« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ HABER

Cari açık dış borca dönüşüyor

ESFENDER KORKMAZ, 19 Şub 2018

SONRAKİ HABER

Şehit Kaymakam KÖPRÜLÜ HAMDİ BEY

, 12 Şub 2018

12 Şub

2018

ISLAHAT FERMANI

UFUK GÜLSOY 01 Ocak 1970

Tanzimat’ın ilânından sonraki uygulamalarla ilgili olarak özellikle gayri Müslimlere yeni haklar tanıyan 1856 tarihli hatt-ı hümâyun.

3 Kasım 1839’da ilân edilen ve bütün Osmanlı tebaasının kanun önünde eşit sayıldığını, herkesin can, mal ve namus dokunulmazlığının devletin güvencesi altında olduğunu açıklayan Gülhane Hatt-ı Hümâyunu’nu yeterli bulmayan Batılı devletlerin, Osmanlı tebaası müslümanlarla gayri müslimler arasında bazı siyasî ve hukukî farklılıkların bulunduğunu ileri sürerek daha köklü reformlar yapılmasını istemeleri sonucunda hazırlanan ferman olup Osmanlı tarihinde önemli bir yere sahiptir.

Kudüs ve civarında hıristiyanlarca kutsal sayılan bazı mekânlar (makamât-ı mübâreke) hakkındaki taleplerinin arzu ettiği şekilde halledilmemesi üzerine Osmanlı Ortodoksları’yla ilgili olarak resmen himaye hakkı verilmesini isteyen Rusya’nın tekliflerinin Bâbıâli tarafından reddedilmesiyle başlayan Kırım Harbi (1853-1856) sırasında Batılı devletlerin reform konusundaki baskıları arttı. Savaşta Rusya’ya karşı Osmanlı Devleti’ni destekleyen Batılı devletler Rusya’nın hıristiyan kozunu kullanarak Avrupa kamuoyunu Osmanlı Devleti aleyhine harekete geçirmesi tehlikesine karşı Bâbıâli’nin mutlaka hıristiyanların haklarıyla ilgili yeni düzenlemeler yapmasını istiyorlardı. Nitekim barış antlaşmasına esas olacak hususları belirlemek üzere Viyana’da toplanan konferansta tesbit edilen dört esastan sonuncusu, gayri müslimleri müslümanlarla eşit haklara kavuşturacak yeni bir ıslahat programının ilânını şart koşuyordu. Gayri müslimlere verilecek haklar, Avrupa devletlerinin müşterek teminatları altına alınmak üzere özel bir madde ile barış antlaşmasına eklenecekti. Bâbıâli, kendi iç meselesi olan ıslahat konusunun antlaşmaya eklenmesinin hâkimiyet haklarına zarar vereceğini, bunun ayrıca devletler hukukuna da aykırı olduğunu ileri sürerek teklifi reddetti. Durumun gerginleşmesi üzerine Fransa’nın tavsiyesiyle hükümet gayri müslimler hakkındaki iyi niyetini göstermek için cizyeyi kaldıracağını, dolayısıyla gayri müslimlerin orduya ve idarî görevlere alınacağını açıkladı. 10 Mayıs 1855’te ilân edilen karara göre gayri müslimler askerlikte miralaylığa, idarede ise birinci dereceye kadar yükselebileceklerdi. Ayrıca izin almadan kiliselerini inşa ve tamir edebileceklerdi. Fakat karara en büyük tepki gayri müslimlerden geldi. Askerlik yapmak istemeyen gayri müslimler çeşitli yerlerde ayaklandılar. Rumeli’dekilerin çoğu dağlara çıkmak veya komşu ülkelere iltica etmek tehdidinde bulundu. Bunun üzerine hükümet kararını değiştirmek zorunda kaldı. Sınır boylarında yaşayanlar askerlikten muaf tutuldular. Kararda öngörülen gayri müslim asker sayısı önce 15.000’den 7000’e indirildi, daha sonra bundan da vazgeçildi.

Bu ilk deneme gayri müslimlerin ıslahat istemediklerini açıkça ortaya koymaktaydı. Fakat buna rağmen devletler ıslahat konusundan vazgeçmediler. Tekrar toplanan Viyana Konferansı’nda (16 Ocak 1856) padişahın kendiliğinden gayri müslimlere verdiği imtiyazları yine kendiliğinden genişletmesine ve barış antlaşmasından önce ilân etmesine karar verildi. Bunun ise Osmanlı Devleti’nin hükümranlık haklarına ve toprak bütünlüğüne zarar vermeyeceği belirtildi. Bu teklifi Rusya da kabul ettiği için barış antlaşmasına esas teşkil edecek olan dört maddelik Viyana protokolü 1 Şubat 1856’da imzalandı. Hemen arkasından İstanbul’da İngiliz, Fransız ve Avusturya elçileriyle sadrazam ve Hariciye nâzırının katıldığı bir toplantı yapılarak ıslahat programının hazırlıklarına başlandı.

