« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ BÖLÜM

Kısım Bir: İslâmiyet

SONRAKİ BÖLÜM

Hak Din İslâm’dır

Din Nedir?

 

Dünya görüşlerini, beslendikleri kaynaklar itibarıyla, dinî olanlar ve din dışı olanlar diye bir sınıflandırmaya tabi tutarsak, ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ İslâmiyet'ten beslenmesinden dolayı, dinî bir dünya görüşü'dür. ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nün esas, belirleyici, birinci ve en mühim unsuru, önce ve bilhassa bir din olarak, sonra da bir felsefe olarak İslâm'dır, İSLÂMİYET'tir, bunu Giriş Bölümü'nde ifade etmiş idik. Ülkücü de, hem bir Müslüman olarak, hem de Ülkücü olarak, dindar olması gerektiği için, dinci değil ama, dinine sıkıca bağlı olan manâsında, dindardır. O sebeple, İslâmiyet Kısımı'nın ilk bölümünde, din nedir sualine cevap vermek lâzımdır. Biz de, öyle yapacağız.

Din nedir?

Din, inanç, itaat, âdet, gidilecek yol, hesaplaşma, ibâdet, şeriat gibi anlamlara gelir. Fransızca'daki, din karşılığı kullanılan religion, Latince'de religareden gelir ve “Bağ, bağ kurmak” anlamlarındadır ki, bu mânâda “insanlar arasında kurulan bağ” demektir. Din, ilâhi ve kutsal inançlar ve pratik yaşayışlar yani ibâdetler sistemidir; bu inanç ve ibâdetler mânevi bir birlik, bir cemaat, bir topluluk meydana getirir.

Din, Kur'ân'da genel olarak en fazla yol olmak üzere inanç ve ibâdet sistemi, hesap günü, şeriat, itaat, kulluk mânâlarında kullanılmıştır. Din, ceza = karşılık anlamına da gelmektedir.

Kur'ân'da 89 âyette geçen, din kelimesinin inanç sistemi olarak üç mânâ grubunu ifade ettiğini görüyoruz: 1. Doğru yanlış bütün inançlar. 2. Kitap ehlinin dini. 3. Hak din ve İslâm, mânâsında...

İslâmî anlayışa uygun olarak din, “Allah tarafından konulmuş ve akıl sahiplerine gönderilmiş, onlara dünya ve âhiret saadetinin yollarını gösteren hükümler” demektir. Buna göre din, insan ile Allah, insan ile diğer insanlar, hayvanlar ve cansız varlıklar arasındaki bağların nasıl kurulacağını, bunlar nasıl devam ettirilirse insanın mutluluk ve huzûrunu sağlıyacağını gösteren ilâhi kaynaklar, emirler ve kanunların bütünü olmaktadır.

Gerçek din, ilâhi bir vahye dayanır; vahye dayanmıyan dinler, ilâhi dinlerin bozulmasıyla sonradan ortaya çıkmışlardır. Bu bakımdan bir kısım bilginlerin dediklerinin aksine, ilk din Tek Allah inancına dayanır; çoktanrıcı dinlerden tektanrıcılığa doğru bir gelişme olmamıştır. Milâttan 8000 yıl önceye ait Mısırlıların bıraktığı kitâbelerden tek Allah inancının, o zamanlar mevcut olduğu anlaşılmıştır. Gene, milâttan binlerce sene öncesine ait eski Hint dinlerinin mukaddes kitaplarında tektanrı inancına rastlanmaktadır. Ayrıca Schimidt araştırmalarıyla, en ilkel kavim olan Pigmelerin dininin tektanrıcılık olduğunu, yakın geçmişte ortaya koymuştur.

Demek ki, dinin aslı ilâhidir, Peygamberlere ulu ve yüce Allah vahy yoluyla göndermiş, Onlar da Tevhid inancını insanlara yaymışlardır. Descartes, “Allah beni yaratırken, bir işçinin eserine imzasını kazıması gibi, ismini zihnime koymuştur” diyor. İşte insan zihnine konulan bu fikri, yüzeye çıkaran, Peygamberler ve Onların yolundan giden âlimler ile ermişlerdir.

