« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ BÖLÜM

Hak Din’in En Önemli Özellikleri Nelerdir?

SONRAKİ BÖLÜM

Alevîlik Nedir? Alevîler Müslüman mıdır?

Ehl-i Sünnet vel Cemaat Yolunda İslâm

 

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nün temelinde İslâmiyet bulunur... Hem de ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nü ve dolayısıyla Milliyetçilik ve Dokuz Işık'ı istediği yöne, hedefe ve istasyona, istediği hız ve raydan çekip götüren bir lokomotif olarak, İslâmiyet, ÜLKÜCÜ DÜNYA GÜRÜŞÜ'nün temelinde yer alır.

Ancak, Ülkücü, herhangi bir yolda değil, İslâm'ın ana caddesi demek olan, Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda Müslümandır... Zaten Türk milletinin yüzde doksanından fazla bir kısmı Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolundadır... Fakat, Ülkücü ataları ve milletdaşları Müslüman ve Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda oldukları için değil, Allah indinde hak din İslâm olduğu için, doğru yol da Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolu olduğu için, Müslüman ve Sünni'dir...

İyi de, Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebinden başka mezhepler de mi var? Elbette var...

İslâm mezhepleri, Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepleri ve Ehl-i Bidât mezhepleri olmak üzere ikiye ayrılmaktadır... Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepleri; Selefiye, Eş'ariye, Maturidiye, Hanefilik, Şafiilik, Malikilik ve Hanbelilik'dir... Ehl-i Bid'ât mezhepleri ise; Hariciler, Şia, Kaderiye, Cebriye, Mutezile ve Mücessime'den meydana gelmektedir…



MEZHEP NEDİR?

Peki, mezhep nedir?

Mezhep, “yürüyüp gitmek” anlamına gelen “zehab” masdarından türetilmiş olup, sözlükte “gidilecek yer, gidilecek yol” mânâsındadır. Mecazi olarak görüş, kanaat, inanç ve doktrin anlamında kullanılmaktadır. Terim olarak: “Bir müctehide mahsus ve fer'i olan ictihadî hükümler ile, bu hükümlerin yine aynı müctehide ait olan sebep, şart, mâni ve bunları isbâta yarıyan hüccet (delil)leridir” şeklinde tarif edilmiştir. Buna göre, İslâmiyet'te, imam veya müctehid kabul edilen bir kişinin anlayış ve izahlarından meydana gelen itikadî (inançla ilgili) ve fıkhî (uygulamalarla ilgili, hukukî) yahut şer'î (dinî) yol, demek olur ki, diğer dinlerde de durum aynıdır.

Burada, önemli olan şudur: Kendisine “imam” denilen veya doktrin ortaya koyan, yeni mezhep kuran kimse, asla yeni bir din ve şeriat koyucusu değildir. O, mensubu olduğu dinin itikad ve fıkıh sahalarında çeşitli meselelerini halletmek için deliller bulmak ve bunlara

dayanarak yeni hükümler çıkarmak ve yorumlar getirmek hususunda çalışan bir kimsedir. Belki, dinin en doğru yorumunu temsil ettiğini iddia edebilir… Bu tarzda çalışanlar, farklı görüşler ortaya koyduklarından, farklı yollar ortaya çıkmıştır. Bu farklı görüşlerin toplamı ve

bunların çıkartılmasında kullanılan değişik metodlar, mezhepleri meydana getirmiştir.

Mezheplere, neden gerek duyulmuştur?

Bütün hak dinlerde dini tebliğ eden peygamberlerin yaşadığı devir, tam inanç ve bağlılık devridir. Peygamberden sonraki devirlerde aradan zaman geçtikçe ihtilâflar çıkmış ve çeşitli görüşler ortaya atılmış; bu anlaşmazlık ve görüş ayrılıkları mezhepleri doğurmuştur.

