdi. Söven kimse, onu görünce huzûrunda, yüzüne karşı daha kötü sözler söyledi ve; “Ey filân! Sen buna lâyık mısın ki, senin için buraya minder koysunlar?” dedi. Adam bağırıp çağırmaktan ter içinde kalmıştı. Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin orada bulunan talebelerinden bir çoğu, onu îkâz etmek istediler. Muhammed Bâkî-billah hepsini göz işâreti ile bu işten vazgeçilip kendisi kötü sözler söyleyen o kızgın adamın yanına gidip, yumuşak ve tatlı bir ifâde ile, “Evet, senin dediğin gibidir, ben öyleyim, ben ona nasıl lâyık olurum, benim haberim olmadan bu işi yaptılar. Af ediniz efendim ve kalbinizi, bana karşı kötü düşünceden boşaltınız” deyip, kaftanlarının kolu ile o bağıran adamın alnının terlerini sildi. Sonra ona birkaç altın verdi. Böylece adamın öfkesi yatıştı. Bu hâdiseyi nakleden kimse sonra şöyle dedi: “Ben o adamın bağırıp çağırmaları karşısında Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin hâlinde ve konuşmasında en ufak bir değişme görmedim, işte o zaman yeryüzünde, melek sıfatlı bir kimsenin bulunduğunu yakînen anladım.”

Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin zamanında kendisini seven vâliler kendisi ve fakirlere dağıtması için, altın ve gümüş paralar gönderirlerdi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri de bu paraları fakirlere dağıtırdı. Maksaddan ve hakîkatten uzak olan ba’zı zavallılar onu kendileri gibi zannedip dil uzatırlardı. Talebeleri böyle hâdiselere mâni olmak, müdâhele etmek istedikleri zaman, buna mâni olur yumuşaklık, tatlılık ve güzel vasıflar ile sıfatlanmalarını sağlardı. Talebelerine, sözle, hareketle, kendilerini kusurlu ve küçük görme hâlini ve yapılan cefâlara katlanmayı dâima gösterir ve buna; “Maksada kavuşturucu bir delîl ve irfan yolunun rehberi” derdi. Talebelerinden buna uymayan birşey meydana gelseydi, kırılarak çok nasihat ederdi.

Hân-ı Hânân ismi ile meşhûr Abdürrahîm Hân onu sevenlerden olup, tam bir muhabbetle bağlı idi.

Bâkî-billah hazretlerinin hacca gideceklerini duyunca, yüzbin rub’iyye (o zamanın parası) kendisinin ve talebelerinin yemek ve yol parası olarak gönderdi. “Bu hediyemi, merhamet ederek kabûl etsinler” dedi. Muhammed Bâkî-billah hazretleri bunu duyunca durup; “Bizim gibilerin hacca gitmesi müslümanların altın ve gümüşlerini kendimize sarfetmenin karşılığı olmaz!” deyip, kabûl etmedi ve geri döndü.

Giymede, yemede, oturmada hiçbir şeye özenmez ve heves etmezdi. Şöyle ki: sevmediği ve tabiatının arzu etmediği bir yemeği birkaç gün üst-üste önüne getirseler; “Bir başka yemek getirin” demezdi. Bunun gibi, bir elbise uzun bir zaman üzerinde kalsaydı, “Bir başkasını getirin giyeyim” demezdi.

Bedenen zayıf olup, dâima abdestli olmağa, daha çok ibâdet ve tâat yapmağa uğraşırdı. Yatsı namazından sonra odasına döner bir miktar murâkabe ile meşgûl olur, a’zâlarının zayıflığı galebe gösterince, kalkar abdest alır, iki rek’at namaz kılar, yeniden otururdu. Bedeninde hâlsizlik ve yorgunluk vâki olunca, tekrar abdest alır, gecenin çoğu böyle geçerdi.

