« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ BÖLÜM

3-Halk’ul Kur’an Meselesi

SONRAKİ BÖLÜM

İslâmiyet Ülkücü Dünya Görüşü’nün Felsefesidir

İslâm Tasavvufu

 

İslâm insanlığı sahte mâqbutların pençesinden kurtararak “Allah'tan başka ilâh yoktur” şuuru içinde YÜCELTMEKTİR... Şeriat bunu müslümanları dıştan kuşatarak, Tasavvuf ise içlerinden fethederek yapmak ister... Yani İslâm, bu iki yol ve metod ile insanlığı, sahte tanrılardan kurtarmaya ve YÜCELTMEYE gayret eder.

Başka bir ifadeyle, Şeriat akıl ve ilim yolu, Tasavvuf da sevgi ve aşk yolu demektir. İslâmiyet ise, bunların, bir bütünlük içinde bilinmesi, yaşanması ve duyulması...

Ulu ve yüce Allah Er-Rad sûresinin 36. âyetinde Peygamber Efendimize şöyle emreder: “De ki, ben ancak Allah'a kulluk edip O'na ortak koşmamak ile emrolundum. Ben, ancak O'na dâvet ederim. Dönüşüm de yalnız O'nadır”. İşte, Şeriatı ve Tasavvufu ile İslâm budur... Öyleyse, önce Şeriat ve Tasavvuf kavramlarını kısaca da olsa tarif etmek gerekir.

İslâm âlimlerinin bildirdiklerine göre, “Şeriat, edille-i şeriyye ile ortaya konan, müslümanların yapması ve yapmaması gereken işleri bildiren sistemdir”. İslâm dininde akaid (temel inançlar) ve fıkıh ilmi (müminin yaşayışını düzenleyen ilim), hep şeriat kavramı içinde mütalaa edilir. Kısaca şeriat, bir müslümanın, inançlarını, ibadetlerini, yaşayışını ve hareketlerini mürakebe eden sistemdir.

Hukuk'un zirvesi Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyyede Fıkıh ilmi şöyle tarif edilir: “Fıkıh ilmi şeriat ilminin meselelerini bilmektir. Fıkha ait meseleler, ya âhireti ilgilendiren emirler durumunda olup ibadet hükümleridir, yahut dünyayı ilgilendiren münakâhat, muamelet ve ukûbat gibi bölümlere ayrılır”.

Tasavvuf ise, İslâmiyet'in sınırları içinde kalmak şartı ile samimi bir aşk, vecd ve heyecan ile dinin özüne, sırlarına ve zevkine tam bir edep olgunluğu ile ulaşma gayretini ifade eder.

Mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de mukarrabin (Allah'a yakın olanlar) olarak övülen ve Allah'ın velî kulları olmakla vasıflanan kişiler, işte, dinimizde böylece YÜCELEN kimselerdir. Böyle kimseler, Yûnus sûresinin 62. âyetinde ulu ve yüce Allah tarafından sevgi ve müjde ile anılmaktadırlar: “Haberiniz olsun, Allah'ın velî (kul)ları için, hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun olacak değillerdir”.

Bazı fitne dönemleri hariç, hiçbir İslâm âlimi, Şeriat ile Tasavvuf arasında bir zıddiyet aramamıştır... İslâm dünyasının yetiştirdiği bütün gerçek mutasavvıflar ile İslâm âlimleri, bu iki mukaddes kavramın birbirinden ayrılamıyacağını ısrarla belirtmişlerdir. Nitekim İmam-ı RABBANÎ Hazretleri: “Tasavvuf yolculuğundan maksat, ihlâs makamına varmaktır. İhlâsa ulaşabilmek için enfûsî (içteki, subjektif) ve âfâkî (dıştaki, objektif) mâbûtlara tapınmaktan kurtulmak lâzımdır. İhlâs şeriatın üç kısmından biridir. İlim, amel ve ihlâs. Görülüyor ki, tarikat ve hakikat şeriatın bir kısmı olan ihlâsı elde etmeye yarar. Yani şeriatın yardımcısıdır” buyurur.

Yunus EMRE Hazretleri de şöyle buyuruyor: “Mumsuz baldır şeriat, tortusuz yağdır tarikat / Dost için balı yağa pes niçin katmayalar”.

Şeyhülislşm İbn-i KEMAL Hazretleri ise şöyle buyururlar: “Şeriat kim, serâyı kibriyâdır / Hakikat mülküdür, muhkem binadır”. Yani, Şeriat ile Hakikat (burada tasavvuf kasediliyor) aynı şeydir.

Görülüyor ki, şeriat ve tasavvuf, İslâm dininin, bir mümini, dıştan kuşatması ve içten fethetmesidir. Bunlar, birbirini bütünleyen, tamamlayan şekil ve muhtevadan ibarettir. Bu sebeple, Müslümanları şeriatçı ve tarikatçı diye bölmeye çalışanlar, ya gafil veya
haindir...

Öte yandan İslâmiyet'i, sadece bir dış disiplin sanan, aşksız, vecdsiz ve heyecansız yobaz da, İslâm'ın, mümini dıştan mürakebe eden yönünü inkâr ederek başıboş bir hayat yaşamaya kalkışan ve kendilerine sofî adını yakıştıran sefiller de İslâmiyet'i temsil edemezler. Tarihimizde, birinci tip yobazlık, ikinci tip ise zındıklık ile suçlanmıştır.