İslâm'da da ilk fikir ayrılığı Peygamber Efendimizin vefatından sonra siyasî sebeplerden çıkmıştır. Ancak, Dört Halife ve sahabe devrinde dinî meselelerin hallinde zorluk çekilmemiştir. Çünkü Hz. Peygamber'in hangi durumda ne yaptığını, neyi nasıl anlayıp anlattığını bilen insanlar henüz hayatta idiler ve bunların şahitliği ve teklifleri ile, ilgili mesele hallediliyordu. İslâm üç kıtaya birden yayılıp da oralarda çeşitli inançlar, muhtelif cereyanlar ve değişik kavim ve miletlere ait örf ve âdetlerle karşı karşıya kalınınca, bir takım meseleler ortaya çıkmaya başladı. Bunlar gittikçe arttı ve anlaşmazlıklar şiddetlendi. Bu hal, İslâm inancını saptırıcı, bozucu, yıkıcı faaliyetlere karşı korumak ve müslümanların karşılaştıkları

çeşitli amelî (pratik) güçlükleri çözmek gibi bir mecburiyeti ortaya getirdi. Bu noktada, İslâm'ın imdadına müctehid imamlar yetişti.

Genel olarak mezhepler arasındaki farklar bilgi, anlayış, üstad, zaman, mekân farklılıklarından doğmuş olmakla beraber, İslâm mezheplerinin ortaya çıkmasındaki âmiller şöyle tesbit edilmiştir: Ölçü ve metod farklılıkları, hilâfet münakaşaları, müslümanlar arasındaki iç kavga ve savaşlar, müslümanların çeşitli kültürlerle temasa geçmiş olmaları; Yunan felsefesine, Yahudiliğe, İslâm öncesi İran ve Hind inanç sistemlerine ait düşünce ve inançların İslâm dünyasında yayılması, âyet ve hadislere dayanarak yeni ihtiyaçlara göre yeni

hükümler çıkarmak zarureti. Bu âmillerden itikadî (inançla ilgili) ve amelî (fıkhî) mezhepler doğmuştur.

Pekiyi, mezheplerin kurulması İslâmiyet'e uygun mudur? Elbette uygundur!

Peygamber Efendimizin, Hz. Muaz bin Cebel'e içtihad yapmaları için izin vermeleri, gerçekte dinde mezheplere izin vermeleri demektir. Çünkü mezhepler, içtihad farklarından doğarlar ve bunu önlemek mümkün olmadığı gibi, ihtiyaçları karşılama mecburiyeti bulunduğu için önlemek doğru da değildir.

Dinimizde, Kitab, Sünnet ve İcma-ı Ümmet İslâm'ın ana caddesini tayin eder. Müçtehidler ana caddede yürümeyi kolaylaştıran görevliler, onların içtihadları da birer işaret taşı veya levhası gibidir. Maksat, ana caddeden çıkmadan rahat, kolay ve emin hareket etmeyi sağlamaktır. Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunun gerek itikadî mezhepleri (Maturidilik ve Eş'arilik), gerek bugün taraftarı bulunan fıkhî mezhepleri (Hanefilik, Malikilik, Şafiilik ve Hanbelilik) böylece doğmuş ve yayılmışlardır. Bunların hepsi de haktır. Hepsi de Edille-i Şer'iyyenin sınırları içindedir, sadece dinin fer'i meselelerinde farklı içtihadlara göre hareket etmektedirler.

Gerek amelde'ki gerekse itikatta'ki Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepleri arasında en küçük mikyasta bile esasa bağlı bir fark yoktur; ve bütün fark, iki tarafa da çekilmesi mümkün, fakat hangisinin doğru olduğu meçhul, cüz'iyât-küçük parçalar üzerindedir.

Bir Misal: Peygamber Efendimiz namazdayken, Hz. Ayşe mukaddes çehrede minicik bir kan izi görür ve o kanı parmağıyla silip alır. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz namazlarını keserler ve yeniden abdest alıp namazı iade ederler. Bu durumda, ortada bir abdest bozulması olduğuna göre, abdesti bozucu olan âmil nedir? Hafifçe yayılmış olan kan mıdır, yoksa nikâhı düşen kadın elinin erkek cildine teması mıdır? İmam-ı Azam'a göre dağılan kan, İmam-ı Şafii'ye göre de cildin cilde teması... Bakın, ne incelik ve her iki taraf hesabına ne güzel görüş!..

Bu misaldeki hikmeti, Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepler arasındaki bütün ihtilâf noktalarına tatbik edebiliriz.