Yemek yemede ihtiyâtı o kadar çok idi ki, bir hediye gelseydi, onu; “Biz hediyeyi geri çevirmeyiz”hadîs-i şerîfine göre geri çevirmez, ama husûsi işlerine de sarf etmezdi. Daha temiz ve daha iyi yerden borç alır ve fıkıhta bildirildiği şekilde “Bu daha helâldir ve daha iyidir” hükmü ile hareket eder ve hediyeyi oraya verirdi. Yemek pişirenin abdestli olmasını, hattâ huzûr ve safa sahiplerinden olmasını, yemek pişirirken çarşı, pazar ve dünyâ kelâmı söylenmemesini iyice tenbîh ederdi. “Huzûr ve ihtiyât sahibi olmayanın yemeklerinden, bir duman çıkar ki, feyz kapısını kapatır ve feyzin gelmesine engel olur, feyze vesile olan temiz rûhlar, kalb aynasının karşılarında durmazlar” derdi. Bütün talebelerini bu husûsa riâyete teşvik eder, az bile olsa, riâyet etmeyenlerin hâllerinden bunu anlardı.

Birgün hâl ve keşf sahibi dostlarından biri gelip; “Hâlimde bir bağlanma, bir kapanma, kalbimde bir karartı görüyorum ve hissediyorum, ne kabahat işlediğimi bilemiyorum” deyince, Hâce hazretleri; “Yemeklerde ihtiyâtsızlık vâki oldu” buyurdu. “Yemekler, her günkü yemeklerdi” deyince, Muhammed Bâkî-billah hazretleri; “İyi düşününüz, iyi düşününüz ki, bundan başkası olmasa gerek. Muhakkak ufak bir ihtiyâtsızlık bu hâle sebep olmuştur” dedi. İyice düşününce; “Yemek pişerken, ihtiyâtlı olmayan, helâl olduğu şüpheli iki üç odunun da yemek pişirmek için yakıldığını hatırladım” dedi. Bunun gibi, her işte azîmet ve en evlâ olan şekliyle hareket ederdi. Ya’nî şüphelilerden sakındığı gibi, mübahların da fazlasından sakınır, mübahları zarûret miktarı kullanırdı.

Yemek husûsundaki bu ihtiyâtı, onların mübârek yollarının ve hâllerinin letâfett ve temizliği sebebiyle idi. Temiz bir aynaya, bir nefesin bile te’sîr edeceği kadar, saf ve temiz idi. Bu sebepten, talebeleri toplanınca, etrâflarında en temiz ve en muhlis olanları oturturlardı. Aralarında bir yabancı olsa, hemen onun gafleti, noksanlığı, düşünceleri mübârek kalb aynasına aks ederdi.

Birgün dervişlerden birinin bir yorgana ihtiyâcı oldu. Hatırından, ondan bir yorgan istemeği geçirdi. Muhammed Bâkî-billah hazretlerine bu düşüncesi, zâhir olup, namazdan sonra; “Filân dervişe ve yorgan ihtiyâcı olanlara, yorgan veriniz” buyurdu. O derviş; “O günden beri Muhammed Bâkî-billah hazretlerini üzecek bir düşüncenin kalbimden geçeceğinden korktum” demiştir.

Birgün, azîzlerden biri, onun muhlis talebelerinden birine, arzu ve istek dolu bir mektûp gönderdi. Bu mektûp Muhammed Bâkî-billah hazretlerine takdim edildi. Yüksek bir tevâzu ile mektûbun arkasına şöyle yazdı: “Maalesef bu âcizde iş yapacak kuvvet kalmadı. Allahü teâlâ, bu geride kalmış günlerinin matemini tutana birkaç gün ömür verirse, en büyük gayretle maksadı ararım, hayâtımı bu yolda veririm. Allahü teâlâ bu miskine, her iki cihandaki işini, kudreti ilâhiyyeye bırakmasını ve bütün tutulmalardan kurtulmasını, ihsân etsin. Amin Yâ Rabb-el-âlemin! O kardeşime rica ederim ki, bu arzunun husulü için, yüzünüzü yerlere sürünüz. Ve fakirin bu arzusuna kavuşması için Allahü teâlaya duâ ediniz. Zîrâ arkadan, gıyaben yapılan duâları, Allahü teâlâ hemen kabûl eder. Duâlar ederim efendim.”

