« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ BÖLÜM

GİRİŞ

SONRAKİ BÖLÜM

BATI TARİHİNE BAKIŞ

TÜRK TARİHİNE BAKIŞ

 

Türk milleti dünya üzerinde yaşayan milletler içerisinde en eski milletlerden birisidir ve milletimizin tarihi, çok şanlı olayların yer aldığı, büyük medeniyetlerin tarihidir. Milletimiz tarih sahnesinde göründüğü zamanlardan beri teşkilâtçılığıyla, çalışkanlığıyla ve bitmez tükenmez enerjisi, hareketliliğiyle kendini göstermiştir. Milletimizin tarihini iki bölüm olarak mütalâa edebiliriz. Bunlardan birisi Müslümanlığı kabul ederek İslâmiyet’e girmelerinden önceki dönemdeki tarihimizdir ki, bu dönem tamamıyla Orta Asya'da cereyan etmiş bir dönemdir. Bu dönemde Asya'nın Hindistan ve batı bölümleri, batı uçları dışarıda kalmak üzere, her köşesine kadar Türklerin yayıldığı ve büyük mücadelelerle büyük devletler kurduğu, büyük medeniyetler meydana getirdiği bir dönemdir. İslâmiyet'ten sonraki dönemi ise Türklerin batıya doğru yayıldıkları ve Batı Asya'da daha sonra Avrupa'da ve Afrika'da kendilerini gösterdikleri dönemdir. İslâmiyet’i kabul ettikten sonra, Türklerin Asya’da da faaliyetleri ve meydana getirdikleri birçok eserleri görülmüştür, devam etmiştir. Asya'da da yine birçok devletler kurulmuş, yayılmışlardır. O arada Hindistan'a da girmişler, Hindistan'da da Türk milletinin eseri olan medeniyet eserleri meydana getirmişler ve uzun ömürlü devletler kurmuşlardır. Fakat Türk tarihinin en büyük devletleri ve meydana getirdiği en görkemli medeniyetleri Batı'da doğmuştur. Bu da Selçuklu İmparatorluğu ve Selçuklu İmparatorluğunu takip eden Osmanlı İmparatorluğudur.

Osmanlı İmparatorluğu, dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olarak meydana gelmiştir. Üç kıta üzerinde yayılmış ve bugün de gözleri kamaştıran eserleriyle insanlığın tarihine yeni büyük bir medeniyet ilâve etmiştir. Türk milletinin Asya'nın en doğu kıyılarından, Avrupa'nın ortalarına, Sibirya'nın kuzeyindeki buzlarından, Hint Okyanusu'na ve Çin Denizi'ne diğer taraftan Akdeniz'e, Afrika'ya ve Afrika ortalarındaki Büyük Sahra'ya kadar yayılan diğer taraftan da batıda Atlantik Okyanusu'na, Afrika'da Atlantik Okyanusu'na varan Avrupa'da Viyana'ya ve Polonya'ya kadar dayanan, Rusya'da Rus ovalarına kadar uzanan çok geniş bir saha içinde gösterdiği bu varlık, Türk milletinin sahip olduğu büyük enerjiyi ve medeni kabiliyeti, teşkilâtçılığı inkârı imkânsız şekilde ortaya koymaktadır. Zaman zaman milletimiz sadece yabancılardan veyahut milletimizin düşmanlardan garezlere, iftiralara maruz kalmamıştır. Kasıtlı olarak yürütülen propagandaların tesirinde kalan veya Türkiye'yi istilâ etmek üzere Türkiye’ye sokulmuş olan yabancı kültürlerin pençesine düşmüş olan birçok gafil Türk aydınının da gerçeklere tamamıyla aykırı yanlış ithamlarıyla, değerlendirilmeleriyle karşılaşmıştır. Zaman zaman milletimizin kurduğu bu devletlerin, bu imparatorlukların hiç bir şey ifade etmediğini ve pala sallayarak, kan dökerek tarihte kanlı bir iz bırakmaktan öteye bir mânâ taşımayan hareketler olduğunu söylemeye kadar varan davranışlar görülmüştür.

