« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ BÖLÜM

2-Kader ve Kaza Meselesi

SONRAKİ BÖLÜM

İslâm Tasavvufu

3-Halk’ul Kur’an Meselesi

 

Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhepleri ile Ehl-i Bid'at mezhepleri (bilhassa Mu'tezile mezhebi) arasındaki en önemli meselelerden biri de Halk'ul Kur'ân meselesidir ki, merhum Üstad Necip FAZIL, bu konuyu şöyle anlatıyor: "(Mutezile'deki M. Kaplan) akıl anarşizmi o hale gelmişti ki, iş gide gide, Kur'ân'ın mahlûk olduğu iddiasına kadar vardı".

"Mutezile'nin ana dalâlet çizgilerinden biri sayacağımız Kur'ân mahlûktur! iddiası, Abbasi Halifesi Memun zamanında devlete nüfuz etti; ve Halife tarafından halka resmen ilân ve camilerde Müslümanlara (dikte) edilmeye kadar vardırıldı. Vilâyetlere emirler yazıldı ve kadıların bu fikre bağlı olmaları, bağlı olmayanların da şahitliklerini kabul etmemeleri emrolundu".

"Zaman ve mekân ile kayıtlı aklın zaman ve mekân bağından münezzeh yaratıcıya biçtiği, tek kelimeyle kendi seviyesine indirdiği bu görüş, devlet idaresinde öylesine kuvvet kazandı ki, hak peygamber Hazreti İsa dininin saffet ve asliyet devresinde Romalı müminlere yapılan işkenceler, Sünnet ve Cemaat ehli yolundakilere yapılmaya başlandı. Şu farkla ki, Roma'da müminlere işkence edenler putperestlerdi, bunlar güyâ Müslüman".

"Zulüm görenlerin başında hak mezhep kurucularından İmam Ahmed bin HANBEL vardır. Hâlife'nin, kılıçtan geçirilecekleri tehdidine kadar hedef olan din âlimlerinden bir çoğu devlet karşısında belki kerhen Kur'ân'ın mahlûk olduğu iddiasını doğrularken Ahmed bin HANBEL
Hazretleriyle derin ve gerçek Müslümanlar sonuna dek ayak dirediler ve enselerindeki kılıç pırıltısıyla Cennet yolunu görmenin vecdi içinde, zerrece hileli tavra baş vurmaksızın dayattılar".

"Cevapları: -Kur'ân, hak ile kaim ve mahlûk olması muhal, Allah kelâmıdır".

"Ahmed bin HANBEL'i 8 ay hapiste tuttular ve orada vücudunu kırbaçlaya kırbaçlaya onu bir deri bir kemik bıraktılar".

"İlk kırbaçta sözü: Rahman ve Rahim Allah'ın ismiyle... İkincisinde: Allah'tan başka kimsede ne havl (davranış) ne kuvvet!... Üçüncüsünde: Kur'ân, Allah'ın mahlûk olmayan kelâmı... Ahmed bin HANBEL'den başkaları zindanda şehid oldular; O ise halife değişikliği sırasında kurtuldu".

"Allah'ın sıfatlarını ve bu arada Kelim-Konuşan sıfatını reddedip Kur'ân'ın sonradan yaratılmış olduğuna hükmeden ve tarih boyunca bütün yobazlık müesseselerine maya teşkil eden Mutezile kafasına bağlı Kur'ân mahlûk mudur? meselesi, tek cevaba sığdırılabilir".

"Allah'ın zaman ve mekân üstü kelâmını bu kayıtlardan tecrit ve tenzih edemeyen ve onu kendi zencirbend idrakine tâbi kılmaya davranan nasipsiz kafadır ki, neticede İslâm'a düşmüş bütün gölgelerin kuyusu olmuştur".

MUTEZİLE'NİN GÖRÜŞLERİ NELERDİR?