Muhammed Hâşim-i Keşmî, Şeyh Tâceddîn’den şöyle nakletmiştir “Birgün Muhammed Bâkî-billah hazretleri, nehre doğru gidiyordu. Muzdarib, garîb, çok üzüntülü olduğu anlaşılıyordu. Ben de onun arkasından gidiyordum. Biraz sonra, arkasından gittiğimi anladı, âh ederek, içli bir ses ile; “Ey Tâceddîn, varidat, feyzler, nûrlar, hâller ve esrârı o kadar üzerime yağdırıyorlar ki, bu nehir mürekkeb olsa, onları yazamadan biter. Amma benim için bunlardan ne çıkar. Benim aradığım görülemez, bilinemez, istek anlatılamaz, istenen vasfedilemez” buyurdu. Beyt:

Ne taleb dile gelir, ne matlûb anlatılır,
Ne onun bir benzeri, ne bunun misli vardır.

Muhammed Bâkî-billah hazretleri, tasavvuf hâlleri içinde kendinden geçmiş bir durumda olmasına rağmen, iki sene talebelerini yetiştirmekle meşgûl oldu. Talebelerinin en büyüğü ve en üstünü olan İmâm-ı Rabbânî hazretleri tasavvufda yetişip kemâle ulaşınca, kendini sohbetten ta’lim ve telkinden çekip, dostlarını ve talebelerinin yetiştirilmesini ona havale etti. Kendini bu işten çekip, yalnızlığı tercih etti. Âhırete âit büyük bir elem ve üzüntü ile yalnız kaldı. Sâdece cemâatle namaz kılmak için dışarı çıkardı.

Muhammed Bâkî-billah hazretlerini kim görse; “Yeryüzünde yürüyen bir meyyite kim bakmak ister ise, Ebû Kuhâfe’nin oğluna, ya’nî Ebû Bekr Sıddîk’a ( radıyallahü anh ) baksın” hadîs-i şerîfini hatırlardı. Bununla berâber, nazarlarının heybet ve te’sîri duvarlara işlerdi. Gâfiller, kendisini görünce; “Onları görenler Allahı hatırlarlar” hadîs-i şerîfini hatırlarlardı. Hattâ öyle ki; birgün Hindû’ların tarlalarının bulunduğu bir köyden geçiyordu. Orada bulunanların gözleri Muhammed Bâkî-billah hazretlerine takılınca, birbirlerine; “Bu nasıl bir insandır ki, onu görünce Allah hatırımıza geldi” dediler.

Bir zât şöyle anlatmıştır: “Birgün, gelip namaza yetiştim ve Muhammed Bâkî-billah’ın da bulunduğu cemâate dâhil oldum. Her taraf dolu idi. Yalnız Muhammed Bâkî-billah’ın yanı boş idi. Ben, Muhammed Bâkî-billah’ı yakînen tanımıyordum. O boşluğa oturdum. Biraz sonra Muhammed Bâkî-billah’ın heybet ve azametleri kalbime hücum etti. Hattâ ondan bir hayli uzaklaştığım hâlde sükûnet bulamadım. Elimde olmayarak, biraz daha arkaya çekildim. Böylece, öyle bir yere geldim ki, ayağımı biraz daha arkaya götürsem sofadan düşecektim. Bu hâl bana çok te’sîr etti o günden sonra, o âriflerin büyüğünün muhlislerinden, sevenlerinden oldum.”

Bütün bu heybeti ile beraber, ızdırabının coşması ve şöhretten kaçarak kendini halkın gözünden düşürmek arzusu ile, yalnız başına sokaklarda ve pazarda dolaşır ve bir duvarın gölgesinde toprağın üstünde otururdu. Bu kendinden geçme ve hayret zamanlarında, dinden kıl ucu kadar ayrılmaz, azîmetle olan amellerinde bir gevşeklik olmazdı.

Eğer talebelerinden birinin bir edebi terk ettiğini bilse, zâhirde kızmaz, dile almaz ama yakın oldukları hâlde, bâtınlarını ondan çekerler, ayırırlardı. Ba’zan rü’yâda îkâz eden emirler verirdi. Hatâ ve eksikliklerini talebelerine bu yollarla bildirirdi. Mısra’:

Ey güzellik mecmûası, hangisinden bahsedeyim..

Mertebesinin yüksekliğine en büyük delîl şudur: İki-üç sene irşâd makamında kaldı. Bu kısa zamanda, nice insanlar onun şerefli sofrasından nasîb aldılar. Hindistan memleketi, onların bereket ve ihsânları ile doldu ve bu diyarda garîb olan, bilinmiyen Ahrâriyye yolu büyük revaç görüp, bu yoldan çok büyüklerin yetişmeleri, onların sayesinde mümkün oldu.