Görüşmelerde önce din ve vicdan hürriyeti konusu ele alındı. Toplantının en aktif üyesi olan İngiliz elçisi Stratford Canning, İslâmiyet’ten ayrılmayı yasaklayan şer‘î kanunların da değiştirilmesini istedi. Bâbıâli ise İslâmiyet’i tartışmaların dışında tutarak sadece gayri müslimlerin durumlarının ele alınacağını elçilere bildirdi. Bâbıâli’ye göre şimdiye kadar gayri müslimlere tanınan dinî ve adlî imtiyazlar Osmanlı toplumunu kesin olarak ikiye ayırmıştı. Dinî imtiyazlar yeni düzenlemelerle aynen korunabilirdi. Fakat adlî muhtariyet derecesine varan medenî hukukla ilgili imtiyazlar, Tanzimat’ın öngördüğü kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı olduğu için mutlaka değiştirilmeliydi. Elçiler ise Osmanlı toplumunda ayrılığa sebep olan adlî sistemin değiştirilmesini olumlu karşılamakla birlikte gayri müslimler için özel imtiyazlar istemekten de çekinmiyorlardı. Osmanlı toplumunu birbiriyle kaynaştırmaya çalışan hükümet, gayri müslimleri müslümanlardan ayıracak imtiyazlar vermenin felâket olacağını ileri sürerek teklifleri reddetti. Çok sert geçen müzakereler sırasında birbirinden farklı yirmi bir muhtıra verildi. Sonunda bunlar birleştirilerek yeni bir ıslahat programı hazırlandı ve bir beyannâme şeklinde ilânına karar verildi.

İngiliz elçisi, elçilerin gayret ve müdahaleleriyle meydana getirilen ıslahat programının devletlerin müşterek taahhüdü ve kefaleti altına alınmasını ve barış antlaşmasında da zikredilmesini istedi. Bâbıâli, Viyana’da olduğu gibi bunu hükümranlık haklarına aykırı sayarak kesinlikle reddetti. Bu ihtilâf, Fransız ve Avusturya elçilerinin İngiliz elçisini teskin etmelerinden sonra halledildi. Islahat programının, padişahın kendi arzusu ile gayri müslim tebaasına bazı imtiyazlar verdiği zannını uyandırmak için bir ferman şeklinde ilânına karar verildi. Program hemen bir ferman şekline getirilerek 11 Cemâziyelâhir 1272 (18 Şubat 1856) tarihinde Bâbıâli’de merasimle okundu. Sadrazam Âlî Paşa Paris Kongresi’ne gittiği için sadâret kaymakamı Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa’nın huzurunda yapılan merasime devlet ileri gelenleri, şeyhülislâm, patrikler, hahambaşı kaymakamı, cemaat başkanları ve devletlerin temsilcileri katıldılar. Islahat Fermanı’nın birer kopyası Paris Kongresi’ne katılan devletlere de verildi.

Islahat Fermanı’nın okunmasından bir hafta sonra (25 Şubat 1856) toplanan Paris Kongresi, Viyana protokolünün Osmanlı gayri müslimlerinin geleceğiyle ilgili olan dördüncü maddesini ikinci oturumundan itibaren müzakereye başladı. Devletler, Islahat Fermanı’nın antlaşmada özel bir madde ile yer alması isteklerini tekrar ortaya attılar. Osmanlı baş murahhası Sadrazam Âlî Paşa, “Devletler fermanı senet ittihaz ederler” şeklinde bir ibarenin antlaşmaya eklenmesine şiddetle karşı çıktı. Ancak daha sonra uzlaşma sağlandı. 30 Mart 1856 tarihinde imzalanan Paris Antlaşması’nın dokuzuncu maddesi şu şekilde düzenlendi: Padişah, tebaasının durumunu düzeltmek için kendi iradesiyle ilân ettiği hatt-ı hümâyunun devletlere tebliğini uygun görmüştür. Devletler bu tebliğin kıymetini kabul ve tasdik ederler. Şurası muhakkaktır ki bu tebligat devletlere, padişahın tebaası ile olan ilişkilerine müştereken veya ayrı ayrı müdahale etme hakkını hiçbir şekilde vermez. Böylece Islahat Fermanı’nın antlaşmada ima yoluyla dahi zikredilmesini istemeyen Âlî Paşa’nın büyük çabaları sonunda düzenlenen dokuzuncu maddenin son bölümünün müdahaleyi önleyeceği zannedildi.