Vahye dayanan ilâhi dinler ile bunların bozulmasıyla ortaya çıkmış olan beşeri dinlerin hepsi de şu ortak esası taşır: Kutsallık duygusu; bilhassa ilâhi dinlerde sonsuz kudret sahibi olan ulu ve yüce Allah'a karşı duyulan sevgi ve korku; insan aklı ve kavrayışını aşan bir takım hikmet ve sırların bulunması; vahiy; peygamber, âhiret inancı... Farklar, bunların muhtevasındadır... Vahiy Peygamberlere gelmekle birlikte, ilâhi dinlerin kurucusu Peygamberler değil, ulu ve yüce Allah'tır.

Kelime anlamı ile “teslim olmak, Allah'a kendini teslim etmek” demek olan İslâm dini, ulu ve yüce Allah katında en makbûl veya Hak dindir. Ancak, Hz. Adem'den beri gelen dinlerin hepsi de İslâm'dır ve İslâm'ın tevhid esasına dayanır. Bu bakımdan din değiştirilmemiştir. Ulu ve yüce Allah, insan için eğitici bir gelişme gözeterek yeni yeni hükümler göndermiştir ki bunlara şeriat denir. Bizim Peygamberimizin şeriatı kıyâmete kadar değişmeyecek olan en son hükümlerdir.

Şu halde peygamberlerin dini bir, şeriatleri (dinin uygulanması ve yaşanması ile ilgili hükümleri) ayrıdır. Şeriatler, insanlara farz kılınan emir ve yasaklardır. İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin dediği gibi “Eğer Allah'ın bütün emrettiklerini yapmak ve bütün yasaklarından sakınmak din olsa idi; bu emirlerden birini terk eden bir kimse, Allah'ın dinini terk etmiş ve kâfir olmuş olurdu.” Bundan dolayı din ile şeriat arasında sıkı bir bağ olmakla birlikte birbirinin aynı değildir. Nitekim ulu ve yüce Allah, müminlere, dini kabul etmelerinden sonra, farz olan şeyleri emretmiştir.

Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet ilâhi dinlerdir, yani vahye dayanırlar, kitabları ve peygamberleri vardır. Bunlara semâvi dinler de denir. Bu dinler arasında bazı ibâdetler ve cemiyete dair hükümler bakımından farklar vardır. Ancak, ilâhi dinlerde, Allah inancı, meleklere, kitablara, peygamberlere, kadere, öldükten sonra dirilmeye, âhirete, cennet ve cehenneme iman ortaktır. Fakat Yahudiler, Hıristiyanlık ile İslâmiyet'in kitap ve peygamberine, Hıristiyanlar da İslâmiyet'in kitap ve peygamberine inanmazlar. Biz müslümanlar ise, iki dinin peygamberleri ile kitaplarına inanır ve hatta onlardan çok hürmet ederiz. Bununla beraber Tevrat ve İncil bozulmuş, bunlara bir çok insan sözü ve uydurma hikaye de karışmıştır, bunu da biliriz.

Din'in fert ve cemiyet ile münasebeti vardır ve bu münasebeti anlamak çok kolaydır. Çünkü, Durkheim'den beri, dinsiz toplumun zaman ve mekân itibarıyla mevcut olmadığını söylemek “ilmî bir örf” haline gelmiştir. Meselâ Bergson şöyle der: “Geçmişte olduğu gibi, bugün de ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplum vardır, fakat dinsiz toplum asla.”

İşi daha da ileri götürüp, dinsiz ferdin de ender olarak bulunabileceğini iddia etmek de mümkündür. Çünkü Kur'ân bize şunu öğretmiştir ki, insanlar ve topluluklar ekseriya dinsiz değil, müşriktirler... Kâfir hakikatı örten, gizleyen demektir. Küfür, karanlıkta kalmak, bir şeyin üzerini örtmek, nimeti inkâr etmek, vahdaniyeti, peygamberliği inkâr etmek demektir... Müşrik, ulu ve yüce Allah'a ortak koşan, birden çok Tanrı'ya inanan, ulu ve yüce Allah'ın yanında başka ilâh ve ilâhlar kabul eden demektir... Şirk, dinsizlik değil, çok tanrıcılıktan ibaret inançlardır. Yüksek kabul edilen hakiki veya sembolik herhangi bir güç kaynağı, Mutlak Varlık'ın yerine geçmek üzere kullanılmıştır. Açık şirk yanında, gizlisi de vardır ve gizli şirk, gerçek dinin içine bile girebilir.

