« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ BÖLÜM

Din Birliği ve İslâmiyet

SONRAKİ BÖLÜM

Milliyetçilik Ne Değildir?

Türkiye’de Laiklik Meselesi

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasası, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin niteliklerinden, hem de değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez niteliklerinden biri olarak, laiklik’i de saymaktadır. Ancak, Batılı bir kurum olan laiklik, Batı toplumunda hem sosyal bir ihtiyaçtan doğmuş, hem de faydalı birçok sosyal fonksiyonlar ifa etmiş olduğu halde, Türkiye'de, sosyal bir ihtiyaçtan dolayı ihdas edilmediği gibi, bugüne kadar faydalı hiçbir fonksiyon da ifa etmemiştir. Üstelik, Türkiye'de laiklik şu ya da bu şekilde ve çeşitli sebeplerle hep bir problem olarak algılana gelmiştir. Hep bir sıkıntı sebebi sayılmıştır.

BATI'DA LAİKLİK HANGİ İHTİYAÇTAN DOĞDU?

Türkiye'de Mânevi Buhran Din ve Laiklik isimli kitabında, Prof. Dr. Osman TURAN şöyle yazıyor: “Avrupa'da vücut bulan laiklik, din ve mezheplerarası kıtal ve mücadelelere, dindar ile dinsizler arasındaki çatışmalara nihayet vermek; insanları mütecaviz bir taassuptan fikir ve
vicdan hürriyetine saygı gösteren bir zihniyete kavuşturmak maksadiyle doğmuş ilmî, millî ve demokratik bir müessesedir.”

Hıristiyanlık başlangıçta Allah'ın hakkını Allah'a, Kayser'in hakkını Kayser'e bırakmak, yani din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak prensibini müdafaa ettiği halde, Kilise ve ruhban sınıfı, zamanla ve özellikle devletin acizliğinden ve belki de daha doğru olarak yokluğundan dolayı, her şeye ve bilhassa devlete de hâkim bir pozisyona gelmiş. Hatta bununla da iktifa etmemiş, çeşitli ve değişik bahanelerle kendine/ruhban sınıfına mensup olmayan insanlara, yani Yunanca'da laikos, Latince'de laicus denilen insanlara ve sınıflarla zümrelere alabildiğine baskı ve hatta zaman zaman da işkence tatbik etmeğe başlamış... Engizisyon sık sık işletilmiştir...

Gerçekten de, Cemil MERİÇ'in, H. TAİNE'den aktararak, Mağaradakiler isimli kitabında yazdıkları doğru ise, Papalar iki yüz yıl Avrupa'nın efendisi oldular; Haçlı Seferleri rahiplerin eseridir, kralları tahttan indiren, ülkeleri dilediklerine dağıtan rahipler, şimdi hükümdardırlar, şimdi hanedan kurucusu; AVRUPA'DAKİ SERVETİN ÜÇTE İKİSİ, TOPRAKLARIN ÜÇTE BİRİ VE GELİRİN YARISI ONLARINDIR.

Bu konuda, İslâm'ın Bugünkü Meseleleri başlıklı kitabında, Prof. Dr. Erol GÜNGÖR de şöyle diyor: “Hıristiyanlık, tarihinin uzun bir devresinde, insanların din hayatları kadar dünya hayatlarını da idare etmiştir. Ortaçağda iktisadî hayat kilisenin dışında düşünülemez. Kendini Tanrı'ya adayarak manastırlarda inzivâya çekilen keşişler oralarda ibadetle birlikte ve belki ondan daha fazla ziraat, ticaret ve bankerlikle uğraşmışlardır. Ortaçağda bütün ekili toprakların üçte ikisi, bütün gelirin de üçte biri kiliseye ait bulunuyordu. Kilise bugün de Avrupa'nın en büyük kapitalistlerinden biridir.”

Öyle ya da böyle, bu kadar büyük bir siyasî, sosyal ve ekonomik güç ve imkâna sahip olursunuz da düşmanlarınız olmaz mı? Elbette olur! Çünkü, hem bu güç ve imkân, bunlara sahip olmayan kişilerle sınıflarda büyük, çok büyük bir kıskançlığa sebep olur; hem de siz, bu güç ve imkânı binlerce, on binlerce ve belki yüz binlerce insanı madden ya da mânen, istismar ederek, sömürerek elde edersiniz... Bu durumda da, düşmanlarınızın olması kaçınılmazdır. Nitekim, öyle de oldu.