Muhammed Hâşim-i Keşmî faziletli bir zâtın şöyle dediğini nakleder “Söz ve hâl sahibi birçok büyük, Hindistan’da altmış-yetmiş sene hocalık yaptı. Onlardan kimlerin ve neyin kaldığını herkes biliyor. Muhammed Bâkî-billah’ın büyüklüğüne şu kâfidir ki; kırk yaşında vefât etti ve iki-üç sene irşâd ve hidâyet makamında bulunup, bütün âlemi bereketlendirdi.”

Şeyh Muhammed bin Fadlullah da onun hakkında şöyle demiştir: “Bu büyüğün yüksekliğinin nişanı şudur ki; üç-dört seneden daha fazla hidâyet ve irşâd ile meşgûl olmadı. Fakat bu güne kadar onun yüksek te’sîri ve bereketleri devam ediyor.”

Derler ki: Bu hidâyet güneşinin doğmasından sonra, Delhi şehrinde bulunan ba’zı büyük şeyhler gayrete geldiler. Fakat kendilerinde, zarardan başka bir fâide göremeyip, hepsi gelerek Muhammed Bâkî-billah’ın muhlis talebelerinden oldular. Pekçok istekli sohbetlerine kavuşmuş, bir kısmı da, yanına giderken hazretin vefâtı haberini duydular.

Mîr Muhammed Nu’mân şöyle anlatmıştır: “Horasanlı bir genci, Akra’da hastahânede hasta yatar gördüm. Hastalığını sorduğumda dedi ki: “Ben sağlam bir insan idim. Dekken’de Hazret-i Hâce Bâkî’yi rü’yâda gördüm. Onların aşkı ile buraya kadar geldim. Vefâtı haberlerini duyunca, çok üzüldüm ve şimdi hastayım. Bu hastalığım ve harab hâlim, o büyüğe olan muhabbetimdendir.” Bunu söyledikten sonra hüngür hüngür ağladı.

Vefâtı: Muhammed Bâkî-billah hazretleri, insanların olgunluk yaşı olup, ma’nevî kemâllerin de yaşı olan kırk yaşına gelince, bu sıkıntılarla dolu cihanın darlığından kurtulmak istedi. Bu günlerde birinin vefât haberini işitip serapa dertli olan kalbinden içli bir âh sesi duyuldu. Ve; “Çok iyi oldu, kurtuldu” buyurdu. Bundan maksadı, mevhum olan varlık libâsından kurtulmaktır. Zîrâ dünyâda olanlar, yalnız matlûbu duymakla kalırlar. Şöyle ki, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (kuddise sirruh) vefâtı zamanında, bu esrârı terennüm eyledi. Beyt:

Ben tenden kurtulurum, o hayâlden kurtulur,
Gideyim, kavuşmanın sonu böyle bulunur.

Vefâtı yaklaştığı son günlerde hanımına: “Ben kırk yaşına gelince, büyük bir hâdise önüme gelir” buyurdu. Mübârek ellerini açtı ve; “Elimde olan çizgi, sana söylediğim sözün nişanıdır” dedi. Yine bu günlerden birgün, eline bir ayna alıp, hanımını çağırdı ve; “Gel beraber bu aynaya bakalım” dedi. O afife hâtun şöyle demiştir; “Aynada, onu tamamen beyaz sakallı gördüm ve korktum. Bana böyle görünmeyiniz, bakmaya gücüm yetmiyor” dedim. Tebessüm etti ve kendini asıl şeklinde gösterdi.

Yine bu günlerde idi. Kendi keşflerini, bir rü’yâ görmüş gibi anlatmaları âdeti olduğundan, “Evliyâullahdan birine, bu yakınlarda Nakşibendî silsilesinin büyüklerinden biri âhırete intikâl edecektir. Delhi şehrinin kenarında bir yere gömülsün ve insanlara karışmaktan kurtulsun diye bildirildi” dedi. Bu zâtın kim olduğu husûsunda, ba’zı talebeleri istihâre eylediler, izin verilmediğini anlayınca, istihâreden vaz geçtiler.