İslâmiyet'te, diğer bütün dinleri aşan bir tevhid anlayışı vardır ve bu, her şeyinde olduğu gibi, İslâm'ın sosyolojisinde de geçerlidir. Fert ve toplum, sınıflar, iş ve ahlâk, iktisat ve tefekkür, hukuk ve savaş, sosyal hayatın yönü ve faaliyeti, değerler ve normlar ve diğerleri, hep bu tevhid inancının rengini, biçimini ve hâkimiyetini yüklenir. Bu, eksik olduğu sürece, hayat, İslâmî olarak da devam edebilir ama bu durumda kemâl hali gerçekleşmemiş demektir... Çünkü, İslâm'da din, bir hayat tarzı ve hatta hayat şartıdır.

Dini ahlâkla noktalamaya özen gösteren, yani hedefi ahlâk olan İslâm, insanlığa, yine tevhid espirisi ile görünmüştür. Fert ve toplumu ve tabiatı, din ve toplumu, ahlâk açısından da tevhid üzere alıp, bize bu yolda bir şuur nakşeden İslâm, dini ahlâkla neticelendirirken, teori ile pratiğin, iman ile amelin tevhidini sağlamıştır. Fiillerle sözlerin birbirine uyması, İslâm'da teori ile pratiğin birleşmesi demektir. Bu ise, kendi kendisiyle tutarlılık demektir ki, ahlâkın önemli temellerindendir. Bu da, tabiat ve toplumla tutarlılık demektir.

Ulu ve yüce Allah, es-Saff sûresi, 2. âyette, “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” buyuruyorken, Peygamber Efendimiz de, Sahih-i Buhari ile Sahih-i Müslim'de zikredilen bir hadislerinde, “Kendisi için istediğini başkası için de istemeyen, mümin olamaz” buyuruyor.

Bu, evrensel ve değişmez ahlâkî ölçüden başlayarak, niyette, amelde, iyi, doğru, adil olmak gibi, muhtevasına girdiğimizde toplumu koruyan ve ferdi yücelten bütün düşünüş ve davranış tarzlarını insanlığa, İslâmiyet getirmiştir. Burada, dikkat edilmesi gereken bir mühim nokta var. “Kendisi için istediğini başkası için de istemek, kendisi için istemediğini başkası için de istememek” prensibi, eski Çin'de ve daha başka kültürlerde de ifade edilmiş olarak, genel bir ahlâk kaidesidir, fakat bu kanunun iman ve din ile birlikte mütalaa edilmesi İslâm'a aittir.

“Kendisi için istediğini başkaları için de istemek” kanununu, iman ve amel ile, din ile hayata sokmakla, İslâm eşi bulunmaz bir iş yapmıştır... İslâm ahlâkından hangi prensibi çekip bakacak olsanız, “kendisi için istediğini başkası için de istemeyen mümin değildir” genel ilkesinin içinden çıkarmış olursunuz. Meselâ, yardımlaşma, aynı mantıkla oya gibi işlenmiştir. İslâmiyet yardımlaşmaya o derece önem vermiştir ki, yardımlaşma, ulu ve yüce Allah'a karşı görevlerin diğer kısımlarıyla aynı sayılmıştır.

İslâm'ın ahlâka verdiği ehemmiyet, ilk göründüğü şekliyle, fertten önce toplumun varlığını ve düzenini korumak, dolayısıyla dönüp tekrar ferdi korumuş olmak ve geleceğini sağlamak içindir. İslâmiyet ahlâkî düzeni, fert ve toplumdan başlayarak yukarı doğru çekmiş, nihayet sosyolojik çerçeve ile iktifa etmemiş, onu küllî ve mutlak düzene uydurmak istemiştir.

İnsanın, ferdî bir hayata kavuşması ve bilir hale gelmesi için çevreye, yani topluma olan ihtiyacı bellidir. Toplum ise dünya hayatı demektir. Din hayatı için de durum aynıdır. İnsan, din söz konusu olunca, dünya ile ukba arasında bir yerdedir. Din de bir yüzüyle dünyaya, bir yüzüyle ukbaya bakar. Dünyayı kaldırdınız mı, din kalkar, yani dine gerek kalmaz. Dünya ebediyyen bu haliyle kalsaydı, yine dine gerek olmazdı. Öyle ise dinde, dünya ve ötesi aynı derecede önemlidir ve bir bütünlük teşkil ederler.