Paris Muahedesi’nin imzalanması İstanbul’da memnuniyetle karşılanmasına rağmen Islahat Fermanı’nın meydana getirdiği olumsuz havayı gideremedi. Halk Paris Antlaşması’ndan çok fermanın muhtevası ile meşguldü. Bunun baş kısmında, müttefiklerin yardımlarıyla hâricî durumun düzeldiği şu sırada bütün Osmanlı tebaasının refahını arttıracak ve devletin iç durumunu da kuvvetlendirecek bazı yeniliklere ihtiyaç duyulduğu ifade edilmektedir. Yeni ve hayırlı bir devrin başlangıcı olacağı ümidiyle yapılması düşünülen dâhilî ıslahat aşağıdaki şekilde açıklanmaktadır: Tanzimat Fermanı ile bütün Osmanlı tebaasına verilen imtiyazlar bu defa da teyit edilmiştir. Tamamen uygulanması için gerekli tedbirler alınacaktır. Önceki Osmanlı sultanları tarafından gayri müslimlere tanınan dinî imtiyazlar ve muafiyetler ibka edilmiştir. Ancak her cemaat belirli bir zaman içinde bu imtiyaz ve muafiyetlerini yeni şartlara ve ihtiyaçlara göre tekrar düzenleyecektir. Bunun için hükümetin kontrolünde patrikhânelerde özel meclisler kurulacak ve bu meclislerin kararları Bâbıâli’nin onayından sonra kesinlik kazanacaktır. Patrik seçimleri ıslah edilerek, patriklerin kaydıhayat ile tayinleri usulü uygulanacaktır. Patrik, metropolit, marhasa ve hahamlar görevlerine başlarken devlete bağlılık yemini edeceklerdir. Ruhban sınıfına verilmekte olan “cevâiz” ve “âidat” yasaklanarak bunun yerine patriklerle cemaat başlarına belirli gelirler tahsis edilecek, diğer ruhbana da rütbelerine göre maaş bağlanacaktır. Fakat ruhbanın menkul ve gayri menkul mallarına dokunulmayacaktır. Gayri müslim cemaatlerin işleri, ruhban ve halk arasından seçilecek üyelerden oluşan karma meclislerce idare edilecektir. Aynı din ve mezhepten olan şehir, kasaba ve köylerdeki mâbed, mektep, hastahane ve mezarlık gibi yerlerin tamirine engel olunmayacaktır. Fakat bu gibi yerlerin yeniden inşa edilmesi gerektiğinde hükümetten izin alınacaktır. Ahalisi karışık olmayıp yalnız bir mezhep cemaatinin bulunduğu yerlerde âyinler serbestçe ve açık olarak yerine getirilebilecektir. Değişik din ve mezhepten olan şehir, kasaba ve köylerdeki mâbed, mektep, hastahane ve mezarlık gibi yerlerin tamirleri veya yeniden inşaları hükümetin iznine tâbi olacak, bu gibi yerlerde âyinler belli kurallara göre icra edilecektir. Mezhep mensuplarının sayılarına bakılmadan ibadetlerini serbestçe yapmaları sağlanacaktır. Bir cemaatin din, dil ve ırk bakımından diğer bir cemaatten aşağı tutulduğunu gösteren bütün tabirler yazışmalardan çıkarılacak, bu gibi tabirleri halkın ve memurların kullanmaları yasaklanacaktır. Osmanlı ülkesinde her din ve mezhebin âyini serbest olduğundan hiç kimse din ve mezhep değiştirmeye zorlanmayacaktır. Din ve cins farkı gözetilmeksizin bütün Osmanlı tebaası devlet memurluğuna kabul edilecektir. Kanunî ehliyet ve vasıfları taşıyan herkes hangi din ve mezhepten olursa olsun askerî ve mülkî mekteplerde okuyabilecektir. Ayrıca her cemaat kendi millî dilinde eğitim yapmak üzere okul açabilecektir. Fakat bu okulların programlarının düzenlenmesiyle öğretmenlerinin tayini karma bir maarif meclisi tarafından yapılacaktır. Bu meclisin üyelerini padişah tayin edecektir. Müslümanlarla gayri müslimler arasında veya gayri müslimlerin kendi aralarında çıkacak davalar için karma mahkemeler kurulacaktır. Yargılamaların açıkça yapılacağı bu mahkemelerde gayri müslimlerin de şahitlikleri kabul edilecek ve herkes kendi dinine göre yemin edecektir. Âdi hukuk davaları, eyalet ve sancak karma meclislerinde vali ve kadının da katılmasıyla şer‘î veya adlî hukuka göre görülecektir. Bu meclislerde de yargılamalar açık yapılacaktır. Gayri müslimler arasında çıkacak miras gibi özel davalar tarafların istemeleri durumunda patrikhâne meclislerinde de görülebilecektir. Karma ticaret ve cinayet mahkemeleriyle ilgili kanunlar ve yargılama usulleriyle ilgili nizamnâmeler en kısa zamanda hazırlanarak Osmanlı ülkesinde konuşulan dillere tercüme edildikten sonra yayımlanacaktır. Hapishaneler ıslah edilecek ve her türlü eziyet ve işkenceye son verilecektir. Buna uymayan görevliler cezalandırılacaktır. Hukuk eşitliği ancak görev eşitliğiyle sağlanabileceğinden gayri müslimler de askerlik yapacaklardır. Gayri müslimler bu yükümlülüklerini fiilen yerine getirebilecekleri gibi bedel vermek suretiyle de eda edebileceklerdir. Bunun için gerekli nizamnâme en kısa zamanda hazırlanarak ilân edilecektir. Vilâyet ve sancak meclislerinde üye olan müslümanların ve gayri müslimlerin hakkaniyetle seçilmelerini sağlamak üzere nizamnâmeler hazırlanacaktır. Yerli halkın verdiği vergileri ödemek ve tâbi olduğu hükümlere uymak şartıyla ecnebilerin de Osmanlı ülkesinde emlâk satın almalarına izin verilecektir. Satın alma işlemlerine Osmanlı Devleti ile ecnebi devletler arasında yapılacak düzenlemeden sonra başlanacaktır. Bütün Osmanlı tebaası din ve mezhebi ne olursa olsun aynı vergiyi ödeyecektir. Vergilerin ve özellikle âşârın toplanması sırasında görülen kötü uygulamanın düzeltilmesine en kısa zamanda başlanacaktır. İltizam usulüne tedrîcen son verilerek vergilerin doğrudan doğruya devlet tarafından toplanması sağlanacaktır. İltizam usulünü kendi şahsî çıkarları için kullanan memurlarla idare meclisi üyeleri şiddetle cezalandırılacaktır. Özel nizamnâme ile son zamanlarda yıllık gelir ve giderleri düzenleyen bütçe sisteminin tamamen uygulanmasına çalışılacaktır. Memurlara tahsis edilen maaşların muntazam bir şekilde ödenmesine başlanacaktır. Bütün tebaayı ilgilendiren konuların görüşüldüğü Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye’ye her cemaatin başkanlarıyla devleti temsilen bir memur tayin edilecektir. Bir yıl için tayin edilen bu üyeler, müzakerelerde görüşlerini serbestçe söyleyebilecekler ve bundan dolayı rencide edilmeyeceklerdir. Rüşvet ve yolsuzlukları yasaklayan kanunlar istisnasız bütün memurlara uygulanacaktır. Paranın değerini yükseltmek ve maliyenin itibarını arttırmak amacıyla banka açmak başta olmak üzere birtakım tedbirler alınacaktır. Ülkenin maddî servet kaynaklarının işletilmesi için gerekli sermaye sağlanacaktır. Ülke ürünlerini nakletmek üzere yollar ve kanallar inşa edilerek, ziraat ve ticaretin gelişmesine engel olan hususlar ortadan kaldırılacaktır. Batı’nın bilgisinden ve sermayesinden de faydalanmanın yolları araştırıldıktan sonra peyderpey tatbik sahasına konulacaktır. Hükümet bu hatt-ı hümâyunda belirtilen hükümlerin uygulanması için görevlendirilmiştir.