Halk'ûl Kur'ân Meselesinin temelinde Mutezile Mezhebi vardır ve Mutezile Mezhebi'nin görüşlerini de şöylece özetlemek mümkündür:

Mutezile'ye göre Allah'ın zâtından ayrı kadîm ve ezelî olan ilim, kudret, basar... gibi sıfatları yoktur. Ulu ve yüce Allah her şeyi bilir, her şeye gücü yeter, her şeyi görür. Bunda zerre kadar şek ve şüphe yoktur. Fakat ulu ve yüce Allah; zâtından ayrı ve başka olan ilim, kudret ve basar gibi kadîm ve ezelî sıfatlarla değil, zâtı ile bilir, kadir olur ve görür. (Tevhid prensibi)

Mutezile'ye göre insanların tamamıyle hür ve müstakil olan bir iradeleri vardır. Yaptıkları ve yapmadıkları işleri kendilerinde varolan bu hür irade ve kudrete dayanarak yaparlar veya yapmazlar. Sorumluluğun esası, insanlarda mevcut olan bahis konusu hür irade ve kudrettir. Eğer insanlar yaptıkları işleri ulu ve yüce Allah'ın iradesi, kudreti ve takdiri ile yapmış olsalardı; yaptıkları iş kendileri tarafından değil de ulu ve yüce Allah tarafından vücuda
getirilmiş olsaydı, sorumlu tutulmamaları, sorumlu tutulmaları halinde ise ulu ve yüce Allah'ın âdil değil, zalim olması gerekirdi. Halbuki ulu ve yüce Allah zalim olmaktan münezzehtir, âdildir, kendi dilediği, yaptığı ve yarattığı bir amelden dolayı kulunu mesul tutmaz, cezalandırmaz. (Adalet prensibi, halk-ı ef'al-i ibad konusu)

Mutezile'ye göre Kur'şn mahlûktur, sonradan yaratılmıştır. (Halk'ul Kur'ân meselesi). Ahirette cennetteki müslümanların ulu ve yüce Allah'ı başlarındaki gözle görmeleri mümkün değildir. (Rü'yetullah'ı inkâr) Vâhiy ve şeriat olmasa bile akıl bir çok şeylerin iyi ve güzel, diğer birçok şeylerin ise kötü ve çirkin olduğunu bilebilir. (Hüsün ve Kubuh meselesi)

Görülüyor ki, Mutezilenin en mühim özelliği, aklı naklin karşısında üstün görmesidir... Evet İslâm'da akıl, Merhum S. Ahmet ARVASÎ Hocamızın da, şahsen bize yazmak lütfunda bulundukları bir mektuplarında da belirttikleri gibi, büyük nimettir. Nitekim, Peygamber Efendimiz; "Aklı olmayanın dini de yoktur" buyururlar. Ancak, akıl, bütün dinî hakikatleri bulmaya yetmez. Yetseydi, hepsini salât ve selâm ile andığımız Şanlı Peygamberlere lüzum kalmazdı. Onun için bir Müslüman ne kadar zekî, ne kadar kültürlü olursa olsun aklını
peygamber edinmez. Edinemez. Aklını peygamberin yerine oturtan bir insan, artık mümin değildir. Şunu asla unutmamak gerekir ki, bu iş, ne akılla olur, ne de akılsız. Mevlâna Celaleddin-i RUMÎ; "ben parça (cüz'î) aklımı, akl-ı kül (tam akıl) olan Şanlı Peygambere teslim ettim de kurtuldum" diye buyuruyor. O, bir rubaisinde de şöyle buyurur: "Ben aklımı Şah-ı Muhammede (Muhammed aleyhisselâmın yoluna) kurban eyledim de kurtuldum". Birçokları da aklını vâhyin sahasında koşturmak istediler ve fakat helâk oldular... Akıllı adam, aklın sınırlarını bilir. Onu aşkın sahasında koşturmaz... Bu sebeplerle, Mutezile Ehl-i Sünnet vel Cemaat kelâmcılarının en çok tenkid ettikleri Ehl-i Bid'at mezhep olmuştur.