Yine birgün kendisi için: “Bana şöyle bildirdiler ki; Senin dünyâya gelmekten maksadın, tamam oldu. Dünyâda işin kalmadı, artık sefere çıkmak îcâb ediyor” buyurdu. Ve yine; “Görüyorum ki, kutb-i zaman öldü diyorlar, bu zamanda kendime mersiye olarak, güzel bir kaside okuyorum ve içinde çok yüksek ma’rifetler bulunduğunu anlıyorum” buyurdu.

Muhammed Bâkî-billah hazretleri Hicrî binoniki senesinin Cemâzil-âhır ayı gelince, bir hastalığa tutuldu. Bu günlerde şöyle buyurdu: “Hâce Ubeydüllah-i Ahrâr’ı (r.aleyh) rü’yâda gördüm ve bana; “Gömlek giyiniz” buyurdu. Bu rü’yâyı anlattıktan sonra, tebessüm etti ve; “Eğer yaşarsam öyle yaparım, yaşamazsam, gömleğim kefenimdir” buyurdu.

Bu günlerde sefere çıkmak isteyen muhlis talebelerinden birine de; “Birkaç gün bir yere gitmeyiniz, son günlerimi yaşıyorum” dedi. Sâdık talebelerinden birçokları gelmişlerdi. Za’fiyetinin, hastalığının çok olduğu zamanlar, derin ilimler beyân eyleyip, çok yüksek hakîkatlerden bahsetti. Bir gece, hastalık ve za’fiyet o hâle geldi ki, gören can vermekte olduğunu sanırdı. Bir müddet sonra kendine gelip; “Eğer ölmek bu ise, ne büyük bir ni’mettir. Bu hâlden kurtulmak istemiyorum” buyurdu. Cemâzil-âhır ayının yirmibeşinde Cumartesi günü, hazırlık ve ayrılık eserleri görünmeğe başladı. Bütün dostlarına bakışları ile veda ederken, talebeleri, eshâbı ve dostları ağlamağa başladılar. Muhammed Bâkî-billah ise tebessüm buyurup hayretle bakıyor ve sanki: “Siz nasıl dervişlersiniz, kazaya rızâ dâiresinden çıkıp ağlarsınız” diye söylemek istiyordu. Bu sırada talebelerinden biri; “Yâ İlâh-el-âlemîn” mübârek kelimesini söyledi. Sür’atle onun tarafına bakıp, mübârek yüzünü onun tarafına çevirdi. Orada olanlardan biri “Onların bu hareket ve teveccühü hakîkî mahbûbun ismini duyma şevkindendir” buyurunca, bu sözün te’sîri ile mübârek gözleri yaş ile doldu, ikindi vakti yaklaşmıştı. Sesli olarak Allahü teâlânın ismini zikretmekle meşgûl olup böylece: “Allah, Allah...” diye diye rûhunu teslim eyledi. Vefâtından sonra, en sâdık talebeleri, karar verdikleri bir yere mezarlarını kazdılar. Fakat tabutu oraya götüremediler. Telâşla bir başka yere götürdüler. Tabutu yere indirdikten sonra, ne görsünler! Orası bir defasında Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin talebeleri ile geldikleri bir yer idi. Burayı beğenmişti. Burada abdest alıp, iki rek’at namaz kılmıştı. O temiz yerden bir miktar toprak eteğine yapışmıştı ve; “Bu yerin toprağı bizim eteğimizi tuttu” buyurmuştu. Ana caddeye yakın olan bu yerde kabrini kazdılar. Bu irşâd memleketinin pâdişâhını, içli üzüntülerle mezara indirdiler. Hâce Hüsâmeddîn hazretlerinin gayretleri ile, mezârın etrâfına; ağaçlar, meyveler, çiçekler dikip, orasını gayet güzel bir bahçe yaptılar. Kabr-i şerîfini ziyâret edenler bereket ve şifâ bulurlar.

Beyt:

Mağfiret nûru parlasın, mezârında mum yerine,
Kapına gelenin kalbi gark olsun nûr denizine.