Islahat Fermanı Tanzimat Fermanı’na göre daha ayrıntılıydı. Tanzimat Fermanı bütün Osmanlı tebaasını ilgilendiren genel prensipler koyarken Islahat Fermanı tamamen müslüman olmayan Osmanlı tebaası ile ecnebilere ait hükümler içeriyordu. Gayri müslimlerin Osmanlı toplumundaki eski statülerini büyük ölçüde değiştirmekte ve onların durumlarını yeniden düzenlemekteydi. Cemaatleri üzerinde büyük yetkileri olan patriklerin bu yetkileri sadece dinî konularla sınırlandırılıyordu. Gayri müslimlerin cemaat teşkilâtlarında önemli değişiklikler yapılarak sadece ruhbanın değil sivil kesimden çeşitli kimselerin cemaat idarelerine katılmaları sağlanıyordu. Ferman, Osmanlı tebaası gayri müslim unsurların hukukunu müslüman tebaa ile eşit hale getirmek amacını taşımakla birlikte müslüman kesimi doğrudan ilgilendirebilecek, anlamı cümle aralarına sıkıştırılmış hususları da içine alıyordu. Osmanlı ülkesinde her din ve mezhebin icrasının serbest olduğu ve hiç kimsenin din ve mezhep değiştirmeye zorlanmayacağı hükmü sadece gayri müslimleri değil müslüman kesimi de kapsayacak bir ifade şeklinde zikredilmişti. Dolayısıyla daha fermanın neşrinden önce toplanan komisyonda İngiliz elçisinin İslâmiyet’ten ayrılmayı yasaklayan şer‘î kanunların değiştirilmesi teklifi bir bakıma satır aralarında da olsa yerini almış oluyordu. Ferman esas itibariyle sadece gayri müslim tebaaya yönelik olarak algılandığından bu önemli genel nitelikli ifade dikkatlerden kaçmış ve pek iyi kavranamamıştır.