Bunlar akla, ilme ve gerçeklere hiç bir zaman uymayan görüşler ve sözlerden ibarettir. İlim ve ahlâk sahibi olmayan, inanç ve ülkü sahibi olmayan, teşkilâtçılık kudreti bulunmayan hiç bir toplumun devlet kurması, hele büyük medeniyetler meydana getirebilmesi ve büyük imparatorluklar kurabilmesi mümkün değildir. Türk milletinin kurmuş olduğu devletler, kurmuş olduğu imparatorluklar hepsi ince hesaplara dayanan, derin bilgilere ve ilme dayanan plânlara sırt vermiş ve Türk'ün büyük teşkilâtçılık kabiliyeti ile yüksek ahlâk ve seciye ile, iman ile ve ülkücülük ile meydana gelmiş eserlerdir.

Bugün de dünyanın bu çağında da, hiç bir devlet sadece silâh gücüyle, sadece kan dökerek kurulamaz ve yaşatılamaz. Devletler, insan topluluklarının meydana getirdikleri en yüksek eserlerdir, en yüksek kurumlardır. Bu kurumların kurulabilmesi her şeyden önce o toplumların bir inanç sahibi olması, bir ülkü sahibi olması, yüksek ahlâk sahibi olması ve teşkilâtçılık gücüne sahip olmasıyla mümkündür. Kaldı ki insanların teknikte henüz bugünkü ileri gitmediği eski çağlarda, motorun icat edilmediği, telli veya telsiz muhabere vasıtalarının bulunmadığı bir çağda, o zamanın bilinen dünyasının hemen hemen tümünü kendi hakimiyetleri altına alarak bu bölgede lekesiz, gölgesiz bir adalet nizamı kurarak kendi devletlerinin sınırları içindeki bütün insanları din, mezhep ve ırk, milliyet ayrımı gözetmeksizin hepsini ahenk içinde ve mutluluk içinde yaşatabilmek, milletimizin sahip olduğu yüksek vasıflarla ancak mümkün olabilecek bir başarıdır.

Bunlara işaret ettikten sonra bugünkü Türkiye'nin doğuşunu ele alacağız. Bugünkü Türkiye, Türk milletinin tarihi boyunca kurabildiği en büyük devlet olan, meydana getirdiği en büyük eser olan Osmanlı İmparatorluğu'ndan meydana gelmiş bir devlettir. Osmanlı İmparatorluğu üç büyük ideali gerek coğrafya üzerinde gerekse medeniyet yapısı içerisinde gerçekleştirmeyi hedef almıştır. Bunlardan birisi, aynı dine mensup olan insanların mutluluğunu sağlamak üzere ve bunların birliğini, beraberliğini sağlamak hedefini gütmüştür.

Diğeri ise, Türklerin birliğini, beraberliğini sağlamak hedefini gütmüştür. Diğeri de, bütün dünyayı bir birleşik dünya haline getirerek, yer yüzünde bir hak ve adalet nizamı tesis etme gayesini gütmüştür. Buna Osmanlı aydınlarının, Osmanlı yazarlarının eserlerinde Nizam-ı Alem deyimi ile yer verilmiştir. Fakat Osmanlı devleti belirli sınırlara vardıktan sonra enerjilerini kaybetmiştir. Enerjisini kaybetmesine sebep, ülküsünü ve gayelerini unutmuş veyahut bunlardan vazgeçmiş olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu ilk büyük yenilgiye 1583 yılında, İkinci Viyana seferi sırasında uğramıştır. Viyana şehri önünde uğramış olduğu bu büyük yenilgi arkadan birçok felaketleri getirmiştir. Bu yenilgiyi değerlendirmek isteyen birçok Avrupalı devlet, Osmanlı devletine karşı mukaddes - ittifak dediğimiz bir ittifak kurarak Osmanlı'ya saldırmıştır. Bunun neticesinde 1699 yılında, ilk defa Osmanlı devleti yenilginin sonucu olan bir anlaşma imzalamaya mecbur kalmıştır; Karlofça Antlaşması dediğimiz anlaşmayı imzalamıştır. Bu tarihten sonra Türkiye Cumhuriyeti kuruluncaya kadar geçen iki yüz yirmi dört yıllık zaman içerisinde Osmanlı imparatorluğu yani Türk milleti, devamlı saldırılara ve devamlı yenilgilere ve felâketlere uğramıştır.