İtikadî mezhepler arasındaki fark da böyledir... Birinde iman inmez çıkmaz, neyse odur; öbüründeyse azalır, çoğalır. Bu azalma ve çoğalmayı cilâ, parlaklık farkı diye anladık mı, yine ortada ayrılık ve aykırılık diye bir şey kalmaz. Gerisi de, hep böyle… Fakat, gene de mesele bu kadar basit de değil, bu yüzden konuyu biraz olsun anlaşılır kılmak için, Maturidîlik ile Eş’arîlik arasındaki farkları, “Taftazânî’nin Şerhu’l akâid’ine kitap çapında bir giriş yazan sayın Süleyman ULUDAĞ’ın verdiği bir misali takip ederek” ortaya koymaya çalışalım:

İki mezhep arasındaki farkı ve bu farkın mahiyetini daha iyi görebilmek için, bir meseleyi delilleriyle nakledelim: Maturidîlere göre erkek olmak peygamberliğin şartlarındandır.

Eş’arîlere göre peygamber olmak için erkek olmak şart değildir, kadından da peygamber olabilir.

Maturidîlerin delilleri: “Ey Muhammed, senden önce, sadece kendilerine vahyettiğimiz erkekleri ve (ricali) peygamber olarak gönderdik.” (Nahl, 16/43; Yusuf, 12/109; Enbiya, 21/7)

Bu üç âyet peygamberlerin sadece erkeklerden gönderildiğini, kadından peygamber gönderilmediğini açıkça ifade eder. Ayrıca kadın halife, vali, emir, komutan ve kadı olma hakkına ve ehliyetine sahip değildir. Ehliyeti eksiktir. O halde peygamber de olamaz. Fakat müftü olabilir, fetva verebilir.

Eş’arîlerin delilleri: “Biz Musa’nın annesine vahyettik ki…” (Taha, 20/38; Kasas, 28/7), âyeti Hz. Musa’nın annesine vahiy geldiğini açıkça göstermektedir. Vahyin gelmesi ise peygamberliğin alâmetlerinden ve özelliklerindendir.

Ayrıca kadın müftü, mürşide ve veliye olabilmektedir. Dinî hükümleri talim ve tebliğle de mükellef bulunmaktadır. Emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker onun da vazifesi bulunmaktadır. O halde kadından peygamber olabilir. Meryem, Asiye, Sâre, Hacer, Havva, Musa’nın annesi (a.s.) gibi hanımların nebi oldukları ifade edilmiştir.

Maturidîlerin karşı delilleri: “Biz sadece erkekleri peygamber olarak gönderdik”, meâlindeki âyetin delaleti kesindir. Onun için “Musa’nın annesine vahyettik” meâlindeki âyeti, “Meselâ Hz. Şuayb gibi o zaman hayatta bulunan bir peygambere vahyettik. O peygamber de vahyimizi ya haber salarak veya bizzat Hz. Musa’nın annesine ulaştırdı” şeklinde anlamak gerekmektedir. Âyet şu tarzda da izah edilebilir: Biz Musa’nın annesine bir melek gönderdik. Fakat bu melek gönderme işi peygambere melek gönderme şeklinde değildi. Hz. Meryem hakkında, “Biz ona ruhumuzu gönderdik” (Meryem, 10/17) âyetinde belirtildiği gibi bir melek göndermedir. İşte bu melek kendisine Allah tarafından vahyedileni Hz. Musa’nın annesine tebliğ etmiştir. Âyetin diğer bir yorumu da şudur: Hak Teala gerçekten ve doğrudan Hz. Musa’nın annesine vahyetmiştir. Fakat bu vahiy, “Rabbin arıya vahyetti ki..” (Nahl, 16/18) âyetinde geçen vahiy gibi ilham manâsına gelmektedir.