Tanzimat Fermanı ile Islahat Fermanı hazırlanışları bakımından da önemli farklılık arzetmekteydi. Birincisi, dış tesirlerden çok iç dinamiklerin zorlamasıyla Osmanlı devlet adamlarınca hazırlandığı halde ikincisi tamamen dış baskılar sonucunda yabancı temsilcilerle birlikte hazırlanmıştı. Tanzimat Fermanı devletlere tebliğ edilmekle birlikte herhangi bir taahhüde girilmemişti. Fakat Islahat Fermanı’nın Paris Antlaşması’nda özel bir madde halinde zikredilmesi devleti taahhüt altına sokmaktaydı. Bu yüzden Tanzimat Fermanı’nın mimarı sayılan Mustafa Reşid Paşa, Islahat Fermanı’nın ülkeyi tahrip etmek için Avrupa’ya verilmiş bir silâh olduğunu ileri sürüyordu. Bu tâvizleri veren Âlî ve Fuad paşaları da hainlikle itham ediyordu (Engelhardt, s. 124). Aslında Reşid Paşa da Islahat Fermanı’nı destekliyordu. Nitekim ferman hakkındaki düşüncelerini açıkladığı lâyihasında itirazının fermanın geneline değil bazı maddelerine olduğunu belirtiyordu. Paşaya göre müslümanların tepkisi düşünülmeden hıristiyanlara havsalalarının alamayacağı derecede imtiyazlar verilmişti. Islahat, zaman içinde toplumda huzursuzluk yaratacak dış müdahalelere meydan verilmeden yapılması gerekirken bu önemli nokta gözden kaçırılmıştı. Reşid Paşa, eşitliğe dayalı yeni düzenlemelerin içtimaî huzursuzluklara yol açmasından ve bilhassa Anadolu ve Arabistan’da sosyal patlamalara sebep olmasından endişe ediyordu. Hükümeti muhtemel olaylara karşı bir hazırlık yapmadığı için eleştiriyordu. Ayrıca Islahat Fermanı’nın yabancı sefirlerle birlikte hazırlanmış olması ve ayrıca Paris Antlaşması’nda yer almasının Osmanlı Devleti’ni yeni siyasî sıkıntılara sokacağını ileri sürüyordu (Cevdet, I, 75-82).



Beklenenin aksine Islahat Fermanı’na en büyük tepki gayri müslimlerden geldi. Görünüşte hâkim millet müslümanlarla aynı seviyeye gelmelerine rağmen özellikle eşitlik ilkesine karşı çıktılar. Bilhassa Rumlar müslümanların üstünlüğüne razı olduklarını, ancak Ermeni ve yahudilerle bir tutulmalarını asla kabul etmeyeceklerini ifade ediyorlardı. Gayri müslimlerin tepkisine sebep olan hususlardan biri de askerlik yükümlülüğü idi. Din adamları da fermandan hoşlanmadılar. Cemaatlerinden haraç şeklinde aldıkları aidatın kaldırılarak maaşa bağlanmaları, göreve başlarken devlete sadakat yemini etmeleri, din adamlarından oluşan sinod meclisine halktan da üye seçilmesi gibi hususlar patrik ve metropolitlerin büyük tepkisine yol açtı. Nitekim Islahat Fermanı okunduktan sonra atlas keseye konulduğunu gören İzmit metropolitinin bir daha bu keseden çıkmaması temennisinde bulunduğu söylenir (Engelhardt, s. 125).

Islahat Fermanı ile gayri müslimlere ve ecnebilere özel haklar tanınması, imparatorlukta edindikleri maddî zenginliklerine şimdi politik hakların da ilâve edilmesi müslümanların da tepkisine yol açtı. Bazı müslümanlar, atalarının kanlarıyla kazanılmış olan millî ve mukaddes haklarının kaybedildiğine, hâkim millet olma vasfının yitirildiğine inanıyorlardı. Halk arasında çeşitli dedikodular dolaşıyordu. Elçilerin, “Eski vükelâ işimizi zorlaştırıyordu, yeni vükelâ isteklerimizden daha fazlasını verdi”; Fransız elçisinin, “Bâbıâli’nin bu kadar fedakârlık edeceğini ummuyorduk. Canning ne dediyse hükümet kabul etti” dedikleri rivayeti yayılmıştı (Cevdet, I, 70). Bütün bu tepkilere karşı hükümet ferman hükümlerini Avrupalılar’a ve müslümanlara farklı şekillerde yorumluyordu. Nitekim ferman hükümlerine göre bir gayri müslimin nâzır dahi olabileceğinin söylenmesi üzerine Fuad Paşa itiraz etmiş ve nâzır olmak şöyle dursun Meclis-i Vâlâ üyesi bile olamayacağını ileri sürmüştü (a.g.e., I, 71). Cevdet Paşa’nın ifadesiyle bazı “alafranga çelebiler”le bazı devlet ileri gelenleri, Islahat Fermanı’nı Batılı devletlerle ilişkilerin ve ittifakın bir delili olarak görüyorlardı. Bunlar müslümanlarla gayri müslimlerin kaynaşacağını, karışık mahallelerin oluşacağını, emlâk fiyatlarının artacağını ve medeniyetin gelişeceğini söylüyorlardı (a.g.e., I, 68).

Fermanın uygulanması için Bâbıâli’de Sâmi Paşa, Mümtaz Efendi, Subhi Bey ve Ahmed Refik Bey’den oluşan bir ıslahat komisyonu kuruldu. Gerektiğinde Maliye Nezâreti’nden, Tersâne-i Âmire ve Bâb-ı Seraskerî’den de birer üye komisyona çağırılacaktı. Matbu nüshaları bütün vilâyet ve sancaklarla yurt dışındaki temsilciliklere gönderilen fermanın uygulanmasına önce Hudâvendigâr sancağından başlanmasına karar verildi. Uygulamayla ilgili olarak 30 Mart 1856 tarihinde Bâbıâli’de bir danışma meclisi toplandı. Burada ele alınması gereken öncelikli konular tesbit edildi. Önce can ve mal emniyetiyle namus dokunulmazlığı maddesinin hayata geçirilmesi kararlaştırıldı. Bu konuda daha önce çıkarılmış bulunan nizamnâmeler derhal uygulamaya konulacaktı. Fransa’dan alınacak örneklere göre Avrupa standartlarına uygun olarak İstanbul’da bir hapishane inşa edilecek, işkenceye son verilecekti. İç güvenlik ve asayişle ilgili olarak Avrupa’dan kanun ve nizamnâmeler tercüme edilecek ve karma mahkemelerin kuruluşu en kısa zamanda tamamlanacaktı.