Bu iki yüz yirmi dört yıl içerisinde karşılaştığımız savaşların ve uğradığımız yenilgilerin her birisi o kadar acı, o kadar büyüktür ki, bunların bir tekine uğrayan bir milletin bunun acısıyla gözlerini şiddetle açması, uyanması, silkinmesi ve kendini bundan sonra gelecek felâketlere karşı koruyucu tedbirler bulma yoluna sevketmesi gerekir idi. Çünkü bundan sonra uğranılan birçok felâket devamlı toprak kaybedilmesine yol açmış ve o topraklarda yaşayan Türklerin imha edilmesine sebep olmuş, imha edilmeyenler düşman önünde göçe mecbur olmuşlar, evlerini, ocaklarını terkederek sefil, perişan düşman eline geçmemiş olan Türk topraklarına kaçmışlar ve bu göçler ayrıca birçok acı olaylara yol açmış, göçmenler, göçtükleri yerlerde hastalıktan, yokluktan, karşılaştıkları binbir felâketler içinde erişmiş gitmişler, kısacası iki yüz yirmi dört yıl Türk milleti için devamlı felâket, ıstırap, acı yılları olmuştur. Fakat üzüntüyle belirtmek gerekir ki, bunların hiç birisi esaslı şekilde milletimizin uyanmasını ve kendimizi kurtaracak yeni bir yaşama gücüyle bundan sonra meydana gelecek felâketlerden koruyacak bir çalışmaya, bir toparlanmaya götürmemiştir.

Bunun sebebini Türk milletini idare eden ve Türk milletine yol gösteren yöneticilerle, Türk aydınlarının tutumunda, zihniyetinde aramak gerekmektedir. Her felâketten sonra çekilen acılar unutulmuş veyahut halkın, milletin ıstıraplarına sırt çevrilmiş, göz yumulmuş belirli büyük merkezlerin lükse, sefahata, eğlenceye dayanan, hayatı içinde gerçekleri unutma yoluna gidilmiştir.

Üst üste uğradığımız yenilgiler, özellikle on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru, başta padişahlar olmak üzere, devleti idare eden Türk devlet adamlarında, bu felâketlerden kurtulmak için Batı'ya benzemek batının usullerini benimsemek fikirlerini doğurmuştur. Fakat gerek Türk devlet adamları olsun, gerek Türk aydınları olsun, batının gücünü meydana getiren temel fikirlerinin ne olduğunu, batının üstünlüğünü meydana getiren ana faktörlerin ne olduğunu esaslı olarak hiç bir zaman anlayamamışlar, tespit edememişlerdir.

İlk zamanlarda Avrupa usulü ordu kurmak gerektiği sanılmış ve Avrupa usulü ordu kurulduğunda bizi yenilgiye uğratan batı ordularının karşısına çıkılabileceği sanılmıştır. Bunun için de yabancı ordulardan yabancı subay ve komutanlar getirtilerek Avrupa usulü ordu teşkil etmeye çalışılmıştır. Halbuki bir milletin hayatı bir bütündür. Bir milletin ordusu o milletin sosyal bünyesinden tamamıyla ayrı bir varlık olarak düşünülemez. Bir milletin ordusu o milletin özüdür ve kendi sosyal bünyesinin bütün özelliklerini taşıyan varlıktır. Bu sebepten batının gücünü meydana getiren ana fikirleri, ana virüsleri ve faktörleri görmek, buna göre Türk milletini yeniden teşkilâtlandırmak, Türk devletini teşkilâtlandırmak gerekmekteydi. Önceleri Fransa'dan getirtilen Fransız subay ve generallerin öncülüğünde yeni ordu teşkiline çalışılmıştır. Fakat bu teşebbüs Osmanlı devletini arka arkaya gelen yeni yenilgilere uğratmaktan da koruyamamıstır.