ÖMER NESEFÎ'DE HALK'ÛL KUR'ÂN

Ebu Hafs Necmüddin Ömer Bin Muhammed NESEFÎ Metnu'l-Akaid isimli eserinde şöyle buyuruyor: "Allah'ın sıfatları vardır. Allah'ın sıfatları ezelîdir, zâtı ile kaimdir. Sıfatlar Allah'ın ne aynıdır, ne de gayrıdır".

Ulu ve Yüce Allah'ın ezelî sıfatlarından biri de Kelâm sıfatıdır. Ancak irade ve tekvin sıfatları ile kelâm sıfatları üzerinde çokça ihtilâf edilmiştir. Onun için Ömer NESEFÎ, bu sıfatların var ve kadim oldukları hususuna tekrar işaret etmiş ve bu meselede biraz daha tafsilat vermek maksadıyla şöyle demiştir: "O (yani Allah Teala) kendisinin sıfatı olan bir kelâmla
mütekellimdir. Kelâm, Allah'ın ezelî bir sıfatıdır. Bu kelâm harf ve ses cinsinden değildir. O (kelâm) zâtı ile kaim sükût ve âfete aykırı bir sıfattır. Allah Teala, kelâmla emredici, nehyedici ve haber vericidir."

Ömer NESEFÎ, kelâmın ezelî ve kadim olduğunu açıkça belirttikten sonra, okunan ve hadis olan nazma Kur'ân ismi verildiği gibi, kadim ve ezelî olan -bahiskonusu- kelâm-ı nefsiye de Kur'ân isminin verilmekte olduğuna işaret etmeye gayret ederek şöyle diyor: "Allah Teala'nın kelâmı olan Kur'ân, mahlûk değildir".

Ömer NESEFÎ kitabında, "el-Kur'ân kelâmullah..." demek suretiyle önce Kur'ân'ı zikrettikten sonra, arkasından, kelâmullah tâbirini getirdi. Çünkü kelâm âlimleri, "Allah Teala'nın kelâmı olan Kur'ân, gayr-i mahlûktur" denilir, ama; kadim ve ezelî olan harf ve seslerden
mürekkeptir, fikri akla gelmesin, diye "Kur'ân gayr-i mahlûktur denilmez" demişlerdir. Onun için, Kur'ân mahlûk değildir, demektense, ulu ve yüce Allah'ın kelâmı olan Kur'ân mahlûk değildir, demek daha uygun olmuştur.

Ebu Hafs Necmüddin Ömer Bin Muhammed NESEFÎ, "mahlûk değildir" sözünü "hadis değildir", yerine kullanmış ve bununla iki ifadenin aynı şeyi anlattığına işaret etmek istemiştir... Aynı zamanda, Ömer NESEFÎ, bu ifadesiyle iki mezhep, yani Mutezile ile Ehl-i Sünnet vel Cemaat arasındaki ihtilâf konusu meseleyi "Kur'ân mahlûktur" veya "Kur'ân
gayr-i mahlûktur", şeklinde meşhur ve yaygın bir ifade ile kesin bir şekilde ortaya koymak istemiştir... Yine bundan dolayı "Allah'ın kelâm sıfatı" konusu, "Halk'ûl Kur'ân" başlığı altında incelenmiştir.

Ehl-i Sünnet vel Cemaat ile Mutezile'nin arasındaki ihtilâfın hakikatı ve mahiyeti, esasen, kelâm-ı nefsinin varlığını kabul veya red ile ilgilidir. Çünkü Ehl-i Sünnet vel Cemaat, Kur'ân'ın harfleri ve sözleri kadim ve ezelîdir, demiyor. Buna karşı Mutezile de, kelâm-ı
nefsi hadis ve mahlûktur, demiyor. Ama kelâm-ı nefsinin var olduğunu da kabul etmiyor. Kelâm-ı nefsinin varlığını kabul etselerdi, Kur'ân mahlûktur, demiyeceklerdi.


İMAM-I AZAM'DA HALK'UL KUR'ÂN

"Halk'ul Kur'şn Meselesi"ne, İmam-ı Azam Ebu HANEFÎ Hazretleri de, herhalde konunun ehemmiyetinden dolayı, hem Fıkh-ı Ekber'de hem de El-Vasiyye'de hayli geniş bir yer ayırmış bulunmaktadır... Bu konuda, biraz da İmam-ı Azam Ebu HANEFÎ Hazretlerine kulak verelim.