Eş’arîlerin karşı delilleri: “Biz Musa’nın annesine vahyettik…” meâlindeki âyet, hiçbir şekilde, “Biz sadece erkekleri peygamber olarak gönderdik..” meâlindeki âyetten daha az açık ve daha az kesin değildir. Bu âyet de en az o âyet kadar açık ve kesindir. Bu kadar çok açık ve kesin olan bir ifadeyi birtakım zannî ve tahminî yorumlarla te’vil etmek doğru değildir. Hak Teala’nın “Biz ona ruhumuzu gönderdik”, demesi ve bununla Hz. Meryem’e Cebraili gönderdik manâsını kasdetmesi sizin görüşünüzü değil, bizim kanaatimizi teyid eder. Zira Ruh adı verilen Cebrail, peygamberlere gönderilen bir melektir. O halde Hz. Meryem bir Nebiyedir. Âyette “Biz sadece erkekleri peygamber olarak gönderdik”, denilmesi, insan nevinden peygamberler gönderilmesini garib karşılayan ve peygamberlerin ya melek veya melekler gibi yemeyen, içmeyen, uyumayan, cinsî münasebette bulunmayan varlıklar olması lâzım geldiğini zan ve iddia edenleri red içindir. Âyet “Biz daha evvel de erkeklerden, yani insanlardan peygamber göndermiştik, hiçbir zaman insanlara melekten peygamber göndermemiştik”, manâsına gelmektedir. Esasen Furkan sûresinin 25/7. ve 20. âyetlerinde de bu hususa işaret edilmiştir.

İşte deliller ve karşı deliller böylece sürüp gitmektedir. İhtilâf konusu olan her meselede tarafların dayandıkları birtakım naklî ve aklî delilleri mevcuttur. Bu görüşler gelşigüzel ve indî mülahazalarla ortaya atılmış değildir. Fakat bu gibi konuların fiilî ve amelî hayatla hiçbir ilgisi bulunmadığı için, tatbikatta herhangi bir karışıklığa sebebiyet vermemekte, sadece bir kanaat olarak kalmakta, bazen Eş’arîler Maturidîlerin, bazı Maturidîler de bazı konularda Eş’arîlerin fikir ve kanatlarını gayet rahat bir şekilde benimsemektedirler. Nitekim peygamberlikte erkek olmanın şart kılınması meselesinde başta Fahruddin Razî olmak üzere bir çok Eş’arî âlimi Maturidî görüşünü benimsemiş ve savunmuştur.

Durumu, kısaca şöyle özetlemek de mümkündür: İslâmiyet'te itikadî mezheplerden Maturidî de Eş’arî de haktır; ama Maturidî akla daha fazla ehemmiyet verir. Meselâ Maturidî'ye göre peygamberler gelmeseydi, gene ulu ve yüce Allah'ın varlığını idrak etmeye mecburduk; zira ulu ve yüce Allah bize akıl vermiştir. Akıl nimetinin getirdiği sorumluluk vardır. Eş’arî'ye göre, eğer peygamberler gelmeseydi, böyle bir mecburiyetimiz olmazdı. Bunun için Maturidî'ye göre ulu ve yüce Allah'ın varlığını kabul etmek aklen, Eş’arî'ye göre şer'an vaciptir. Eşarî'ye göre ulu ve yüce Allah'ın fiilleri (yarattıkları) için illet ve sebep aranmaz; Maturidî'ye göre ise ulu ve yüce Allah'ın fiillerinin (yarattıklarının) bir hikmeti ve sebebi vardır. Eş’arî'ye göre hüsn ve kubh (iyi ve kötü) akılla bilinemez; Maturidî'ye göre bilinir...

O halde, amelde (veya fıkıh'da) dört ve itikatta iki mezhep bir bütün belirtirler ve Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolu olarak tekleşirler.



EHL-İ SÜNNET VEL CEMAAT NEDİR?

Merhum üstad Necip FAZIL anlatıyor: “Allah'ın Resûlü, etrafında sahabileri, ince bir değnekle kum üzerine derince ve dümdüz bir çizgi çektiler ve sonra bu iki çizginin iki yanına kırkayağa benzer bir takım kısa hatlar ekleyerek buyurdular:”

“-Şu doğru çizgi kurtuluş yoludur; ondan kopma küçük hatlarsa felâket yönleri...”

“Ve daha nice hadis...”

“Bir tanesi daha:”

“-Musa Peygamberin ümmeti 71 fırkaya ayrıldı. Biri nur, 70'i ateş yolunda... İsa'nın ümmeti 72 bölüm... Biri nur, 71'i ateş istikametinde... Benim ümmetimse 73 fırka olacak; biri nura, 72'i ateşe yönelecek...”