Faziletli zâtlar ve ârifler vefât târihi için mersiyeler yazdılar. Bu şiirlerden birinin son mısraında geçen “Bahr-ı ma’rifet” ifâdesi, ebced hesabına göre, Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin vefât tarihi olan hicri “1012” senesini göstermektedir. Bu şiirin tercümesi şöyledir:

“Bir zât ki mahbûbu ile bâki oldu,
Ve sıfatlarından hep fâni oldu,
Hâlikına âşık, tam bir aşk ile,

Mahlûkâta çok merhametli oldu.
Onun vasl senesi susuz dilime,
Bak ne güzel “Bahr-i ma’rifet oldu.”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, yazdığı kitaplarda hocası Muhammed Bâkî-billah’ı methetmiş, büyüklüğünü bildirmiştir. Meselâ; “Mebde’ ve Me’âd” risalesinde şöyle buyurmuştur: “Hayr-ül-beşer olan Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı görmek ve o zamanda bulunup, sohbetine kavuşmakla şereflenemedik ama, Muhammed Bâkî-billah’ın sohbetine kavuşmaktan da mahrûm kalmadık. Kavuştuğumuz ni’metlere şükürler olsun.”

Muhammed Bâkî-billah’ın talebelerinden olan ve Hindistan’ın meşhûr hadîs âlimi Abdülhak-ı Dehlevî de şöyle demiştir: “Murâkabe, zikr, rabıta ve huzûru yâd-ı dâşt (devamlı Allahü teâlâyı hatırlamak) hâllerini, ancak Hindistan’a gelip, üstâdların üstadı olan Hâce Muhammed Bâkî-billah’ın sohbetine kavuştuktan sonra elde edebildim. Muhammed Bâkî-billah hazretleri Hakkı arayan, talibleri irşâd eden büyük bir mürşid-i kâmil olup, Hindistan’da bizim hocamız, rehberimiz idi.”

Yine Hindistan’da daha sonraki asırlarda yetişen, meşhûr hadîs âlimi Şah Veliyyullah-ı Dehlevî de; “El İntibah fî selâsil-il-evliy┠adlı eserinde şöyle demiştir: “Muhammed Bâkî-billah, Hindistan’da sûfîlerin kendisine tâbi olduğu bir zât idi. Onun irşâdı bütün âleme yayılmıştır.”

“Târih-i Hafi Hân” adlı eserde de şöyle kaydedilmiştir: “Hâce Muhammed Bâkî-billah, zamanında kendisine uyulan, tâbi olunan bir mürşid-i kâmil idi. O, o kadar büyük bir evliyâ idi ki, kalem onun büyüklüğünü yazmaktan ve anlatmaktan âciz kalmaktadır... Aklî ve naklî ilimlerde büyük bir âlim idi.”

Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin mektûplarından kırkbir tanesi, “Zübdet-ül-makâmât” kitabında ayrı bir bölüm olarak yazılmıştır. Mektûblarından ba’zıları şunlardır:

6. Mektûp (Bu mektûp, Şeyh Tâceddîn’e gönderilmiştir.):

“Devamlı abdestli bulunmak, helâl yemek yemeğe dikkat etmek, bütün günahlardan, gıybetten, söz taşıyıcıhktan, mü’mini aşağılamaktan, müslümana düşman olmaktan, kin tutmaktan, eli altında olanlara kızmaktan ve sert davranmaktan sakınmak lâzımdır. Bizim yolumuzun esâsı budur. Bunlarsız iş sağlam olmaz. Ama bu sayılanlarda arada bir gevşeklik olursa, bu işi, ya’nî büyüklerin verdiği vazîfeleri ve o yolun îcâblarını terk etmemeli, aksine tövbe ve istiğfar etmeli, aldığı ve yapmakta olduğu vazîfelere daha sıkı sarılmalıdır ki; “Muhakkak ki, sevâblar, günahları götürür” âyetinin sırrı ortaya çıksın. Doğru yolda bulunanlara selâm olsun!”