Islahat Fermanı’nın uygulamaya konulmasıyla birlikte ülkenin çeşitli yerlerinde birtakım olaylar patlak verdi. Gayri müslimlere getirilen âyin serbestliği dolayısıyla kiliselerde çan çalınması müslümanların tepkisine yol açtı. Hıristiyanlar arasında müslümanların kendilerine saldıracakları şeklinde çeşitli yalan haberler yayıldı. Eskiden beri yan yana yaşayan iki topluluk birden bire düşman kutuplara ayrıldı. Çeşitli yerlerde müslümanlarla gayri müslimler arasında kanlı çatışmalar başladı. Maraş’taki olaylarda bir İngiliz tüccarı karısı ve çocuğu ile birlikte öldürüldüğü gibi Halep ve Şam’da da ecnebilerin ve gayri müslimlerin evleriyle iş yerleri tahrip edildi (1860). Cidde’de 1858’de çıkan olaylarda yabancı konsoloslar öldürüldü. İsyan İngiliz ve Fransız donanmalarının şehri topa tutmasıyla bastırılabildi. Bilhassa Rumeli, Lübnan ve Girit gibi gayri müslim nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki karışıklıklar Batılı devletlerin müdahalesine sebep oldu. Osmanlı hükümetinin âdeta bir suçlu gibi Avrupa mahkemesine çıkarılması gayri müslimlerin cesaretini arttırdı. Olayları önlemeye çalışan Bâbıâli, Paris Antlaşması’nın dokuzuncu maddesine göre devletlerin iç işlerine karışmaya hakları olmadığını hatırlattı. Fakat Avrupa devletleri, hatt-ı hümâyunun tatbikine nezaret etme hakkını dokuzuncu maddenin kendilerine tanıdığını bildirdiler. Dokuzuncu maddeyi sırf iç işlerine müdahaleyi önlemek için kabul etmiş olan Osmanlı hükümeti aynı maddenin devletlere müdahale hakkı verdiğini böylece öğrenmiş oldu. Paris Antlaşması’nı imzalamış olan devletler, 5 Ekim 1859’da Bâbıâli’ye ortak bir muhtıra vererek Islahat Fermanı’nın uygulama alanına konulamamasından dolayı üzüntülerini bildirdiler. Bundan sonra her devlet, tek başına veya müştereken Osmanlı Devleti’nin iç işlerine müdahale etmeye başladı. Rusya Rumeli’deki olayları tahkik için milletlerarası bir komisyon kurulmasını, gayri müslimler için daha fazla teminat veren bir antlaşma yapılmasını teklif etti. Rusya’nın Osmanlı gayri müslimleri üzerinde nüfuz kurmasını istemeyen İngiltere, Rus tekliflerinin Osmanlı nüfuzunu zedeleyeceği gerekçesiyle tepki gösterdi. Fransa ile birlikte sadrazamın Rumeli’de teftişte bulunmasını tavsiye ettiler. Sadrazamın Rumeli tahkikatına başlamasıyla bu olay yatıştırıldı. Bu sırada malî sıkıntı içinde bulunan hükümet, hem gelirleri arttırmak hem de devletlerin bu konudaki isteklerine cevap vermek amacıyla malî ıslahata girişti. İngiliz elçisi H. Bulwer hazine gelirlerinin arttırılması için Bâbıâli’ye bir proje sundu. Projede Islahat Fermanı’nda vaad edilen, ecnebilere Osmanlı ülkesinde emlâk satın alma veya kiralama izni verilmesi ve yabancı sermaye girişini engelleyen vakıf teşkilâtının değiştirilmesi tavsiye ediliyordu. En önemlisi de Islahat Fermanı’nda olmadığı halde Osmanlı maliyesinin milletlerarası bir komisyonun idaresine bırakılmasının istenmesiydi. Osmanlı hükümeti milletlerarası komisyon fikrine karşı çıkmakla birlikte o sırada oluşturduğu maliye meclisine yabancı uyruklu üç delege aldı. Bu meclis de pek başarılı olamadı. Yabancıların gayri menkul satın almalarına ve vakıf sisteminin değiştirilmesine sıcak bakmayan hükümet bundan sonra devletlerin müdahaleleriyle karşılaştı. Uzun müzakerelerden sonra 1867’de ecnebilerin gayri menkul satın almalarına izin verildiği gibi 1873’te vakıfların mülke tahvili, yani vakıfların da satılabilmesi esası kabul edildi.