Fransızlardan sonra Alman subaylar ve Alman generalleri getirtilerek Türk ordusu onların eğitimine ve onların görüşüne göre yetiştirilmeye çalışılmıştır. Bunlar tamamıyla yararsız olmuştur denilemez, fakat bu teşebbüslerin de Osmanlı devletini canlandırmaya ve Türk milletini felâketlerden korumaya yetmediği görülmüştür. Çünkü esas mesele Türk toplumunu yeniden uyandırmak, ona yeni bir yaşama inancı vererek, yeni bir ülkü vererek, ahlâkta ve maneviyatta en yükseğe çıkarmak, ilimde, teknikte süratle en ileriye götürmek ve iktisaden kalkınmış bir var­lık haline getirmek zorunluluğu vardır, fakat bu Osmanlı yöneticileri tarafından, Osmanlı aydınları tarafından bir türlü kavranamamıştır. Daha sonra batı memleketlerinin ordularını taklitten, batının yüksek tabakasının, aristokrat tabakasının o günkü lüks yaşayışını, gösterişini taklide yönelmiştir.

Bu taklitçilik milletimizde kendini horlama, kendi kendini kabiliyetsiz görme ve Avrupa'yı üstün görme, üstün kabul etme, Avrupa'nın her şeyi yapabileceğine, bizim ise yapamayacağımıza inanma yoluna götürmüştür. Yani insanlarımızın beyinleri ve ruhları manen zincire vurulma durumuna getirilmiştir. Bir insan kendisinin aşağı olduğuna inanırsa, inandırılırsa, bir insan başkalarının kendinden yüksek olduğuna inanır ve inandırılırsa, o insan en adi kölelik zincirine vurulmuş olur. Bu da insanları yaratıcı güçten mahrum eder ve çalışamaz, yararlı işler yapamaz duruma sokar. Bunun yanı sıra batılı gibi yaşamayı taklit etmenin, batı taklitçiliğinin yayılmasının sebep olduğu sonuç, tüketimin artması Türk toplumunun batılı gibi tüketici hale gelmesi, buna karşılık üretim aynı, eski binlerce yıllık doğulu üretim sisteminin devam etmesi şeklinde olmuştur. Karasapana dayanan, çiftçiliğe ve tarıma, ilkeli tarıma dayanan bir üretim usulü süregelmiştir. Tüketiciliğin devamlı artması; tüketicinin hiç bir gelişme olmaması, verimsiz, kısır bir üretimin sürdürülmesi, her geçen gün toplumumuzun daha çok fakirleşmesine, devletimizin daha çok zayıflamasına yol açmıştır.

Türk aydınları, Türk yöneticileri bu gerçekleri hiç bir zaman fark edememişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü milletimiz için çok felâketli dönemlerin yaşamasına sebep olmuştur. Türk milletinin son sığınağı durumunda olan Anadolu dahi, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda her taraftan birçok düşman askerlerinin işgali altına girmiştir. Türk milleti ve Türk devleti adetâ tarih sahnesinden silinme, yok olma durumunda kalmıştır. Bu durum içinde Atatürk gibi müstesna bir büyük şahsiyet Türk milletinin başına geçme imkânını bulmuştur. Milletimizin kabiliyetlerini ve özelliklerini iyi tanıyan Mustafa Kemal Atatürk, milletimizin desteğini de sağlayarak, o günkü şartlara göre eldeki imkânları da gayet iyi değerlendirerek milletimizin kurtuluş savaşını başlatmıştır; ve dört yıl süren bu savaşın sonunda bugünkü sınırlar içindeki Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni kurmayı, Türk milletini yeniden dünya üzerinde bağımsız bir varlık halinde yaşama imkânına kavuşturmayı başarmıştır.