82. Mektûp:

“Hazret-i Muhammed Mustafâ ( aleyhisselâm ) insan idi. İnsanların en yüksek ve en temiz yaradılışlısı idi. Zâhiren bir kimseden ders almamıştı, okumamıştı. Doğduğu ve büyüdüğü şehirdekiler de onu okutmamışlardı. Evet, onun dedeleri, insanlara lâzım olan şeyleri çok iyi bilirlerdi ve yeryüzünün en iyi insanları idiler ama, zaman geçtikçe onların da ilimleri azaldı ve neredeyse bitti. İşte o zaman Allahü teâlâ Muhammed’i ( aleyhisselâm ) yarattı ve kendinin mahbûbu eyledi. Hak teâlâyı O’ndan daha iyi bilen olmadı. Melek gönderip, Muhammed’e ( aleyhisselâm ) bildirdi ki: “Benim sıfatlarımı insanlara ve cinlere bildirsin, benim rızâmın bulunmadığı her şeyden onları men etsin. Namazı, orucu, zekâtı, haccı ve kâfirlerle Allah yolunda cihâdı onlara öğretsin.” Önce, melek bunları Allahü teâlânın buyurduğu ve bildirdiği şekilde Muhammed’e ( aleyhisselâm ) ulaştırdı. Bundan sonra Muhammed Mustafâ ( aleyhisselâm ), mübârek yüzünü görmekle şereflenen cemâate, ya’nî Eshâb-ı kirâmına (aleyhimürrıdvân) bildirdi. Allahü teâlâ, ismi Kur’ân-ı kerîm olan şerefli kitabı, Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) vasıtasıyla, insanlara ve cinlere gönderdi, işte mü’min olan bir kul, kalbinden yakın ile; “Bu kitapta olanların ve O’nun insanlara seçip gönderdiği peygamberi Muhammed Mustafâ’nın ( aleyhisselâm ) söylediklerinin hepsi doğrudur” diye inanmalı, kabûl etmeli ve dili ile de; “Allahdan başka ma’bûd yoktur, O birdir ve Muhammed (aleyhisselâm) O’nun peygamberidir” demelidir.

Bu kadarını bildikten sonra, âlimlere gidip; “Bize bu kitapta neler buyurmuştur? Hangi şeyleri bilmeliyiz, hangi şeyleri, amelleri yapmalıyız, yâhud yapmamalıyız” diye sormak lâzımdır.

İşte Kur’ân-ı kerîmde buyuruldu ki: “Ben Hayy’im diriyim. Her şeye Kâdirîm. Dilediğimi yaparım. Herşeyi işitirim. Herşeyi görürüm. Herkese boynundaki şah damarından daha yakınım. Herşeye galibim, herkese hâkimim, Kahhâr ve Cebbârım. Bununla beraber herkesten merhametliyim. Bütün âlemi, insanları, cinleri, melekleri, yeri, göğü, taşı, toprağı, ağaçları, yerde ve göklerde olanları ben yarattım, ben yaptım ve yaratmaktayım. Var olan herşeyi var eden benim. Yok olanı da yok eden benim. Ama ateşin o şeye ulaşması bahâne kılınmıştır. Böylece herkes onu bilsin ve onun yaptığını görmesin. Biliniz ki, O birdir. Fiilinde, yaptıklarında ortağı, yardımcısı hiç yoktur. Herşeyi O yarattı.”

Yine O kitapta buyuruldu ki: “Bana kulluk ediniz, ibâdetten geri kalmayınız. Kulluk ve ibâdetlerin esâsı; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hac yapmak ve kâfirlerle cihâd etmektir. Biri de, hak sahiblerinin haklarını gözetmenizdir. Ana-baba ve benzeri hak sahiplerinin haklarına riâyet etmektir. Hiç kimseye zulüm ve haksızlık etmeyiniz. Böyle bilgiler çoktur. Âlimlerden yavaş yavaş öğreniniz.

Biliniz ki, Muhammed Mustafâ ( aleyhisselâm ) insanların en sevimlisi ve en güzel ahlâklısı idi. Zâtı bütün zâtlardan temiz, kalbi bütün kalblerden nurludur. Evliyânın hepsi, onun yüce kapısının dilencileridir. Her insanda olan iyiliğin daha çoğu onda vardı. Allahü teâlâ O’nun mübârek kalbiri kendi evi yapmıştı. Ne söylese Haktan söylerdi, ne bildirse. Haktan bildirirdi. Ne yaptıysa, Hakkın kudretiyle yapardı. Şimdi de öyledir, ileride de öyle olacaktır”

Muhammed Bâkî-billah hazretleri buyurdular ki:

“Kalbinde ma’rifet-i ilâhî isteği olmayanla sohbet etme, arkadaşlık yapma, İlmini: mevkî, makam ve övünmek için vesile eden âlimlerden, aslandan kaçar gibi kaçınız.”