İmam-ı Azam Ebu HANEFÎ Hazretleri, Fıkh-ı Ekber'de şöyle buyuruyor: "Allah Teala'nın zâti ve fiili sıfatları vardır. Allah'ın zâti sıfatları şunlardır: Hayat, kudret, ilim, KELÂM, semi', basar, irade".

"Allah Teala'nın isim ve sıfatları ezelî ve ebedîdir. O'nun isim ve sıfatlarının hiçbiri hadis de değildir".

"Allah'ın sıfatları ezelde ihdas edilmiş ve yaratılmış değildir. Allah'ın sıfatlarının yaratılmış yahut sonradan var edilmiş olduğuna hükmeden yahut bu konuda hüküm belirtmeyen yahut sonradan olma veya yaratılmış olmaları konusunda şüpheye düşen kimse Allah'ı inkâr etmiş,
kâfir-i billâh'dır".

"Allah Teala kendi kelâmıyla konuşur, kelâm Allah'ın ezelî sıfatıdır".

"Kur'ân mushaflarda yazılan, kalplerde muhâfaza edilen, dillerde okunan, Allah kelâmı olup Peygamber aleyhisselâtü vesselâma indirilen kitaptır. Kur'ân'ı telaffuz etmemiz yaratılmıştır, onu okumamız yaratılmıştır. Fakat Kur'ân'ın kendisi yaratılmış değildir".

"Allah Teala'nın Kur'ân'da Musa aleyhisselâm ve diğer peygamberlerden, (hatta) Firavun ve Şeytandan hikaye yolu ile bahsettiği sözlerin hepsi Allah'ın kelâmıdır. Allah'ın bu sözleri
yaratılmış değildir. Musa aleyhisselâm ve diğer yaratıkların sözleri ise yaratılmıştır. Kur'ân, Allah kelâmı olup kadimdir. Ezelîdir. Yaratılmışların sözleri ise yaratılmıştır."

İmam-ı Azam Ebu HANEFÎ Hazretleri El-Vasiyye'de de şöyle buyuruyor: "İkrar ederiz ki Kur'ân, Allah Teala'nın kelâmı (sözü) olup yaratılmış değildir. Kur'ân, Allah'ın vâhyi ve Peygambere indirdiği bir kelâm olup, zâtının ne aynı, ne de gayrıdır. Belki o, gerçekten
Allah'ın bir sıfatıdır".

İmam MATURİDÎ Hazretleri ise Fıkh-ı Ekber Şerhi'nde şöyle buyuruyor: "Ehl-i Sünnet'e göre Allah'ın sıfatları, zâtının ne aynıdır, ne gayrıdır, ne de yaratılmıştır. İster zât sıfatı olsun, ister fiil sıfatı olsun hüküm aynıdır... Allah'ın sıfatları, bir kısmı diğerinden önce olmakla da vasıflanmaz".
"Sağlam olan görüş şudur: İster zâti olsun, ister fiili olsun Allah Teala ezelde bütün sıfatlarla vasıflanmıştır. Allah'ın sıfatları, zâtının ne aynıdır, ne de gayrı... Bu sözün manâsı şudur: Bir şeyin kendi zâtının ne aynı ne de gayrı olması Allah'dan uzak olmaz (yani Allah hakkında böyle bir düşünceden başka bir düşünce ileri sürmek mümkün değildir. Allah Teala hakkında böyle söyleyebiliriz). Yoksa biz bu sözden, sıfatların Allah'a benzediği manâsını kasdetmedik. Ancak, bu konuda en güzel bir söz söylemeyi kasdettik".