Milli Kurtuluş Savaşımız, milletimizin canını dişine takarak büyük fedakârlıklarla, büyük kahramanlıklarla başardığı bir büyük mücadeledir. Bu mücadelenin başarılmasında Atatürk'le beraber, Atatürk'ün etrafında toplanan Türk aydınlarının ve Türk liderlerinin büyük payları, büyük hizmetleri olmuştur. Dört yıllık çetin mücadeleler, iç isyanlar, ayaklanmalar, dış saldırılar içinde geçen olaylardan sonra Lozan barışı imzalanarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarih sahnesinde Türk milletinin yeni eseri, yeni varlığı olarak kendisini göstermiştir.

Cumhuriyet kurulduktan sonra eski hastalıklardan, eski dertlerden kurtulmak ve Türk milletini bir an önce güçlü, kalkınmış bir varlık haline getirmek, çalışmaları başlamıştır. Bugün Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana elli üç yıl geçmiş bulunmaktadır. Bu elli üç yıl içerisinde Türkiye'yi idare etmiş olan hükümetler ve çeşitli liderler, çeşitli iktidarlar ve partiler milletimizin kalkınması yolunda birçok işler başarmışlardır. Fakat yapmış oldukları işler elli üç yıl geçtikten sonra da Türk milletini henüz ileri batı milletlerinin seviyesine getirmeye yetmemiştir. Memleketimizi idare eden çeşitli liderler, çeşitli partiler daima kendilerinin büyük işler yaptığını iddia etmişler ve kendi iktidarlarından önceki durumu ele alarak eski yıllara göre kendi dönemlerinde yeni bir takım eserler meydana getirdiklerini iddia etmişler ve böylece kendilerinin başarılı hizmetlerini anlatmaya çalışmışlardır. Bunların hiç birisi Türkiye Cumhuriyeti'nin durumunu komşularıyla veya diğer ileri milletlerin durumlarıyla kıyaslayarak o milletlerle Türk milletini yarıştıracak duruma getirebilme yönünde ne ölçüde hizmet yaptıklarına değinmemişlerdir ve bugün de değinmemektedirler. Halbuki asıl dâva, bir iktidarın kendinden önceki iktidar zamanında mevcut olan tesislere yenilerini ilave ettiği iddiasından daha önemli olarak, Türkiye'nin gerek komşuları ile gerekse diğer ileri milletlerle arasında bulunan geri kalmışlık mesafesinin ne ölçüde kapatılabildiği ne hızla bu mesafenin kapatılma yoluna girdiğini tespit etmektedir. Biz yaptığımız incelemelerde, üzülerek belirtmek istiyorum ki, çok acı sonuçlar tespit etmiş bulunmaktayız. Türkiye her geçen gün gerek komşularıyla gerek ileri milletlerle arasındaki geri kalmışlık mesafesini azaltmak küçültmek yerine bu mesafe daha da büyümektedir. Her geçen günde, her geçen haftada, her geçen ayda ve yılda Türkiye gerek komşularından, gerek ileri gitmiş milletlerden daha çok geriye kalmakta, geri kalmış bir duruma düşmektedir. Çünkü Türkiye'yi yönetenler, Türkiye ile ileri milletler arasındaki mesafeyi azaltmaya yetecek ölçüde icraat yapmak hususunda başarılı olamamışlardır, olamamaktadırlar.