Şeriat gibi, tasavvuf bilgilerimizin hepsi de, ulu ve yüce Allah'tan ve Peygamber Efendimizden bize intikal etmiştir. Gerçi tasavvuf kelime olarak sonradan çıkmıştır, amma, gerçekte imanın vicdanîleşmesi, kalb ile zikir, nefs muhasebesi, tevhid itikadı, imanın taklid mertebesinden tahkik mertebesine, gene imanın, ilmel-yakin mertebeden aynel-yakin mertebeye ve oradan da hakkal-yakin mertebeye ulaştırılması gayreti, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere, bütün Ashab-ı Kirâm'ın yaptığı işlerdi. Çünkü, bütün bunları
yapmayı, bizzat Cenab-ı Hak, Kur'ân-ı Kerim'de emrediyordu. Ancak, o zaman, bu işi yapanlara sofî veya mutasavvıf değil, zâhid, âbid ve ehl-i zikir adı verilirdi.

Hicret'in 2. asrının sonlarına doğru, Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda olup, kalblerini gafletten koruyan ve nefislerini ulu ve yüce Allah'a kavuşturan zâhidlere, âbidlere, ehl-i zikre ve imanda yakin ve ihlâs derecesini yüceltmek isteyenlere sofî ve bu hallerine tasavvuf denildi. Yani, mesele, tamamı ile bir ıstılâh değişmesinden ibaret... Yoksa, iman, ahlâk, şuur ve yaşayış tamamı ile sünnet'e uygun...

Merhum Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, bu konuda, şöyle diyor: “İslâm'ın ilk devirlerinde tasavvufî harekete örnek diye gösterilebilecek haller sonraki yüzyılların doktriner-teşkilâtlı

tasavvufundan büyük ölçüde farklı idi ve esas itibariyle ferdî zühd vak'alarından ibaretti.” .....

“İslâm tasavvufu İslâm dininin belli bir yorumudur. Bazı müslümanlar Hicret'in ikinci ve üçüncü asırlarından itibaren özellikle fıkıhçıların şekilci yorumu ile Mu'tezilenin rasyonalist yorumu karşısında, bunlardan farklı bir din (İslâm) anlayışı ortaya atmışlar, önce kendi hayat tarzlarıyla gerçekleştirdikleri bu anlayış, sonraları teorik bir yapı kazanmış, hattâ teşkilâtlanmıştır. Tasavvufî din anlayışının belirgin vasıfları Kur'ân ve hadiste zâhirden ziyâde bâtına önem vermek; Yaratan ile yaratılan arasında varlık itibariyle ayrılık bulunmadığını, çünkü Allah'tan başka varlık bulunmadığını kabul etmek; insanın Allah'tan geldiği gibi yine Allah'a gideceğini, ancak bunun için mutlaka ölümü beklemek gerekmediğini, nefsi tertemiz kılmakla ezeldeki birliğe daha hayatta iken dönüleceğini iddia etmektir.” .....

“Çağdaş bir Batılı ilim adamının (Fritz Meier M. Kaplan) belirtiği gibi, tasavvuf İslâm cemaatı içinde Peygamber döneminin iman tazeliğini yeniden yaşatmak, her yandan gelen şüphe, tereddüt, yanlışlık ve kargaşalıklara karşı dinin asli otoritesine bir dönüş sağlamak gayreti olarak görülebilir.” .....

“Tasavvuf, bir tarafıyla, İslâm dünyasındaki dinî doktrin birliğinin şiddetle sarsıldığı bir zamanda bu birliği sağlamak gayretini (de) temsil ediyor.”


SOFİLİK NEDİR?

Kendisine ilk defa sofî denilen Allah'ın velî kulu Ebu Hâşim SOFÎ'dir. İslâm Dünyasında ilk tekke (zaviye) de O'nun için kurulmuştur.

Sofî kelimesinin nereden geldiği İslâm dünyasında çok tartışılmıştır. Bazılarına göre safa, bazılarına göre sof, bazılarına göre saf, bazılarına göre de Ehl-i Suffa kelimesine uygun manâlara bağlamak mümkündür.

Bu konuyu, isterseniz, erbabından öğrenelim. Esseyyid Abdulhakim ARVASÎ Hazretleri, Tasavvuf Bahçeleri adlı kitabında buyuruyorlar ki: “Hülâsa; sufî kelimesi, bir sebep ve münasebet aranmaksızın, kalb safasına, gönlü, bütün yabancılardan arındırma ve ilâhî zikirle
ruhu donatmaya mâlik olanlara isim olarak verilmiştir. Bu üstün taife ise ehem-i takdim ölçüsüne riayetle, böyle kıyas ve kelime iştikakı ile meşgul olmaktan kaçınmışlar ve kıymetli vakitlerini, pek az faydası olan bu gibi işlerle zayi etmemişlerdir.”

Mühim olan kelimeler ve ıstılâhlar değil, bunların ifade ettiği manâlardır. Böyle düşününce tasavvuf, bir müslümanın, yüce İslâm ahlâkı ile bezenmesi demek olmaktadır. Tasavvuf, ulu ve yüce Allah'ın rızası için, en güzel iş ve ibadetleri tercih etmeyi ve yapmayı temin eden bir iç disiplin ruhu ve şuuru geliştirmek manâsına gelmektedir. Zaten, dinimiz de bunu emretmektedir. Önce ilim öğren, sonra bu ilme uygun olarak iş ve ibadette bulun... Kısaca din, ilim, amel ve ihlâstan ibarettir... İnsanların iki dünyada da mutlu olması, rahat ve huzura kavuşması için, herşeyden önce doğru ve sağlam bir imana sahip olması gerekir. Bunun için kalbin ve kafanın yanlış ve bozuk inançlardan ve yersiz şüphelerden arınması şarttır. İslâm'da tasavvuf kavramını, bu anlamlar içinde idrak etmek esastır... Ehl-i Sünnet vel Cemaat Yolu bu anlayışı savunur.


TASAVVUF NEDİR?