Bu düşmanlık, evvelâ, kiliseyi böldü, mezhepler ve kiliseler ayrılığı ile kilise ve mezheplerarası mücadelelere ve hatta savaşlara sebep oldu, yıllarca süren bu harplerde yüz binlerce insan öldü; sonra da, laiklerin topyekün olarak kilise ile ruhbanlara karşı tepki
koymalarına yol açtı. Bunlar, bilinen şeyler... Sonuç olarak, o zamanki Batı toplumunu meydana getiren ruhban sınıfı ile laikler her şeyi; siyasî, sosyal ve ekonomik bütün güç ve imkânları paylaşmakta anlaştılar ve paylaştılar. İşte buna, din-kilise/devlet ilişkisinin aldığı bu yeni şekil rejime, laiklik denildi.

Bu süreci, ki bu gerçekten de bir süreçtir, İslâmiyet, Millet Gerçeği ve Laiklik başlıklı yayında, Av. Hulusi YAZICIOĞLU şöyle anlatmaktadır: “Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan toplum hareketlerini anlayabilmek için ..... iki olgu vardır ki, bunlardan biri bu ülkelerdeki sosyal sınıfların varlığı ve bu sınıflar arasındaki çelişki; öbürü de Hıristiyanlığın, varlığı ruhanî ve dünyevî olmak üzere birbirinden bağımsız iki ayrı kategoride algılayan ikici (düalist) dünya görüşü'dür. Bu iki olgu ..... son derece önemlidir. Zira laiklik adı verilen rejim, Hıristiyanlığın geleneksel dünyevî-ruhanî ayrımından doğmuş ve burjuva sınıfının ideolojisi olarak kabul edilmiştir.” .....

“Cemaat düzeyinde ele alındığında Hıristiyan topluluğunu oluşturan fertler, ruhban ve laikler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Ruhban'ın işlevi ruhanî, laikin'ki ise dünyevî'dir.” .....

“Cemaatin kurumlaşması aşamasında karşımıza bir yanda kilise, öbür yanda devlet çıkmaktadır. Hıristiyan felsefesinin en büyük adı sayılan Aziz Augustinus'a göre, civitas dei adını verdiği Tanrı'nın devleti karşısında, civitas terrena adını verdiği yeryüzü devleti vardır. Kilise civitas dei'i kendisi, civitas terrena'yı ise devlet olarak yorumlamış ve Roma İmparatorluğu'nda yasallık kazandıktan, özellikle imparatorluk ..... yıkıldıktan sonra onun siyasî, idarî, hukukî kurumlarını benimseyip kendisine mal ederek devlet olmanın bütün
unsurlarına sahip olmuştur. Kanonik hukuk adı verilen Katolik hukukuyla yasama; tekel olarak yürüttüğü eğitim, kültür, nüfus işleri gibi kamu hizmetleriyle yürütme; yalnız ruhbanı değil, laikleri de yargılayan kilise mahkemeleriyle de yargı gücünü eline geçirmiş ve 8.
yüzyılda, Roma kenti ve çevresinde kendisine bağışlanan ..... topraklar üzerinde kendi devletini kurmuştur.” (Bugünkü Vatikan Devleti o devlet değildir. Vatikan'ı, Papa'ya, Musolini bağışlamıştır. M. Kaplan)

“Dünyevî-ruhanî ayrımının bir başka yansıması da siyasî iktidarın devlet ve kilise arasında paylaşılmasında görülür. Devlet iktidarı regnum, kilise iktidarı sacerdotium adını alır. Hıristiyanlık tarihi boyunca bu iki iktidar odağı birbiriyle üstünlük yarışına girmiş; bu yarışta bazan kilise devletlerüstü bir kurum niteliği kazanarak imparator ve krallara hükmetmiş; bazan da devletler kiliseye egemen olmuşlardır. İki iktidar odağı arasındaki bu kavga Fransa'da 1905 yılında laiklik adı verilen ve nazarî olarak her ikisinin de kendi alanlarında özgür olmalarını öngören din politikası ile noktalanmıştır.”