Ebu Hafs Ömer Bin Muhammed NEFESÎ de şöyle diyor: "Deriz ki Allah Teala bütün isim ve sıfatları ile kadimdir, ezelîdir. Allah'ın isim ve sıfatları, zâtının ne aynı ne de gayrıdır. Çünkü, eğer bu sıfatlar için zâtının aynıdır desek, bu söz iki ve daha fazla ilâhın bulunması inancına sebep olur. Allah Teala ise tektir, ortağı yoktur. Eğer bu sıfatlar için, "Allah'ın zâtının başkasıdır" diyecek olursak, bu söz de, Allah'ın sıfatlarının sonradan var edilmiş olmaları inancına sebeb olur. Böyle bir şeyin düşünülmesi ise caiz değildir".

İmam-ı Azam Ebu HANEFÎ Hazretleri El-Vasiyye'de şöyle devam ediyor: "Kur'ân-ı Kerim, yerleşmeksizin mushaflarda yazılı olup, dillerde okunan, kalplerde ezberlenen kitaptır".

Gerçekten de, mushaflarda yazılı olanlar, Allah'ın zâtı ile kaim manâya delâlet eden lâfızlardır. Allah'ın zâtı ile kaim olan manâ ise mushaflara geçmiş, oraya nüfuz etmiş, yerleşmiş değildir.

İmam-ı Azam El-VASIYYE'de şöyle devam ediyor: "Kur'ân'ın mushaflarda yazılı olan sözleri ile ilgili mürekkep, kâğıt ve yazı, yaratılmıştır. Çünkü bunlar, kulların yaptıkları
işlerdir. Allah'ın sözleri ise yaratılmış değildir. Çünkü yazı, harfler, kelimeler ve âyetler, kulların ihtiyaçlarına cevap vermek için Kur'ân'a delâlet eden vasıtalardır. Allah'ın kelâmı, zâtı ile durmakta olup manâsı, bu sayılan şeylerle kaimdir, anlaşılır".

"Her kim, Allah kelâmının yaratılmış olduğunu söylerse, büyük olan Allah'ı inkâr etmiş olur. Allah Teala, ibadet edilendir. Aynı şekilde ibadet edilmeğe devam edilmektedir. Allah Teala'nın kelâmı, kendisinden hiç ayrılmaksızın okunan yahut yazılan ve ezberlenen sözdür".

İmam Ebu YUSUF'un söylediğine göre; Ebu HANİFE Kur'ân'ın yaratılmış olup olmadığı konusunda altı ay şüphe içinde kaldıktan sonra Kur'ân'ın yaratılmamış olduğu hususunda görüşünü kararlaştırmıştır. O'na göre her kim, "Kur'ân yaratılmıştır" derse "kâfirdir".

Daha doğrusu, her kim, "Kur'ân yaratılmıştır" der ve Kur'ân sözü ile de Allah'ın zâtı ile kaim olan kelâm-ı nefsi'yi kastederse, Allah'ın sıfatının ezeliliğini kabul etmediği, Allah'ı hadis olan
havadisin mahalli kılmış olduğu için kâfir olur... "Kur'ân yaratılmıştır diyen kişi bu sözü ile Allah'ın ezelî olan kelâm sıfatını inkârı murad ederse kâfir olur"... Her kim "Kur'ân
yaratılmıştır" derse ve bu sözü ile Allah Teala ile kaim olmayan bir kelâmı kastetmiş olursa ve aynı zamanda Allah'ın ezelî kelâmını inkâr maksadını gütmemiş bulunursa, kâfir olmaz... Fakat, böyle bir söz söylemek hatadır. Çünkü, bu sözle küfre düşülebileceğinden endişe edilir.

Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebine mensup Müslümanlar olarak, biz, Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri, "Halk'ul Kur'ân Meselesine" de Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebi imamlarının buyurdukları gibi "İMAN EDERİZ".

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

09 Haz 2017

Bu sözler 28 Mayıs 2017 Pazar günü saat 13.00’de Sancak Dostları Vakfı’nda “Yeni Ufuk Dergisinin” Ankara da ki temsilcileri üniversiteli genç kardeşlerimizle birlikte dinlediğimiz değerli ilahiyatçı Prof.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

15 May 2017

Nurullah KAPLAN

20 Mar 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 23,93 M - Bugün : 58852