Bâbıâli’nin Batılı devletlerin her müdahalesinde yeni tâvizler vermesi yeni müdahaleleri getirdi. Giderek ülke Avrupa devletlerinin kıskacına daha fazla girmiş oldu. Lübnan’da patlak veren olaylar sadrazamın Rumeli’deki teftişi yarıda kesmesine sebep oldu. Bunu fırsat bilen Rusya milletlerarası tahkikat komisyonu kurulması isteğini tekrarladı (Ekim 1860). Rus projesine karşılık İngiltere de yeni bir ıslahat projesi sundu. Buna göre Meclis-i Ahkâm-ı Adliyye ile Meclis-i Tanzîmat birleştirilerek yeni bir meclis kurulacaktı. Yüksek devlet memurlarından ve gayri müslimlerden seçilerek beş yıl için tayin edilecek on iki üyeden oluşacak olan bu meclis iyi bir emniyet teşkilâtı kuracak, mahkemeleri ıslah edecek, gayri müslimlerin şahitliğinin kabul edilmesini sağlayacak kanunları çıkaracaktı. Ayrıca âşâr usulünün kaldırılması, müslümanların ve gayri müslimlerin birlikte okuyacakları mekteplerin açılması ve her valinin emrine gayri müslimlerden birer müsteşar tayin edilmesi gibi konularla da uğraşacaktı. Projeye göre elçilikler şikâyetçi oldukları memurların yargılanmasını bu meclise havale edeceklerdi. Gerekli tahkikat sırasında sefâret tercümanlarını yanlarında hazır bulundurabileceklerdi. Kısacası İngiliz projesi daha önce İngiliz elçisinin tepki gösterdiği Rus projesinden daha ağırdı. Osmanlı memurları âdeta konsolos mahkemelerine sevkedilebilecekti. Avrupa müdahalesi dâimî ve muntazam bir usul haline gelecekti.

Siyasî çevrelerde hayretle karşılanan İngiliz projesi padişahı ve hükümeti de telâşa düşürdü. Bâbıâli’nin itirazı üzerine İngiltere, yeni bir ıslahat programı yapması için Osmanlı hükümetine üç ay süre tanınmasını diğer devletlere teklif etti. Rusya Avrupa delegelerinin hemen toplanmasında ısrar etti. Bâbıâli, devletleri sakinleştirmek için Rumeli teftişinin tamamlanacağını ve ordu kumandanının bu iş için görevlendirildiğini devletlere bildirdi. Şubat 1861’de de yeni bir ıslahat programını kabul etti. Programa göre âşâr usulü değiştirilecek, vergilerin toplanması bir düzene bağlanacak, vilâyetlerde güvenlik sağlanacak ve adliyenin düzeltilmesi için müzakerelere başlanacaktı. Hükümet bu işlerle meşgul olurken devletlerin Lübnan’daki kanlı hadiseler dolayısıyla vâki olan müdahaleleri giderek arttı. Büyük devletlerin hazırladığı 9 Haziran 1861 tarihli Lübnan Nizamnâmesi ile Lübnan, hıristiyan bir mutasarrıfın yönetiminde imtiyazlı müstakil sancak haline getirildi.

Devletler, Paris Antlaşması’nın kendilerine tanıdığı haklardan yararlanarak Islahat Fermanı’nın uygulanması konusundaki müdahalelerini arttırdıkları bir sırada fermanı neşreden Abdülmecid vefat etti (25 Haziran 1861). Âlî ve Fuad paşaların istifa tehditleri üzerine yeni padişah Abdülaziz de Islahat Fermanı’nı teyiden yeni bir hatt-ı hümâyun yayımladı. Islahata devam edileceğinin açıklanması Batılı devletleri rahatlattı. Bâbıâli, Islahat Fermanı’na uygun olarak taşra teşkilâtını yeniden düzenledi. Fransa’daki departman sistemi esas alınarak 1864 vilâyet kanunu uygulamaya konuldu. Yine Fransız eğitim sistemine göre Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi 1868’de açıldı. Müslüman, hıristiyan ve Mûsevî çocuklarının birlikte okumalarına imkân sağlanmaya çalışıldı. Fakat bu okula en büyük tepki yine gayri müslimlerden geldi. Bu dönemde gerçekleştirilmeye çalışılan reformlardan biri de kiliselerin yeniden teşkilâtlandırılmasıdır.