Tasavvuf, kâl (söz) ilmi değil, bir hâl ilmidir. Onu sözle anlatmak mümkün değildir, o, ancak yaşanır. Bununla birlikte, İslâm büyükleri bizlere bir fikir vermek için, çok derin ve hikmetli sözler söylemişlerdir. İşte onlardan birkaçı:

Cüneyd-i BAĞDADî şöyle buyurur: “Tasavvuf, Yüce Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır”. “Tasavvuf, şeriat yasaklarına ve kötü ahlâka karşı sürekli mücahededir”.

Ruveym Bin Ahmet BAĞDADÎ diyor ki: “Tasavvuf, yalnız Allah'a acz ve ihtiyaçla sığınmak; mahlûkatın ihtiyaçlarına koşmak, şeriat yasakları dışında taarruz ve mücadeleyi terk etmektir”.

Ebu Muhammed CERÎRÎ'ye göre: “Tasavvuf, her düşük ahlâktan çıkmak ve her yüksek ahlâka ermek...”

Zünun-ı MISRÎ şöyle diyor: “Tasavvuf ehli, Allah'ı her şeye tercih eden, Allah'ın da onları her şeye tercih ettiği topluluk...”

İmam-ı KETTANÎ: “Tasavvuf, güzel ahlâktan ibarettir”.

“Sufî Allah'ın her yaptığına rıza gösterir ki, Allah da onun yaptıklarından razı olsun.”

“Tasavvuf kafanda ne varsa atmak, elinde ne varsa dağıtmak ve önüne ne gelirse yüz çevirmemektir.”

“Sufîlik, sufîdeki hallerin sadece Allah tarafından bilinmesi ve mahiyetini yine sadece Allah'ın bildiği bir şekilde sufînin daima O'nunla birlikte olmasıdır.”

Ve Seyyid Abdülhakim ARVASÎ Hazretleri buyuruyor: “Tasavvuf beşerî sıfatlardan arınıp meleklik sıfatlarına bürünmeye ve ilâhî ahlâk ile ahlâklanmaya hizmet eden bir haldir.”

Görüldüğü gibi, tasavvuf kavramının kökü üzerinde olduğu gibi tarifi üzerinde de birlik yoktur. Böyle olması da gayet normaldir. Çünkü bizatihi tarif zor bir şeydir. Ayrıca, tasavvuf bir ruh hayatıdır. Bu da, şahıslara göre farklı bazı özellikler gösterir. Onun için tasavvufu tarif edenler, daha çok kendi ruhî yaşayışlarının tarifini yapmışlardır.

Ancak, tarifler arasında farklılıklar olmasına rağmen hepsinde ortak olarak ifade edilmek istenen manâ birdir. Zühd ü takvâ ile ruhu temizlemek, kendi varlığını, ulu ve yüce Allah'ın sevgisinde eritmek, kalbini ulu ve yüce Allah'tan başka her şeyden boşaltıp Allah'a tahsis
etmek, kendini yok bilip ulu ve yüce Allah'ın varlığında yaşamak, O'nun bütün emirlerine uymak, yasaklarından kaçmak ve böylece en büyük mutluluk olan ulu ve yüce Allah'ın cemâlini müşahedeye erip, rızasına nail olmaktır...


TASAVVUF'UN GAYESİ NEDİR?

Tasavvuf yolunun üstadları buyuruyorlar ki: “Tasavvufun gayesi, kötü ahlâktan, maddî-manevî düşük vasıflardan arınmak; iyi ahlâk ve üstün vasıflarla donanmaktır”.

Nitekim Peygamber Efendimiz'in, “Ben, üstün ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim” diye buyurmalarından, dinde asıl maksadın yüksek ahlâkı tamamlamak olduğu anlaşılır.

Tasavvufta da esas olan, her işte, her yerde, her kayıt ve şartta tam anlamı ile Peygamber Efendimize uymaktır. Yani, açık ve gizli her türlü faaliyetinde, yaradılmışların en üstünü olan Allah Resulü'ne bütün gerçeği ile vâris olmaktır.

Kısaca tasavvufun gayesi, Peygamber Efendimizin ahlâkını kazanmak ve ilâhî ahlâk ile sıfatlanmak ve şer'i emirleri ve amelleri kolaylıkla ve rahatlıkla yerine getirebilmektir.

Tasavvuf yolunun üstadlarına göre, bu gaye, bu yolun isteklileri ve yeni girenleri tabakasına ait olup visale ermiş, kemale kavuşmuş ve daha yukarı mertebelere ulaşmış olanların bunlara ek daha nice hasletleri ve faziletleri var...


TASAVVUFUN KAYNAĞI NEDİR?

Kesin olarak bilinmelidir ki, tasavvufun kaynağı, ulu ve yüce Allah'ın mukaddes kelâmı Kur'ân-ı Kerim ile Peygamber Efendimizin sünnetidir. İslâm tasavvufunu başka kaynaklara bağlamak ya tam bir cehalet veya tam bir ihanettir.

İslâm, şekilden ibaret, kuru bir emir ve yasaklar yığını değildir. Bütün dinlerde ruh vardır ve ruh olan yerlerde de tasavvuf vardır. İslâm dinlerin en mükemmelidir. İslâm ruh ile bedenin kemal ile birleştiği bir dindir. İnsanın ruh ve beden diye iki cephesi olduğu gibi, dinin de şeriat ve hakikat diye iki cephesi vardır. Daha doğrusu, şeriatın zahir ve bâtın diye iki yönü vardır. Nasıl namaz, oruç ve sair amellerin rükû ve sücud gibi zahirî bir şekli varsa ve bunlar fıkhın konusunu teşkil ediyorsa; yine bu ibadetlerin hudu, huşû ve huzuri kalb gibi bâtınî bir şekli de vardır, ve bu da bâtınî fıkhın yani tasavvufun konusunu teşkil eder.