“Câhil tarikatçılarla beraber bulunmaktan sakınınız.”

“Ma’rifetin kısım ve mertebeleri çoktur. İşin esâsı, dînimizin esâsı üzere olmaktır.”

“Oruç tutmak, Allahü teâlânın sıfatıyla sıfatlanmaktır Zîrâ Allahü teâlâ yemekten ve içmekten münezzehtir.”

“Bu yolun büyükleri son derece gayretli ve nâziktirler. Onların yolu, hiç eksiksiz Resûlullahın yoludur.”

“Rızâ sahiblerine, belâlar musibet değildir. Onlar belâları beğenmemezlik etmezler. Çünkü, belâları veren yine Allahü teâlâdır.”

“Resûlullaha tâbi olmak, Ehl-i sünnet vel-cemâat i’tikâdında bulunmak ve bu büyüklerin nisbetini (bağlılık ve muhabbetlerini) kalbinde saklamak, dünyânın her ni’metinden iyidir.”

“Sâdıklar ve hakîkate erenler sözbirliği ile diyoruz ki: “Sırât-ı müstekim, ya’nî şaşmayan doğru yol, Ehl-i sünnet vel-cemâatin yoludur.”

“Müslümanlık; yapmak, yaşamak, ahkâm-ı ilâhîyi yerine getirmek demektir.”

“Sözün özü şudur ki: Gönül dostla olmalı, beden de işte bulunmalıdır.”

“Sakın helâl ve haramdan her bulduğunu korkusuzca yiyenlerden olma!”

“Haram ve şüpheli bir lokma yememek için, çok gayret ve dikkat etmelidir.”

“Ümîd ipinin ucunu hiçbir zaman elden bırakmamalıdır.”

“Tevekkül, sebebe yapışmayıp, tembel oturmak değildir. Çünkü böyle olmak, Allahü teâlâya karşı edepsizlik olur. Müslümanın meşrû olan bir sebebe yapışması lâzımdır. Sebebe yapıştıktan ve çalışmağa başladıktan sonra tevekkül edilir. Ya’nî istenilen şey, bunun hâsıl olmasına sebep olan şeyden beklenilmez. Çünkü Allahü teâlâ sebebi, istenilen şeye kavuşmak için, bir kapı gibi yaratmıştır. Birşeyin hâsıl olmasına sebep olan işi yapmayıp da, sebepsiz olarak gelmesini beklemek, kapıyı kapayıp pencereden atılmasını istemeğe benzer ki, edebsizlik olur. Allahü teâlâ ihtiyâçlarımıza kavuşmak için kapıyı yaratmış ve açık bırakmıştır. Onu kapamamız doğru değildir. Bizim vazîfemiz kapıya gidip beklemektir. Sonrasını O bilir. Çok zaman kapıdan gönderir. Dilediği zaman da pencereden atarak verir.”

¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

1) Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî

2) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye sh. 1040

3) Mebde’ ve Me’âd risalesi sh. 59

4) Mükâşefât-ı gaybiyye sh. 241

5) Eshâb-ı Kirâm sh. 314

6) Zübdet-ül-makâmât sh. 5

7) Umdet-ül-makâmât sh. 84

8) Hadarât-ül-Kuds sh. 34

9) Hadâik-ül-verdiyye sh. 178

10) İrgâm-ül-merîd sh. 68

11) Behçet-üs-seniyye sh. 77

12) Hadikat-ül-evliyâ cild-1, sh. 92

13) Külliyât-ı Bakî-billah

14) İrfaniyyatı Bâki sh. 7, 8, 9, 10

15) Hulâsat-ül-eser cild-4, sh. 288

16) Rehber Ansiklopedisi cild-12, sh. 287

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

02 Eki 2017

28 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında Ankara Atatürk Kültür Merkezinde Kahramanmaraş tanıtım günleri olacağına dair hem Kahramanmaraş vakfı hem de Kahramanmaraş ilçeleri kültür derneklerinin ısrarlı çağrıları üzerine Perşembe günü saat 11.

Nurullah KAPLAN

25 Ağu 2017

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 28,79 M - Bugün : 30787