Dünya âhireti, âhiret dünyayı, insan için, mânâlı hale getirir ve bunun eğitim ve öğretimini yapan müessese de dindir. Ahmed b. Hanbel'in, Müsned'inde zikrettiği bir hadisde, Peygamber Efendimiz; “Kim dünyasını severse âhiretine zarar verir, kim âhiretini severse dünyasına zarar verir. Kalıcı olanı (âhireti), geçici olana (dünyaya) tercih ediniz” buyuruyor.

Dr. Thomas Michel ise şöyle diyor: “Müslümanlar, Allah'a inanmanın sadece derûni ve âhirete yönelik bir dindarlık demek olmadığı görüşündedirler. İslâm, kendi müntesiplerine, toplumun, siyasî, ekonomik, sosyal ve ailevî problemlerine yaklaşımda yol gösterici ve tesbit olunmuş bazı ilkeler vermiştir. Allah'ın irâdesi, sadece kişisel ve ailevî platformda işletilemez. Siyaset, ekonomi ve iş hayatı, sosyal yapı ve ilişkiler de dinî değerler tarafından etkilenir.”

İslâmiyet, işte bu bakımdan, P. A. Sorokin'in deyimiyle, mükemmel bir üstsistemdir. Hatta, İslâmiyet üstsistemler içinde en ideal olanıdır. Çünkü din ve ilim bütünleşmesini, dünya ve âhiret bütünleşmesini, fert ve cemiyet bütünleşmesini, tam mânâsı ile ancak ve sadece İslâmiyet sağlayabilmektedir.

Üstsistem terimini sosyolojiye, çağdaş sosyologlardan P. A. Sorokin kazandırmış ve kültür ve medeniyetlere yön veren, şekil ve ruh veren ve zamana hâkim olan felsefe olarak tanımlamıştır. (“İslâmiyet ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nün felsefesidir sözünü ne kadar da kolay ve çok kullanıyorsun” diyenlere ilânen duyrulur!) Sorokin şöyle demektedir: “Her üstsistemin önermeleri, sembolleri, varsayımları farklıdır, sindirdiği ve reddettiği şeyler bakımından seçicidir, başkasına geçtiği zaman bir değişim geçirmek zorundadır. Her türlü zihin ürünü, üstsistem tarafından kendi yolunca şartlanır, biçimlenir, kalıplanır. Üstsistemin kendi doğruluk, güzellik ve iyilik sistemi vardır. Bilim, ahlâk, siyâset, sanat tipi vardır. Özü itibarıyla farklı bir üstsisteminkine benzemez. Bugün biliyoruz ki, bir matematik sayı bile farklı kültürlerde aynı anlama gelmemektedir.”

Ülkücü Hareket'in büyük âlimi Prof. Dr. Erol GÜNGÖR ise, şöyle diyor: “Dinler insana kendisi ve kâinat hakkında bir görüş getirir. İnsan onlarda kendi mahiyeti ve kâinattaki yeri hakkında bilgi şemâsı bulur; kendi başlangıcını ve sonunu görür. Böylece bir din insanın temel problemlerini belli bir açıdan izah eden bir sistemdir. Bazı dinler daha az, bazıları daha çok ve teferruatlı izah verir, ama hepsinin de zihnimizi meşgûl eden en soyut metafizik problemlerden yaşanan hayata ait pratik davranış kurallarına kadar her konuda insanı aydınlatmayı hedef edindiği muhakkaktır. Bu izahlardan bir kısmı -özellikle Sami dinlerde- tarihle ilgilidir; kâinatın yaradılışı, dünyanın teşekkülü, insanın hayata doğması, ilk insandan başlayarak hayatın hikayesi gibi. Tarihî olgular yanında fizikî olgulara ait malûmat da bulunabilir. Bunlar sonradan çeşitli ilim sahalarındaki gelişmeler karşısında şüpheli, bazan yanlış bilgiler haline gelmiş bulunmaktadır. Ama dinlerin tarihî ve fizikî olguları onların gerçeklik değerini değil de, asıl anlatılmak istenen konuya yardımcı olmak üzere kullandıkları anlaşılmaktadır. Dinde insanı ilgilendiren asıl meseleler insan hakkında bir anlayış kazandıran, insanın tabiatla ve diğer insanlarla ilişkilerini belli bir gayelilik açısından ele alan taraflardır: İnsanın yaradılışının gayesi ve hikmeti nedir? İnsanın Yaratıcıya nisbeti nedir? İnsanın diğer yaratılmışlar sırasında mevkii nedir? İnsan gücünün sahası ne kadardır? Gücümüzü hangi yolda kullanmamız yaradılışın sırrına ve insan mutluluğuna daha uygun olur? İnsanın eylemlerinde kendi kudretinin ve dolayısıyla sorumluluğunun sınırı nedir? Dünyadaki eylemlerimiz yaradılışın bize çizdiği kadere ulaşmamız bakımından ne gibi bir değer taşır? Yaşadığımız hayatın, özellikle bu hayat içinde ıstırapların sebebi ve sonucu nedir? İnsan için hakiki mutluluk neden ibarettir?”