Üstad Necip FAZIL'ın kaynak belirtmeden zikrettiği son hadis, Tirmizi ve İbn-i Mace'de şöyle zikredilmektedir: “Yahudiler yetmişbir fırkaya ayrılmış, Hıristiyanlar da yetmiş iki fırkaya ayrılmışlardır. Ümmetim ise yetmişüç fırkaya ayrılacaktır.” Hadis alimleri çeşitli

şekillerde rivayet edilen bu hadisin sahih olduğunu ve hadisin ifadeettiği hadisenin meydana geleceğinde hiçbir tereddütün bulunmadığını söylemişlerdir.

Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve İbn- Mşae'de zikredilen bir hadislerinde ise, Peygamber Efendimiz, “yüzü kıpkırmızı olarak uykudan uyanarak”, şöyle buyuruyorlar: “Lâ ilahe illallah, yaklaşan felâketten dolayı vay Arapların haline!” İslâm âlimleri diyorlar ki;

“Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifle, kendisinden sonra Müslümanlar arasında meydana gelecek olan ihtilâflara işaret buyurur.”

İbn Hakim Es-SEMERKANDÎ, bu konularda, şöyle yazıyorlar: “Ey mümin kardeş! Peygamber Efendimizin mezhebini soracak olursan, bilmiş ol ki, O'nun mezhebi Tarik-i Müstakimdir. Nitekim Efendimiz, “Şüphe yok ki, Musa (A.S)'ın kavmi kendisinden sonra inanç bakımından yetmiş bir fırkaya ayrıldı. Bunlardan yalnız bir fırkası kurtuldu. Yetmiş

fırkası helâk oldu. İsa (A.S)'ın kavmi de kendisinden sonra yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Bir fırkası hariç hepsi helâk oldu. Muhakkak benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bu fırkalardan biri kurtulup yetmiş iki fırkası helâk olacaktır. buyurdu. Bunun üzerine, Ey

Allah'ın Resulü; bu, kurtuluşa eren fırka hangisidir, denildi. Peygamber Efendimiz de, bu fırka, Ehl-i Sünnet vel Cemaat'dır. buyurmuştur ki, bu cemaat en büyük cemaattır. Allah'ın Resulü: Kim İslâm cemaatine bir karış muhalefet ederse, İslâm'ın ipini boynundan çıkarmış olur. buyurmaktadır.”

Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz Müslümanların fırka fırka bölünmemesi gerektiğini, bunun kendisine ıstırab vereceğini belirttikten sonra, maalesef, kendi ümmetinin de yetmişüç fırkaya bölüneceğini acı duyarak haber vermişlerdir ve maateessüf, bu fırkalardan sadece birinin Fırka-ı Naciye (kurtulmuş fırka) olacağını, bu sebepten Müslümanların, bu belâdan korunmak üzere, kendi Sünnetine uymalarını ve cemaatten kopmamalarını emir ve tavsiye

buyurmuşlardır. Bu sebeple İslâm Dünyasında fırka-ı naciyenin adı Ehl-i Sünnet vel Cemaat olarak konmuştur... Yani, Ehl-i Sünnet vel Cemaat, fırka-ı naciyenin adıdır.



İyi de Ehl-i Sünnet nedir?

Sözlükte “manevî alanda çizilen yolu benimseyenler” anlamına gelen ehl-i sünnet tamlaması “Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat” ifadesinin kısaltılmış şeklidir. Buradaki sünnetten maksat, dinî tebliğ ve beyan etmekle görevli bulunan Peygamber Efendimiz'in İslâm'ın temel konularını anlama ve benimseme tarzıdır. Cemaat kavramı, her devirdeki müslümanların büyük çoğunluğu ve müctehid alimler tarafından farklı şekillerde yorumlanmışsa da vahyin ilk muhatapları olup inanç, ibadet, hukuk ve ahlâk cepheleriyle İslâm'ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir.

Aslında bu anlayış diğer yorumların da temelini oluşturmaktadır. Buna göre Ehl-i sünnet'i, “Hz. peygamber ile ashap cemaatinin dinin temel konularında takip ettikleri yolu benimseyenler” diye tarif etmek mümkündür. Bu tarifte yer alan “dinin temel konuları” derken , İslâm'dan olduğu kesinlikle bilinen ve “usûlü'-din” diye de adlandırılan hususlar

kastedilmektedir.