Ulu ve yüce Allah: Tahâ sûresinin 14. âyetinde; “Beni anmak için namaz kıl”, Bakara sûresinin 183. âyetinde ise; “Oruç, sizden öncekilere olduğu gibi size de farz kılındı ki ittikâ edesiniz” buyurarak, namazdan ve oruçtan asıl maksadın, ulu ve yüce Allah'ı anmak ve ittikâ olduğunu belirtmiş ve Şuara sûresinin 88. âyetinde de; “O gün, ne mal, ne de oğullar fayda vermez; ancak Allah'a selim kalb getiren (fayda görür)” buyurarak, insanı kurtaracak yegâne şeyin temiz kalb olduğunu açıklamıştır.

Hadid sûresinin 16. âyetinde; “İnsanların kalblerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı; çoğu yoldan çıkmış
kimselerdir”. Zümer sûresinin 22. âyetinde ise; “Kalbleri Allah'ın zikrinden katılaşmış olanlara veyl!” buyrulmaktadır ki, bu âyetlerde, katı kalbliliğin, kuruluğun kötülüğü müslümanlara anlatılmaktadır.

Peygamber Efendimiz de, Buhari, Müslim, Ebu Davut, Tirmizi ve İbnu Mace gibi hadis kitaplarında rivayet edilen bir hadislerinde, nefis tezkiyesine iman ve İslâm'ın üstünde bir manâ vermiş, bunu ihsan kelimesiyle ifade etmiştir: “İhsan nedir?” diye sorulduğunda; “ihsan,

Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü sen O'nu görmüyorsan da, O, seni görüyor” demiştir.

Ayrıca Peygamber Efendimiz, Buhari ve Müslim de rivayet edilen bir hadislerinde ümmetini zikre teşvik etmiş: “Rabbini zikredenle etmiyen, diri ile ölü gibidir” buyurmuş ve gene Müslim, Tirmizi ve İbnu Mace'de rivayet edilen bir hadislerinde ise : “Bir kavim oturup

Allah'ı zikrederse, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur, feyiz) iner ve Allah onları kendi yanındakilere zikreder” buyurmuştur.

Sahih-i BUHARi'de rivayet edilen bir hadislerinde Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyorlar: “Hak Teala buyurur; Bir veliye düşmanlık gösterene karşı ben savaş açarım. Hiç bir kul, kendisine farz ettiğim şeyleri yapmaktan daha iyi bir şeyle Bana yaklaşamaz. Kul, nafilelerle
de Bana yaklaşmağa devam eder. O derece yaklaşır ki Ben onu severim...”

İşte bu âyet ve hadislerle benzerleri, İslâm Tasavvufunun Kur'ân ve Hadis'teki tohumlarıdır. Mutasavvıfların, halleri, vecidleri, istiğrakları, zikir ve fikirleri öziyle Kur'ân'da ve Peygamber

Efendimizin ve sahâbilerinin sözlerinde mevcuttur ve tasavvuf, zühd hareketinin gittikçe gelişen bir neticesidir...

Merhum Prof. Dr. Erol GÜNGÖR ise, bu konuda, şöyle diyorlar: “İslâm tasavvufunun yerli (İslâmî) kaynakları tasavvufu gerek düşünce gerek tatbikat itibariyle tamamen Kur'ân ve Sünnet'e dayandırırlar. Bu eserlerin pekçoğu mutasavvıflar tarafından yazılmış olduğu için, onların meseleye tenkitçi tarih açısından bakmaları beklenemezdi. Fakat yerli kaynakların tasavvufu sırf İslâmî menşe'li görmeleri büsbütün yanlış sayılmaz; çünkü onlar bu düşünceyi gerçekten Kur'ân ve Sünnet'e uydurmuşlar ve kendilerini tamamiyle İslâm'ın içinde
görmüşlerdir.”

“Mamafih genel görüş odur ki, İslâm tasavvufu içinde sözü geçen yabancı tesirler çeşitli derecelerde bulunmakla birlikte bütün bu tesirler İslâm'ın kendi kaynakları (Kur'ân ve Sünnet) içinde asimile edilmiştir.”


TASAVVUF, KONUSU ALLAH OLAN İLİMDİR

Tasavvuf, İslâm dünyasında bir ilimdir... İslâm mütefekkirleri, ilimleri, konusu itibarı ile üçe ayırmışlardır. Birincisi: Konusu, Allah olan ilim; ikincisi, konusu, insan olan ilim; üçüncüsü de konusu, insandan gayrı bütün yaratıklar olan ilimler.

Bilindiği gibi, tasavvuf, konusu bizzat ulu ve yüce Allah olan ilimdir. Bir tasavvuf üstadı, bu konuda, şöyle buyuruyor: “Tasavvufun konusu Allah'ın Zâtı'dır. Diğer ilimlerin konusu, ne kadar geniş kabul edilse de mümkinât dairesi (olabilirlik âlemi)nden taşamaz...” Halbuki,
olanlar ve olması gerekenler manâsına gelen vücub âlemine nazaran imkân âleminin ihtişamı münakaşa bile edilemez. Peki, ya konusu bizzat ulu ve yüce Allah olan ilmin (tasavvufun) yüceliğine ölçü olur mu?

Tasavvuf metod olarak, kendine has, keşif, müşahede, vecd ve vicdan hassasiyeti gibi yollar geliştirmişse de, temelde, başta Kitab, Sünnet, Tefsir, İtikadî ve Fıkhî ilimler olmak üzere, bütün kanun ve kaide koyucu ilimlere (zahirî ilimlere) de gereken değeri vermiştir.

Esseyyid Abdülhakim ARVASÎ Hazretleri buyuruyor ki: “Tasavvufun konusu, keşf ve müşahede yoluyla; belki vecd ve vicdan yoluyla; Zât, ilâhî sıfatlar, oluşlar, tecelliler; Allah'ın isim ve fiilleridir.”