Islahat Fermanı’na göre kiliselerin yeniden teşkilâtlandırılması Bâbıâli’yi en çok meşgul eden konulardan biri oldu. Rum patriği bir süre tereddüt ettikten sonra hükümetin emriyle Islahat Fermanı’nı kiliselerde ilân etti. Fakat din adamlarından oluşan Sinod Meclisi ferman hükümlerine uymamakta ısrar etti. Bu durum karşısında Meclis-i Ahkâm-ı Adliyye, bir nizamnâme hazırlayarak kiliselerin yeniden düzenlenmesi işine hemen başlanmasını istedi. Hükümetin patrikhâne işlerine doğrudan müdahalesi karşısında Rumlar Avrupa’nın devreye girmesini istediler. Osmanlı hükümetinin gayri müslimlerin imtiyaz ve muafiyetlerini kaldırdığını ileri sürdüler. Bütün tahriklere ve tepkilere rağmen cemaat sistemleri yeniden düzenlendi. Islahat Fermanı hükümlerine uygun olarak 1862’de her cemaate ayrı ayrı nizamnâmeler verildi. Nizamnâmelerle din adamlarının cemaat üzerindeki keyfi tasarrufları önlenmek isteniyordu. Bunun için her gayri müslim cemaatin idaresi laik üyelerden oluşan meclislere bırakıldı. Rum Ortodoks cemaatine verilen nizamnâme ile cemaatin mezhep işlerine bakmak üzere on iki metropolitten oluşan Sinod Meclisi muhafaza edildi. Bu ruhanî meclise karşılık olmak üzere on iki laik üyeden oluşan “millî meclis” ise cemaatin eğitimi, adlî ve idarî işleriyle uğraşacaktı. Ayrıca bu iki meclisten seçilen üyelerle meslek temsilcilerinden oluşan umumi meclis cemaatin önemli işlerini halledecekti. Ermeni cemaatine verilen nizamnâme ile patriğin yetkileri korunmakla birlikte 400 üyeden oluşan bir millet meclisi oluşturuluyordu. Bu meclis kuruluşu ve seçimlerin yapılışı bakımından âdeta Meclis-i Meb‘ûsan’ı andırıyordu. Meclis, cemaatin günlük işlerini on dört üyeli ruhanî meclis ve yirmi üyeli cismanî meclis eliyle yürütecekti. Ayrıca idarî, malî, eğitim ve hukuk işleriyle ilgili komisyonlar da kuracaktı. Mûsevî cemaati nizamnâmesi de cemaat başkanına yardımcı olmak üzere iki meclis kurulmasını öngörüyordu. Bunlardan biri cemaatin dinî işlerine bakacaktı, yani bir nevi ruhanî mahkeme görevi yapacaktı. Diğeri ise cemaatin idarî işlerine bakacaktı.

Gayri müslim cemaatlere verilen bu nizamnâmeler âdeta onların anayasaları mesabesinde idi. Müslümanlarla gayri müslimleri kanun nazarında eşit hale getirerek tek toplum oluşturmayı amaçlayan Islahat Fermanı gayri müslim toplulukların birliğini dahi koruyamadı. Millî şuura ulaşan cemaatler bağlı oldukları kiliselerden ayrılarak kendi kiliselerini kurmaya başladılar. Islahat Fermanı’na göre bazı davaların patrikhânelerde görülmesine izin verilmesi devletin adlî bağımsızlığı ile çatışan bir husustu. Yine ecnebilere Osmanlı ülkesinde mülk satın alma izninin verilmesi ve vakıfların mülke tahvil edilmesi gibi uygulamalar toplumda büyük yankı uyandırdı. Ülke çeşitli karışıklıklara sahne oldu. Bu karışıklıklar Avrupalı devletlerin çeşitli baskılarına sebebiyet verdi. Bu ortam içinde fermanda öngörülen hapishanelerin ıslahı, işkencenin yasaklanması, malî durumun düzeltilmesi ve bayındırlık faaliyetlerine girişilmesi gibi önemli reformlarda fazla bir yol alınamadı. Devlet, siyasî ve idarî bakımdan fermanda öngörülen yükümlülüklerini mümkün olduğu kadar yerine getirdi. Gayri müslimler devletin çeşitli kademelerinde görev aldılar. Fakat askerlik konusunda aynı başarı elde edilemedi. Cizye vergisi kaldırılarak gayri müslimlerin de askere alınması kararı uygulanamadı. Nihayet 1857’de çıkarılan bir kanunla gayri müslimlerin askerlik hizmetine karşılık “bedel-i askerî” adlı bir vergi ödemeleri kabul edildi. Osmanlı toplumunun birbiriyle kaynaşmasında en büyük rolü oynaması ümit edilen bu önemli reform da başarısızlıkla sonuçlanmış oldu. Gayri müslimler II. Meşrutiyet’in ilânına (1908) kadar askerlikten muaf tutuldular. Sonuç olarak fermanın, şeriata aykırı hükümler ihtiva ettiği gerekçesiyle müslümanların vicdanını zedelediği ve devrin hükümdarını tahttan indirmek, hatta öldürmek amacıyla birtakım tertiplere dahi yol açtığı (bk. KULELİ VAK‘ASI), hulâsa devletin dayanmakta olduğu hukukî nizamı büyük ölçüde değiştirip gayri müslimleri zimmî hukukun dışına çıkardığı söylenebilir.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

21 Şub 2018

Bursa’da Elma Bahçesi için düzenlenen toplantıda Metin Kaplan ağabeyimin elinden plaket almak nasip oldu. Ülkücülüğün en muhkem kalesi gazi bahadırın iltifatkâr sözlerine muhatap olduk.

M. Metin KAPLAN

13 Şub 2018

Efendi BARUTÇU

30 Oca 2018

Nurullah KAPLAN

01 Oca 2018

Ziyaretçi -> Toplam : 31,45 M - Bugün : 51