Ehl-i sünnet tamlaması, Kur'ân-ı Kerim'de, bizim yukarda ifade ettiğimiz tarife uygun olarak, geçmemektedir... Erken dönem hadis kaynaklarında da ehl-i sünnet tabiri görülmemekte, buna karşılık “sünnet” ve “cemaat” kelimelerine rastlanmaktadır.

İlgili hadislerde belirtildiğine göre, Peygamber Efendimiz ümmetinin yetmiş iki veya yetmişüç fırkaya ayrılacağını, bunlardan biri dışındaki bütün fırkaların cehenneme, “cemaat fırkası”nın ise cennete gireceğini söylemiş (İbn-i Mace); Allah'ın rahmet elinin cemaat

üzerinde olduğunu, cennetin ortasına girmek isteyenlerin topluluktan ayrılmamaları gerektiğini (Tirmizi), cemaatten az da olsa ayrılanların İslâm'dan çıkmış sayılacaklarını ve Câhiliye ölümüyle öleceklerini belirtmiştir (Buhari, Müslim). Ayrıca ihtilâf halinde büyük çoğunluğa uyulmasını emretmiş (İbn-i Mâce), vefatından sonra, yaşayanların pek çok ayrılığa şahit olacaklarını söylemiş, bunlara yetişecek olan müminlerin kendi sünnetiyle Hulefâ-yı Râşidin'in sünnetine sımsıkı sarılmasını öğütlemiştir.

Ehl- sünnet'e bağlı olanlara “sağlam ve doğru inancı benimseyenler” anlamında “Sünni” adı verilir. Sünni terimi, tabiinden Said b. Cübeyr'e nisbet edilen bir rivayetten anlaşıldığına göre Hicrî I. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkmış olmalıdır. Ehl-i Sünnet tabiri ise, Dârimi'de yer alan bir rivayete bakılırsa, ilk defa Hasan Basri tarafından kullanılmıştır. Ehl-i Sünnet mensupları, “ehl” kelimesine “hadis, cemaat, istikamet, hak, iman, isbat” kelimeleri eklenerek

oluşturulan terkiplerle ve “sıfâtiyye” (ilâhi sıfatları benimseyenler), “fırka-i Nâciye” (kurtuluşa eren zümre) ve “sevâd-ı a'zam” (büyük çoğunluk) tabirleriyle de anılır.

Hicri VI. yüzyılda teşekkülünü tamalayan Ehl-i Sünnet, Kur'ân ve Sünnet'e uyulması gerektiğini kabul edip, aklı nakle tâbi kılmakla diğer mezheplere göre isabetli yolu tercih eden ana mezheptir. Çünkü dinde ana prensip vahye uymaktır. Mutlak ve mükemmel bir bilgi kaynağı olmayan aklın nakle hâkim olması veya naklin akla tâbi kılınması halinde vahye ihtiyaç kalmaz ve ilâhi emirler bir anlam taşımaz. İnsan bilgisi için vazgeçilmez bir kaynak olmasına rağmen sınırlı, dış tesirlere açık ve geleceği keşfetmekten yoksun bulunan akıl vahyin desteğine muhtaçtır. Ehl-i Sünnet aklı vahye tâbi kılıp vahiyle akıl arasında bir denge kurmak, ayrıca kitap, sünnet, icma, kıyas gibi bütün şer'i usullere başvurmak suretiyle doğruya ulaşma ihtimalini yükseltmiş ve hemen hemen her konuda mutedil bir çizgide yer alıp, aşırı uçlardan uzak kalmayı başarmıştır. Müslümanların % 90'ından fazlasını teşkil eden Ehl-i Sünnet'in İslâm ilimlerinin kuruluş ve gelişmesine yaptığı katkılar da önemlidir. Nitekim tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, siyer gibi temel İslâmi ilimler alanındaki kaynak eserler, genellikle, Sünni alimler tarafından kaleme alınmıştır.



EHL-İ SÜNNET İLE EHL-İ BİD'ÂT ARASINDA NE FARK VAR?

Pekiyi, Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepleri ile Ehl-i Bid'ât mezhepleri arasında ne gibi farklar var?

Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepleri ile Ehl-i Bid'ât mezhepleri arasındaki en mühim ihtilâf konularını ilerde ayrıca anlatmaya çalışacağız... Ancak Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepleri ile Ehl-i Bid'ât mezhepleri arasındaki farkları -şimdilik- şu şekilde özetlememiz mümkün:

-Ehl-i Sünnet vel Cemaat, Peygamber Efendimiz ile sahabe'nin geleneklerine bağlıdır. Onların izinde olmayı kendilerine yol olarak seçmişlerdir. Bundan dolayı, sünnetçiler ve yahut gelenekçiler adıyla anılırlar.

Ehl-i Bid'at ise, sünnet'ten çok kendi uydurmaları olan fikir ve inançlara bağlanırlar. Zaten, bid'at da kelime olarak sonradan uydurulan şey demektir.

-Ehl-i Sünnet vel Cemaat, âyet ve hadisleri kendi görüşlerine göre tev'il etmezler. Ulu ve yüce Allah ile Peygamber Efendimizin âyet ve hadisde kasdettikleri anlama uymaya çalışırlar.

Ehl-i Bid'at ise, âyet ve hadisleri kendilerine göre te'vil ve tefsir ederler. Meselâ, Mutezile, âyetin zâhirini terkederek başka anlamlar ararlar.

-Ehl-i Sünnet vel Cemaat, Hariciler gibi tamamen zâhire de bağlı değillerdir. Nas'ları te'vil etmemekle birlikte, nas'ların ruhuna ve özüne ehemmiyet verirler. Zâhir-bâtın dengesini muhafaza etmeye özen gösterirler.

Bazı Ehl-i Bid'at mezhepleri ise, Hariciler'de olduğu gibi, âyetlerin tamamını zâhirine göre değerlendirirler, bunun için de birçok noktada dalâlete düşerler.

-Ehl-i Sünnet vel Cemaat, ümmetin bütünlüğüne ve ayrılmazlığına büyük değer verirler. Tefrikâya karşı çıkarlar. “Elhamdülillâh Müslümanım”, diyen herkesi Müslüman kabul etmeye taraftardırlar.

Ehl-i Bid'at mezheplerinin büyük kısmı ise, kendi mezheplerinden olmayanları Müslüman kabul etmez, küfürle itham ederler.

-Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepleri genellikle hoşgörülüdürler. İtikâdlarını hiç kimseye zorla kabul ettirmeye çalışmaz, kendilerinden olmayanları tekfir etmemeye çalışır, onların öldürülmelerini veya esir edilmelerini asla caiz görmezler.

Ehl-i Bid'at mezhepleri ise, genellikle mutaasıptırlar, kendi mezheplerinin dışında bulunan Müslümanları da tekfir edebilirler.

-Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezheplerinin görüşlerinde, yabancı din ve felsefelerin tesiri önemli değildir. Onlar, bu yabancı düşüncelerden sadece faydalanma yolunu seçmişlerdir.

Ehl-i Bid'at mezheplerinden Hariciler eski Arap telakkilerinin, Şiâ İran kültürünün, Mutezile ise, Yunan felsefesinin tesirinde kalmış ve bu etkiler altında bir çok İslâmî inanca ters düşmüşlerdir.

-Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepleri ashaba sövmez, saygısızlık yapmaz, kâfir demez, aksine, büyük bir hürmet gösterirler.

Ehl-i Bid'at mezheplerinden Hariciler, Şiiler ve Mutezile sahabilerden bazı kimseleri tekfir eder, Onlara söver ve lânet okurlar.

MÜSLÜMAN VE DOKUZ IŞIKÇI TÜRK MİLLİYETÇİLERİ OLARAK, BİZ,

İSLÂMİYET'E, HEM DE EHL-İ SÜNNET VEL CEMAAT YOLUNDA İSLÂMİYET'E İMAN EDER, YAŞAR, YAYAR VE YAŞATIRIZ...

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

14 Ağu 2017

6 Ağustos Pazar günü `Yeni Ufuk ailesi`nin daveti üzerine Denizli'deydim. Aile diyorum aslında ''Yeni Ufuk'' Denizli'de bir grup fedakar Ülkücü-Milliyetçi üniversiteli gencimizin aylık olarak yayımladığı derginin ve aynı isimle Denizli'de açtıkları bir kitabevinin adıdır.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

Nurullah KAPLAN

08 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 26,03 M - Bugün : 4732