İbn-i Haldun'un da ifade ettiği gibi tasavvuf ilmi, ikiye ayrılmaktadır: 1. Mücahede ve riyazet ilmi ki, buna muâmele ilmi de denir... 2. Perdelerin kaldırılmasından doğan ilim ki, buna da mükâşefe ve bâtın ilmi de denir.

Birincisi kitaplara yazılıp öğrenilebilecek âdşa ve erkân çeşidinden olan zahirî bilgilerdir... İkincisi ise ledünnî ilimdir... Bunu herkes anlayamaz... Bu ilim kisbî değil vehbîdir.

Mükâşefe ve bâtın ilminin hazmı güçtür, herkes anlayamaz. İşte insanları yanlış anlayışa sevketmemek ve mutasavvıflara karşı gelişen bir takım şüphelerden korunmak için, sufiler, bu çeşit bilgilerini kapalı terimlerle, remz ve işaretlerle, imâ, temsil ve icmal yoluyla anlatmaya, Tanrı sırlarını koruma prensibine sadık kalmaya çalıştılar. Fakat, büyük bir kısmını da söyliyemediler. Çünkü onları ifade edecek tabir yoktur. Tabir ancak müşterek bir manâ veya nisbetten doğar. Mülk âlemiyle melekût âlemi arasında nisbet yoktur. O halde melekût âleminin hallerini anlatmak mümkün değildir. Anlaşılamıyan şeyler nasıl söylenir ve yazılır? Bunlar darbımeseller halinde icmalen ifade edilse bile yine müphem kalır.


TASAVVUF KAVRAMLARI

İşte, mutasavvıfların yazılarında kullandıkları bu kapalı ifadelerden İslâm Tasavvuf kavramları doğmuş ve gelişmiştir. Tasavvufu kavrayabilmek için bu terimleri bilmek lâzımdır. Ancak biz bir Tasavvuf kitabı yazmıyoruz. Tasavvufu da ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nü anlatabilmek için kısaca ortaya koymaya çalışıyoruz... O sebeple, bütün tasavvufî terimleri yazmıyacak sadece çok mühim bir kaç kavramın anlamını vermekle iktifa edeceğiz.

İbadet: İlm-i yakini içinde, dinin zâhir ölçülerine bağlanarak ulu ve yüce Allah'a yönelmek, nefs-i emmare ile mücahede ederek onu ilâhî emir ve ölçülere itaat ettirmek iradesi... Bir bakıma müminlerin avamına mahsus bir hal...

Ubûdiyet: Ayn-ı yakini içinde yücelmiş seçkin müminlerin, ulu ve yüce Allah'a tam bir yönelişi ve itaatı... Bununla birlikte, kendinden sâdır olan ibadetlere eksiklik gözü ile bakmak ve murakabeden doğan haller... Üstelik, bütün bunları, kaderin bir ifadesi olarak görmek... Ulu ve yüce Allah'a lâyık olduğu biçimde ibadet edememenin derin hüznü ile dopdolu olmak...

Ubûdet: Hakk-ı yakini erbabına mahsus... Müşahede ehlinin işi... Miraç Gecesinde Allah'ın Sevgilisi ve İnsanoğlunun Efendisi bu hâl ile şereflendi. O'ndan sonra, seçkinlerin seçkini durumunda bulunan bazı müminler, O'nun tufeylisi olarak bu hallerden pay aldılar...

Hâl: Tasavvuf hâl ilmidir denmiştir... Bilir bilmez, herkes bu sözü kullanır, durur. Halbuki, tasavvufta hâl, kulun bir gayreti ve kasdı olmaksızın, katıksız bir ilâhî bağış olarak kalbe inen ve gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, şevk ve heybet manâlarıdır.

Hâl ile Makam kavramları arasında fark vardır. Bir bakıma, makam, cehd ve riyazetle elde edilmiş bir kazanç ise, hâl de doğrudan doğruya ilâhî bir bağış... Belirtmek gerekir ki, makam
sahibi makamında sabittir de hâl sahibi sürekli olarak renkten renge girendir.

Makam: Kulun, riyazet ve mücahede ile vardığı dereceye makam denir. Herkesin makamı, kendi oturacağı ve meşgul olacağı yerdir. Makam kesb ile elde edilir ve devamlıdır. İnsanın makamda yerleşmesi, rüsuh kesbedilmesi için bir makamın şart ve hükümlerini tam yerine getirmeden başka bir makama atlamaması lâzımdır. Meselâ tevekkül de teslim de birer makamdır. Tevekkülde tam yerleşmemiş, tevekkülün bütün şartlarına riayet etmemiş bir kimsenin, teslime geçmesi doğru olmaz. Tevekkülü olmayanın teslimi olmaz.

Cem ve Fark: Varlık âleminde yaradılmışları müşahede ve isbat etmek fark, yine aynı âleme bakarak Yaradanı müşahede eder gibi isbat etmek de cem makamına ait birer işarettir... Mutasavvıflara göre, fark ve ayrılık noktasını kaybeden sâlikin kulluğu ve cem'i olmayan sâlikin de marifeti muteber değildir.

Bu konuda tasavvuf büyükleri; “Halkın isbatı fark yahut tefrika babındandır, Hakk'ın isbatı da cem' nimetindendir. Her ikisi de sâlike gereklidir” buyurmuşlardır.

Fenâ ve Bekâ: Mutasavvıflara göre kâinat, ulu ve yüce Allah'ın ezelî düşüncelerinin görüntüsünden ibarettir. İnsan ulu ve yüce Allah'tan gelmiştir ve kendinde ilâhî bir özellik taşımaktadır. Ulu ve yüce Allah insanı, kendi suretinde, yani zâtının aynası olarak yaratmıştır.