Bunu çeşitli sebepleri vardır. Bu sebeplerin en başında gelen husus Türk milletini, Türk halkını heyecanla harekete geçirerek kendi icraatlarına müttefik ve ortak haline getirememeleridir. Yöneticiler daima halktan uzak, halka gerçekleri anlatarak, hedefleri göstererek, halkı inandırarak bu hedeflere bütün varını yoğunu, enerjisini birlikte seferber edip bir an önce ulaşmak hareketine geçirememişlerdir. Bunun yanı sıra aydın, halk kaynaşması ve işbirliğini sağlayamamışlardır. Aydınlarımız hâlâ halktan uzak büyük şehirlerde, eğlence imkânlarının bol olduğu yerlerde, konforlu apartmanlarda, konfor­u bir hayatın içinde bulunmanın peşinde ve zihniyetindedirler. Osmanlı imparatorluğu günlerinden beri Türk aydınları, Türk yöneticileri ile halkın yaşayışı arasında büyük fark vardır. Türk aydınları, Türk yöneticileri halkı horlamaktadır, halkı küçük görmektedir, halkın geri kalmışlığını, dini inançlarına dayalı olarak sürdürdüğü yaşayışını gerilik saymakta ve bundan dolayı vatandaşı beğenmemektedir. Halk da kendi yöneticilerini, kendi aydınlarını kendi derdinden anlamayan, kendi inançlarını paylaşmayan, kendi dinini, kendi ibadetlerini, kendisi gibi, kendisiyle beraber yaşamayan, kendisinden başka bir hayatı özleyen, başka bir hayatı yaşayan ve kendini horlayan insanlar olarak görmüştür ve görmektedir.

Bundan dolayı da kendini yönetenlere, kendi aydınlarına inanamamakta, güvenememektedir. Aydın - halk ikiliğini ortadan kaldırmadıkça, Türk milletinin aydın - halk birliğini ve işbirliğini, kaynaşmasını sağlamadıkça Türkiye'nin atılıma yönelmesi mümkün olamayacaktır. İeri milletlerle ve komşularımızla Türkiye'nin her geçen gün arasındaki geri kalmışlık mesafesinin daralmak yerine büyümesinin diğer sebepleri ise bir milletin gücünü meydana getiren ana faktörlerin anlaşılmamış olmasıdır. Bu ana faktörler şunlardır :

Her şeyden evvel bir milletin yüksek ahlâk duygusuna sahip olması ve yüksek bir manevi inânç taşıması gerekmektedir. Bunlarla beraber milletin kuvvetli bir milliyetçilik şuuru içinde bulunması ve kendi milletini kalkındırmak, kendi milletini ileri götürmek aşkı, isteği ve azmi içinde bulunması gerekmektedir. Bunlarla beraber bir milletin modern îlim ve teknikte hızla en yükseğe çıkması gerekmektedir. Bir toplumun hızla modern ilim ve teknikte en yüksek seviyeye çıkması, en ileri milletlere yetişmesi ise her şeyden önce süratle dünya çapında kabiliyetli, bilgili, yetenekli ilim adamları ve teknisyenler kadrosu kurmaya bağlıdır. Bunların yanı sıra da memlekette modern sanayii kurmak ve modern tarım kurmak gerekmektedir. Gerek tarımı modernleştirme; gerek modern sanayii kurmak ve otomasyona dayanan, modern kitlevi çok üretim sağlamak ve böylece dünya ekonomisine dahil olmak bir milletin ileri olmasını sağlayabilir. Bunlar çözülmedikçe bir milletin yapılacak üç, beş bin kilometre yol ile, birkaç yüz köprü ile, birkaç yüz okulla ileri milletlerin seviyesine hızla çıkması sağlanamaz. Nitekim elli üç yıllık Cumhuriyet devrinde başa geçmiş olan çeşitli liderlerin, çeşitli iktidarların bu neviden memlekette yapmış oldukları birçok esere rağmen Türkiye bugün yine kalmış bir ülke durumundadır ve ileri milletlerle arasındaki mesafe de azalmak yerine daha çok açılmış bir durumdadır.

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

02 Eki 2017

28 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında Ankara Atatürk Kültür Merkezinde Kahramanmaraş tanıtım günleri olacağına dair hem Kahramanmaraş vakfı hem de Kahramanmaraş ilçeleri kültür derneklerinin ısrarlı çağrıları üzerine Perşembe günü saat 11.

Nurullah KAPLAN

25 Ağu 2017

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 27,54 M - Bugün : 12451