“Bütün bu türlü soruların cevapları insanla ilgili ilmî bilgileri tamamlayıcı mahiyettedir ve ancak bunlar hakkında zihnimizde bir aydınlığa kavuştuğumuz zaman rahat ve huzûra kavuşabileceğimize inanırız. Bu yüzden insanı anlamakta ilmî bilgiye olduğu kadar sanatçının sezgisine, ahlâkçının iç müşâhedesine, din adamının görüş açısına muhtaç bulunuyoruz.” Bir kere daha tekrarlamak zorundayız, işte bunun için, ve bu sebeplerle dünya görüşünün birinci, esas, temel ve en önemli unsuru din'dir!

DİN NE DEĞİLDİR?

İslâmiyet din'leri hak ve bâtıl olmak üzere ikiye ayırır ki, bu tasnif, hem çok doğru hem de çok önemlidir. Doğrudur, çünkü bu tasnif Kur'ân tarafından yapılmıştır, ilâhidir. Önemlidir, çünkü, din'i böyle bir tasnife tâbi tutmaz isek, din ile kültür arasındaki farkı ve durumu anlıyamayız. Bu ayrımı yapmaz isek, din'i, kültürün bir unsuru saymış oluruz. O vakit de, kültür ile kültürün diğer bir unsuru arasındaki duruma bakmış gibi oluruz ki, bu, çok büyük ve affedilmez bir hata olur.

Ancak, dini, kültürün bir unsuru gibi, kültür sisteminin bir alt sistemi gibi, gören ilim adamları bile var. Bunlar, dini, tecridler ve semboller, aynı zamanda alışkanlıklar sistemi olarak kültür gibi görmektedirler... Dinin fonksiyonlarından birinin kültür katında olduğu doğrudur... Fakat bu, dinin kendisi değil fonsiyonudur... Halbuki, kültür insan üretimidir, din ilâhi'dir, vahiy ürünüdür... Kültür ile dini aynı saydığımızda, yani dini kültürün bir unsuru saydığımızda, ya dini de insan zihninin ürettiği bir saha kabul etmiş sayılırız. Gerçi, böyle mütalaa edebileceğimiz dinler de mevcuttur. Ama, bunlar, İslâm'ın bâtıl dediği dinlerdir... İslâmiyet ise, hak din'dir. Veya, kültürü de vahiy ürünü saymış oluruz... Ki, her iki hâl de, İslâm açısından kabul edilemez. İkisi de haramdır. Bu bakımdan, din, kültürün bir unsuru olmadığı gibi, kültürün bir unsuru da sayılamaz.

Gerçi, İslâmiyet, bir üstsistem olarak kültürü öyle bir etkiler ki, uzun asırlar sonunda neyin dinî neyin kültürel olduğu noktasında insanlarda tereddütler meydana gelebilir. Fakat bu, dinin bir kültür unsuru olduğunu göstermez, olsa olsa, İslâmiyet'in bir üstsistem olarak, tesir gücünü ve zaman içinde kültürleşebildiğini gösterir. Ama, din, özellikle hak din olan İslâmiyet, kültürün bir unsuru değil, kültüre de yön, şekil, ruh veren bir kültür üstsistemidir.