İnsan dünyaya gelmezden önce soyut ruhtan ibaretti ve ulu ve yüce Allah'ın bilgisi olarak ulu ve yüce Allah'ta yaşıyordu. Dünyaya gelip şu beden içine girince dünyevî zevkler onu, ilâhî yaşantısından ayırdı, ıstıraplara düşürdü. Ancak insan, riyazet, ibadet ve taatle, zikir ve aşk ile beşeri varlığını unutup Tanrı'nın varlığına geçebilir ve ilk hayatını yeniden yaşayabilir. İşte bu beşerî varlıktan ilâhî varlığa geçişe fenâ fillâh (ulu ve yüce Allah'ta yok olma), ulu ve yüce Allah ile yaşamaya da bekâ billâh (ulu ve yüce Allah ile bakî olma) denir. Bu halde insan, kendisi de dahil her şeyi unutur. İnsan vardır, kâinat da vardır ama kendisi bunun farkında olamaz.

Şeriat, Hakikat ve Marifet: Şeriat, kulluk vazifelerine sıkı sıkıya sarılma işinden ve hakikat de Ulûhiyet'in müşahedesinden ibarettir. Şeriat ile teyid edilmeyen hakikat, reddolunmuş ve kabul dairesinden atılmıştır. Bunun yanında, hakikate bağlı olmayan şeriatın da yerine gelmesi muhaldir.

Şeriat halkın mükellefiyetini, hakikat de halkın tasarrufunu belirtir. Şeriat, ulu ve yüce Allah'a ibadet, hakikat ulu ve yüce Allah'ı müşahededir. Şeriat, emr ile kaim, hakikat, kader ve kazayı
gösterici, her şeyden gizli ve her şeyden açıktır... Yani, bir bakıma, şeriat emr ile yapılması gerekli kılındığı yönünden hakikat ve hakikat de ulu ve yüce Allah'ın marifetini bilmekle memur kılınmak açısından şeriat'tır.

Marifet ise, ilâhî isim ve sıfatları bilmek, ulu ve yüce Allah için, kötü ahlâkı ve kötü neticelerini yok etmek, böylece arındıktan sonra ihlâs kapısından asla ayrılmamak, sürekli bir kalbî itikâf'ta bulunmak ve herhalde ulu ve yüce Allah'a sadakat ve doğruluğu vazife edinmektir. Marifete erişen kişide, nefsin bütün endişeleri, vesvese ve vehimleri kesilmiş olur. Marifet, dünya muhabbetine dâvet eden, his ve düşünceleri duymayan kişilerin sıfatıdır.

Kerâmet: Kerâmet sözlük anlamı itibarı ile ikram demektir. Tasavvuf dilinde ise, sâlih bir müminden, âdet dışında meydana gelen şeylerdir... Âdet dışında (harikulâde) meydana gelen olay Peygamberden zuhur ederse buna da mu'cize adı verilir.

Kesindir ki, kerâmet, din ölçülerine uygun amel işleyen kimselerde ortaya çıkan ve yine din ölçülerine aykırı düşmeyen fevkalâde şeylerdir ve velinin kerâmeti, tâbi olunan peygamberin
mu'cizesidir.


TASAVVUF'UN DOĞUŞU

Tasavvuf kavramlarının hiç olmazsa en mühimlerini, kısaca tarif ettikten sonra, şimdi, bize düşen iş, tasavvufun İslâm Dünyası'nda nasıl doğup geliştiğini, kısaca da olsa ortaya koymaya çalışmaktır.

Muhterem annemiz Hz. Ayşe'nin buyurdukları gibi: “Peygamberimizin ahlâkı, tamamı ile, Kur'ân-ı Kerim'in emrettiği ahlâk idi”. Bu sebepten, mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de, O'nun ahlâkı, müminlere örnek olarak gösterilmektedir. Yani, gerçek mümin, tıpkı Peygamber Efendimiz gibi inanmak ve O'nun sahip olduğu ahlâka sahip olmak cehdini göstermek zorundadır. Tasavvuf terbiyesinde örnek insan bizzat Peygamber Efendimiz'dir. Diğer insanlar, O'na yaklaştıkları ölçüde, müslümanlara, örnek olabilirler. Peygamber Efendimizi,
terbiyemizin mihveri yapmayı, bizzat ulu ve yüce Allah istemektedir. Bu, âyetle sabittir.

Yani, ahlâkta en üstün olan Peygamber Efendimiz... O'ndan sonra, derece derece O'nun arkadaşları... Buyruluyor ki: İslâm'ın fazilet örneklerine Peygamber Efendimize arkadaşlık yapmalarından daha üstün bir haslet olmadığından ilk sırayı tutan Sahabi'lerdir. Bu da, âyetle
sabittir.

Demek ki, İslâm'da temel örnek Peygamber Efendimiz, sonra Sahabi, sonra Tabiin/Sahabilere uyanlar, sonra Tebe-i Tabiin/Ashaba Uyanlara Uyanlar... Ümmetin din hayatında rol oynayan seçkin kişiler ise zâhid ve âbid olarak anıldı. Daha sonra, bir takım bid'atlar, uydurmalar ve fırkalar doğdu ve kendi seçkinlerine zâhid ve âbid demeye başladılar... Ehl-i Sünnet vel Cemaat yoluna bağlı olanlardan, kalblerini gafletten koruyan, nefslerini ulu ve yüce Allah ile hıfzedip murakebe edenlerin vasıflarına tasavvuf ve kendilerine de sufî denilerek, bununla diğerlerinden ayrıldılar.

Ehl-i Sünnet vel Cemaat yoluna bağlı pek çok ilim adamı Tasavvuf konusunda bir çok kitap yazmışlardır. Bunlardan öğrendiğimize göre, tasavvuf, başlıbaşına bir şer'î ilim olup nefs
ile mücahede ve muhasebe esnasında, bu yolda meydana gelen zevk ve vecd hallerinden, bir zevkten diğer zevke yükseliş keyfiyetinden ve bunlara dair ıstılahlaların açıklanması konusundaki kelâmdan ibarettir.

Esasen, daha önce de belirttiğimiz üzere, Tasavvuf dinin çizdiği sınırlar içinde kalmak şartı ile samimi bir aşk, vecd ve heyecanla dinin özüne, sırlarına ve zevkine ulaşma gayretini ifade eder. Kur'ân-ı Kerim'de mukarrabin ve Allah'ın velî kulları olarak övülen bu yüce kişilerin yolları, gayretleri ve işleri asla İslâm'a aykırı değildir. İslâm'da tasavvuf, tamamı ile orijinal olup ulu ve yüce Allah'ın emirlerine ve Peygamber Efendimizin sünnetine hasasiyetle ve titizlikle riayet etmek demektir.

Gerçek mutasavvıflara göre, tasavvufun başlangıcı, nübüvvet ve risaletin başlangıcıdır. Tasavvuf, semavî şeriatların hakikatları ile vasıflanmaktan doğmuştur. Esseyyid Abdülhakim ARVASÎ Hazretlerinden öğrendiğimize göre: “Şeriatlardan murad, semavî kitaplar, ilâhî emirler ve yasaklardır ki, tasavvuf, her zaman, itikat konuları değişmeyen bu şeriatların değişip yenilenmesi ile yenilenen amelî hususlarının da tatbikini ve kolaylıkla yerine gelmesini sağlayıcı bir vasıftan ve vesileden ibarettir”.

Hemen, bu noktada belirtelim ki, bir zevkler, gerçekler ve incelikler okyanusu durumunda bulunan İslâm Tasavvufu'nun, hiçbir felsefî monizm ve panteizm ile ilgisi yoktur. Budha'nın

Nirvanası, Pitagoras'ın her şeyi Bir sayısına ircaı ile İslâm Tasavvufu arasında, dağlar kadar fark vardır... İslâm Tasavvufu orijinal bir ilimdir.

Tasavvuf ilmi, üç temel bölüme ayrılır: Ubûdiyet ilmi, marifet ilmi, Rabbâniyet ilmi. Rabbâniyet ilmi, meşiyyet ve akdârın (Allah'ın irade ve takdirinin) geçerliğidir. Marifet ilmi iftiharla beraber muâmele lisanıdır. (Yani kul amel eder, yaptığını söyler ve bununla
övünür.) Ubûdiyet ilmi ise, yetecek kadar rızka sahip olup kulluk etmektir. Allah rahmet eylesin. Cüneyd'in şöyle dediği anlatılır: “Tasavvufun başlangıcı, vakti bilmek, her vakitte insanın yapması gerekli olan hükümleri (ibadetleri) yapmaya dikkat etmektir.” Üzerinden
geçen her vakitte sufî, mutlaka yapması gerekli olan bir ibadeti yapmakla meşguldür, onun hiç boş vakti yoktur. Hiç kimse, üzerinde yapması gerekli mücâhede ve riyâzetten yapmamış olduğu herhangi bir şey bulunduğu sürece tasavvufun başlangıcına giremez. İnsan ancak
muâmelelerini ve hallerini ihlâs ile düzelttikten sonra tasavvufa girebilir.


TASAVVUF'UN MAKAMLARI

Tasavvufun üç makamı vardır: Adâb, ahlâk ve ahvâl. Adâb kesbîdir, çalışmakla elde edilir. Ahlâk önderdir, ona uyulur, ahvâl ise mevhibedir. (Allah tarafından verilir.)

Nefsi ezip küçültmek tasavvufun adâbındandır. Kim ki, nefsi kendisine şerefli görünürse dini ona küçük görünür. Dünyadan sıyrılmak, nefsi arzularından men etmek, öğüt veren bir imamdan edeb öğrenmek, onun gösterdiği yolda gitmek, vakitleri en uygun ibadetle geçirmek, müslümanlara saygı göstermek, şeyhlere hizmet etmek, ulemânın içtihad ve ihtilâfından ruhsatlar aramaya kalkmamak, eline geçen rızkın helâl olmasına özen göstermek, fikriyatı, kendi düşüncelerine zıt kimselerin içine karışmaktan kaçınmak, çarşı ve pazarlara fazla
gitmemek, dünya adamlarıyla arkadaş olmamak, müridleri ile çevresindeki adamları şefkatla eğitmek, istemekten (dilenmekten) sıkılmak, dili başkalarına cefa etmekten korumak, mübârek ülkelere gitmek, yeni yetmelerle arkadaşlığı bırakmak, kadınların yardımından uzak durmak, mal yığmaktan vazgeçmek, selef gibi giyinmeye, adâb ve ahlâklarında onlara benzemeye çalışmak, dinin emirlerini yerine getirmek için gerekli olduğu ölçüde ilim öğrenmek, ben, biz, bizim işimiz gibi (varlık belirtisi) sözleri söylememek ve buna benzer, açıklaması uzun sürecek işleri yapmak mutasavvıfların adâbındandır.

Ahlâk'a gelince: Güzel huy, cömertlik, tevazu, başa gelenleri memnuniyetle karşılamak, salâh ile şöhret olmaya çalışmamak (riyâdan kaçmak), ibadeti temiz niyetle yapmak, kâinattan hiçbir şeye ihtiyaç duymamak, yalnız ulu ve yüce Allah'a muhtaç olmak, iyilikleri emir hususunda sağlam yürekli olmak, vera', kerem sahibi olmak, tevazuu sevmek, nefsin kusurunu bilmek, mürüvvet, kanaat, teenni ile hareket etmek, vakar sahibi, dıştan güleç, içten korkulu olmak.