Din'i, bir ideoloji olarak gören, kabul eden ve kendilerini İslamcı veya radikal İslamcı olarak vasıflandıran politikacılar ile ilim ve fikir adamları da vardır. Ancak, bize kalırsa, dinî açıdan bu görüş de, enaz dini, kültürün bir unsuru olarak kabul eden görüş ve düşünce kadar yanlıştır. Çünkü din, başka hiç bir şey değil, sadece ve yalnızca din'dir. Ulu ve yüce Allah, Kur'ân-ı Kerim'de, “din'i İslâm ve İslâmiyet'i de din” olarak vasıflandırmaktadır.

Evet din, özellikle de İslâmiyet -ki, bilindiği gibi İslâm tek hak dindir, yani tek dindir- bir ideoloji değildir. İdeoloji olmadığı gibi, bir doktrin, bir felsefe, bir ilim veya bir dünya görüşü de değildir, sadece ve yalnızca din'dir. Çünkü ideoloji de, doktrin de, felsefe de, ilim de, dünya görüşü de şöyle ya da böyle insan zihninin ürünüdürler. Halbuki din, ilâhidir, vahye dayanır. Ulu ve yüce Allah tarafından gönderilmiştir.

Öyle ise, din’i, ideoloji, doktrin, felsefe, ilim veya dünya görüşü kabul etmenin iki sonucu olabilir: Bir. Ya dini insan zihninin ürünü saymış, insani bir ürün derekesine indirmiş olursunuz; veya iki, ideolojiyi, doktrini, felsefeyi, ilmi veya dünya görüşünü ilâhi kabul etmiş, hak etmedikleri kadar yüceltmiş olursunuz, ki bu iki durum da gerçek din açısından birbirinden farksız ve netice itibariyle beterdir. Dini normlar açısından haramdır... Bu, meselenin birinci ve en mühim yönü...

Meselenin bir de ikinci bir tarafı var. O da şu: Din ile ideolojinin, doktrinin, felsefenin ve dünya görüşünün arasında kapsadıkları alanlar bakımından çok önemli bir fark var. İdeolojinin, doktrinin, felsefenin, ilmin, dünya görüşünün kapsadıkları alanları ne kadar genişletirseniz genişletin, dinin kapsadığı alanın sadece dünya boyutuna bile ulaşamazsınız. Kaldı ki dinin, bir de ukbâ, öte dünya boyutu var...

Öyle ise, dini, ideoloji, doktrin, felsefe, ilim veya dünya görüşü kabul etmenin, bu halde de, iki sonucu olabilir: Bir. Ya dinin kapsadığı alanı iyice daraltmış, minicik bir saha yapmış olursunuz; veya iki, ideolojinin, doktrinin, felsefenin, ilmin veya dünya görüşünün kapsadıkları alanları sonsuz kadar genişletmiş olursunuz ki, iki durum da din açısından farksız ve kabul edilemezdir.

Lâkin, biz, bütün bunları derken, dinin, ideoloji ile, doktrin ile, felsefe ile, ilim ile, dünya görüşü ile hiç bir münasebet ve irtibatı yoktur, olmamalıdır da demiyoruz. Böyle bir şey ileri sürürersek hem saçmalamış oluruz, hem de kendimizle çelişmiş oluruz. Çünkü biz, ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ kitabının sonuna kadar bir çok kere, İslâmiyet ile dünya görüşünün, İslâmiyet ile ideolojinin, İslâmiyet ile doktrinin dolaylı ya da dolaysız ilişkilerini ve irtibatlarını anlatmaya gayret edeceğiz... Ama, galiba konudan çok fazla uzaklaştık, tekrar konumuza dönelim ve bölümü tamamlamaya bakalım.

Ülkücü Hareket'in büyük mütefekkiri, merhum S. Ahmet ARVASÎ Hocamız, “Din Nedir?” sualine şöyle cevap veriyor:

Bugün yeryüzünde, din adı ile anılan pek çok inanç grubu mevcut bulunmaktadır. Din kavramı, kafamızda ve vicdanımızda, açık ve berrak bir tarife kavuşturulmadığı takdirde, gerçekte din olmadığı halde, din sanılan birçok bâtıl inanç ve fikirlerin sebep olacağı kavram kargaşalığı tehlikeli boyutlara varacaktır.”