İşte salik (seyr ü sülûk eden) bu adâb ile edeplenir, bu ahlâk ile ahlâklanırsa, ulu ve yüce Allah ona zühd, vera', tevekkül, tafvid (işleri Allah'a havale etme), teslim, ihlâs, yakin, havf (Allah korkusu), doğruluk, marifet (manevî bilgi, Allah'ı bilme), şevk, üns, cem ve tefrika, bekâ ve fenâ, kabz ve bast, tebrid ve telhib (içi ferahlatma, aşkı sakinleştirme ve aşk ateşini yakıp alevlendirme), müşahede (manâları görme, Hakkı görme), muhâdese ve mükâleme (Allah ile konuşma, O'nun tarafından ilham olunma), ilme'l-yakin, ayne'l-yakin,
hakka'l-yakin, bilinmeyen ilimlere vakıf olma, yazılmış kitabı (Allah'ın ğayb bilgisini) görme ve diğer halleri lûtfeder.

Netice olarak; tasavvufun gayesi nefis terbiye ve tezkiyesi ile, üstün ahlâka, yani Ahlâk-ı Muhammediye nail olmaktır. Adi düşünceleri kalbden söküp atmak ve ruhu nefsin tasallutundan kurtarıp hürriyete kavuşturmaktır.

Tasavvuf, mutlak hürriyet yoludur. Her türlü menfaat düşüncesinden, maddî ilgiden azâde olmak, ulu ve yüce Allah'tan başka hiçbir şeye boyun eğmemek, değer vermemektir. Yalnız Hakk'a teslim olmaktır. Yani, Tasavvuf, İslâm'ın manâsını tahakkuk ettirme yoludur.

Ancak İslâm Tasavvufu'nda nefs mücahede ve muhasebesi, nefsi yok etme değil, onu, belli normlar içinde disipline etme tarzında tezahür eder. İslâmî ıstılahlarla ifade etmeye çalışırsak,
nefs-i emmarenin, önce nefs-i levvame, sonra da nefs-i mutmaine ve daha yüksek mertebelere doğru yücelmesi gayretidir, tasavvuf...

İnsan tasavvuf tecrübelerini dört makamdan geçerek tamamlar:

1. Tâlib: Zühd ve tasavvuf yolunu isteyen, arayan kimsedir. Ancak o henüz şüpheli görüldüğü için ciddi ve uzun süren bir sınavdan geçirilir.

2. Mürid: İmtihanı kazandıktan sonra tasavvufî hayatın pratik vazifelerini benimseyip, onları uygulayan kimsedir. Müridin murad'ı ulu ve yüce Allah'tır. Mürid tam bir derunî, dinî tecrübe içindedir. İnsan ancak bu dinî tecrübe ile Hakikat'a ulaşır, mantıkî ve zihnî gayretle
değil. Bu dinî tecrübede itici faktör ise, ilâhî şevk'in yaşanmasıdır.

3. Sâlik: Tasavvufî hayata girip de seyr ü sülûk denilen kaide ve merhalelerden geçen kimse.

4. Vâsıl: Vahdete, ulu ve yüce Allah'a ulaşan kimse demektir. Sâlik ya bu dinî tecrübelerden başarılı bir şekilde tertemiz çıkar; ilâhî şevki tatmaya liyâkat kazanır. Yahut kaabiliyet yetersizliğinden veya irade za'fından dolayı yarı yolda kalır. Sâlik'in hedefe vâsıl
olabilmesi için derece derece bir takım arzu ve emellerden vazgeçmesi gerekir. Bunlar da şöyle sıralanır:

a) Fenâ fi'l-Kusûd: Sâlik'in bütün şahsî emel ve dileklerinden vazgeçmesi ve ulu ve yüce Allah'ın iradesine râm olmasıdır.
b) Fenâ fi'ş-Şuhûd: Bütün gördüklerinden vazgeçerek her şeyi ulu ve yüce Allah'ta görmek.
c) Fenâ fi'l-Vücûd (Fenâ fi'llâh): Bütün varlıklardan vazgeçip her şeyi ulu ve yüce Allah'tan ibaret görmek, ulu ve yüce Allah'ın varlığı içinde fânî olmak... Yalnız burada, ulu ve yüce Allah'ın varlığına karışmak gibi bir manânın kasdedilmediği hatırdan çıkarılmamalıdır. İşte, bu mertebe velâyet mertebesidir.

MÜSLÜMAN VE DOKUZ IŞIKÇI TÜRK MİLLİYETÇİLERİ OLARAK BİZ, YUKARDA İFADE ETMEYE ÇALIŞTIĞIMIZ, EHL-İ SÜNNET VEL CEMAAT ÇİZGİSİNDE İSLÂM TASAVVUFUN'A İNANIRIZ. İSLÂM TASAVVUFU'NU, BAZILARI GİBİ İSLÂM'A AYKIRI VE İSLÂM'DAN AYRI GÖRMEDİĞİMİZ GİBİ, İSLÂMİYET'İN BİR PARÇASI KABUL EDERİZ.
Tasavvuf, tarihte İslâm Medeniyeti'nin yükselişi ile yücelişinde ve Müslüman Milletlerin başarılarında büyük hizmeti olan bir manevî disiplin olmuştur... GELECEKTE DE, İSLÂM MEDENİYETİ'NİN DİRİLİŞİNDE BAŞLICA KAYNAK İSLÂMİYET VE İSLÂM TASAVVUFU OLACAKTIR!

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

14 Ağu 2017

6 Ağustos Pazar günü `Yeni Ufuk ailesi`nin daveti üzerine Denizli'deydim. Aile diyorum aslında ''Yeni Ufuk'' Denizli'de bir grup fedakar Ülkücü-Milliyetçi üniversiteli gencimizin aylık olarak yayımladığı derginin ve aynı isimle Denizli'de açtıkları bir kitabevinin adıdır.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

Nurullah KAPLAN

08 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 26,05 M - Bugün : 18647