Kesin olarak bilinmelidir ki, din, ancak peygamber tebliğleridir ve kaynağı ilâhi vahye dayanır. Din, bizzat Allah'ın açtığı kurtuluş yoludur. Seçilmiş, üstün yaradılışlı birer insan olan peygamberlerin, muhteşem idraklerine, vahiy yolu ile gelir ve onlar da bize tebliğ ederler. Din, sadece bu tebliğlerden ibarettir. Toplumların bünyesinden doğan inançlar ve filozofların düşünceleri din olamaz, yahut bunlara din adı verilemez.”

Dinin çok-tanrıcılıktan tek-tanrıcılığa doğru tekâmül geçirdiğini iddia eden görüşler, inançlarımıza aykırıdır. Din açısından tarih, peygamberlerin savunduğu Bir Allah inancı ile toplumların aşağı yukarı her devirde edindikleri sahte tanrıları arasındaki savaşı ifade eder. Her devirde sahte tanrılar yontan toplumlar ve bu sahte tanrıları kırıp atmaya çalışan peygamberler veya onların izlerinden giden kadrolar mevcut olmuştur. En son peygamber, şanlı kurtarıcımız Hazret-i Muhammed'dir (O'na selâm olsun). O'nun tebliğ ettiği din ve bize tevdi buyurduğu mukaddes ve yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerim, dünya var oldukça, varlığımıza, iman, aşk, ahlâk ve aksiyonumuza yön verecektir.”

Bütün peygamberler, sürünün ve yığınların vicdan ve idrakini, objektif ve sübjektif tanrıların, insanlara musallat olan ve tanrılık iddiasına kalkışan zalimlerin köleliğinden ve istibdadından kurtarıp mutlak varlık olan Allah'a yöneltmeye çalıştılar.”

“Dinimize göre, ilk insan peygamberdi ve bir tek Allah'a inanıyordu. Zaten, sonradan yapılan sosyolojik araştırmalar da göstermiştir ki, iptidai kavimlerin çok-tanrılı olması zaruri değildir.

Meselâ, şu anda yeryüzünde yaşayan en iptidai bir kavim olan Pigme'ler tek-tanrılıdırlar. Gerçekten de tarih içinde ve hatta zamanımızın modern toplumlarında çok-tanrılı kavimlere ve gruplara rastlamak mümkündür. Bununla beraber, yine bütün tarih boyunca, her toplumda tek-tanrı fikrini ve inancını savunan güçlü kişilere ve peygamberlere rastlanmıştır. Bu konuda o kadar çok misal verilebilir ki,... Biz, bir fikir edinmek üzere, şu iki örneği hatırlarsak yeter: Putperest Arabistan'da Haniflerin durumu ile İslâm'dan önce Orta-Asya Türklüğü'nün muvahhit karakteri gibi.”

Ancak, zaman içinde, artık insanlar arasında çok-tanrıcılık bâtıl inancı, tarihe karışmak üzeredir. Bu durum, dinin, çok-tanrıcılıktan tek-tanrıcılığa doğru bir tekâmülünü değil, tek-tanrı gerçeğinin, çok-tanrıcılık boş inancını yendiğini gösterir. Yani, peygamberlerin Allah'tan başka tanrı yoktur tarzında tebliğ buyurdukları gerçek dinin, bâtıl dinleri beşer idrakinden yavaş yavaş silmeye muvaffak olduklarını ortaya koyar. Gerçek din ile bâtıl dinler arasındaki kavga, bütün beşer tarihi boyunca mevcut olmuştur. Yoksa, hakikat, bâtılın büyüyüp gelişmesinden doğamaz. Sadece Hak gelince, bâtıl yok olur.”

“Tanrı tanımaz materyalistlere gelince, onlar maddeyi mutlak varlık sanmak gafletine düşen modern putperestlerdir. Madde, Allah'ın azameti karşısında atom atom ufalırken, materyalistin gafleti büyümektedir. Kör olmak budur.”

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

09 Haz 2017

Bu sözler 28 Mayıs 2017 Pazar günü saat 13.00’de Sancak Dostları Vakfı’nda “Yeni Ufuk Dergisinin” Ankara da ki temsilcileri üniversiteli genç kardeşlerimizle birlikte dinlediğimiz değerli ilahiyatçı Prof.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

15 May 2017

Nurullah KAPLAN

20 Mar 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 23,93 M - Bugün : 58503