“Toplum sınıfları arasındaki çelişkinin etkisine gelince: İslâm ordularının Akdeniz'i ..... fethetmeleri, önceleri bir ticaret toplumu olan Batı Avrupa'yı Akdeniz ticaretine kapamış ve bu olgu ..... iki önemli sonuç doğurmuştur.”

“Birinci sonuç, kendilerini Roma İmparatorluğu'nun devamı sayan Karolenjler'in, İslâmiyet'in karşısına Hıristiyanlık ideolojisini çıkarmaları ve bu nedenle kilise'ye devlet içinde üstün bir yer vermeleridir. Ruhban üst düzey görevlere atanmış, yerel kiliselere devletin ülkesi içinde geniş topraklar bağışlanmış, ondalık adı verilen vergi toplamaları yasallaştırılmıştır.”

“İkinci sonuç ise, Avrupa'nın, feodalite adı verilen, toprak mülkiyetine dayalı soyluluk düzenine geçmesidir. Ticaret yolları kapanan Avrupa hızla bir tarım toplumuna dönüşmüş ve Karolenjler döneminde devlet memuru olarak atanan ..... görevlilerin, merkezî otorite zayıfladıkça atandıkları bölgelerin topraklarının mülkiyetini ellerine geçirmeleriyle ..... aristokrasi teşekkül etmiş. Bu soyluların topraksız köylüyü bir bağlılık yeminiyle kendilerine
bağlamaları sonucu feodalite ..... ortaya çıkmıştır. Bu düzende en önemli yer, iktisadî ve manevî üstünlüğe ve okuma-yazma tekelini elinde tuttuğu için ..... kilisenindir. ..... Nitekim Ortaçağ'ın, feodalitenin bütün koşullarıyla işlediği zaman kesiti kilisenin devletlere üstünlüğüyle geçmiş ve katolisizm (Katoliklik M. Kaplan)) feodal düzenin ideolojisi olmuştur.”

“İslâm fetihlerinin durması ve Haçlı Seferleri Batı Avrupa'yı Akdeniz ticaretine yeniden açmış ve ticareti canlandırmıştır. Yeni iş alanlarının açılması sonucu topraktan kopan genç köylüler kentlere akarak buralarda burjuvazi adı verilen yeni bir toplum sınıfı meydana
getirmişlerdir. ..... Bu sınıfı oluşturan köylülerin en büyük korkuları ..... senyörlerin kendilerini bularak toprağa geri döndürmesidir. Bu yüzden, ..... yeni bir kent hukuku meydana getirmişlerdir. Kuşkusuz ki bu, ..... feodaliteye ve onun ideolojisi olan Katolikliğe karşı bir
hukuktur.”

“Burjuvazinin ikinci kanadı olan aydınlar ise matbaanın icadı ve kitap basımının çoğalmasıyla kısmen ekonomik bağımsızlığa kavuşmuşlar. Bu yüzden daha özgürce yazabilmekte ve içinden geldikleri sınıfın (burjuvazinin M. Kaplan)) görüşlerini yansıtmaktadırlar. Yani onlar
da, oklarını kiliseye ve soylulara yöneltmişlerdir.”
“Krallar ise, artık para kaynaklarına sahip olmayan soylular yerine kendilerine malî destek verebilecek burjuvaziyi desteklemektedir. ..... Papaların üstünlük iddialarına ..... karşı
krallar artık, ..... Kayser'in hakkı Kayser'e, Tanrı'nın hakkını Tanrı'ya ödeyin sözüyle çıkmaktadırlar.”

Burada, konuyu daha iyi anlatabilmek için, Batı Hıristiyanlığını temsilen Fransa'da izlenen din politikaları hakkında kısaca bilgi vermek yerinde olur... Fransa'da, Hıristiyanlık tarihi boyunca tatbik olunan din politikalarını dört grupta ele almak mümkündür. Bunu da, Av.
Hulusi YAZICIOĞLU'nu okuyarak, verelim.

“Politikalardan bir tanesi, devletin bir dini benimseyerek ülkesinde başka dinlerin icrasını yasakladığı devlet dini, rejimidir. Bu rejimde kilise devletle uzvî bir bütündür. Devletin siyasî, idarî, hukukî mekanizması kilise normları doğrultusunda işlemektedir. Ortaçağ Fransa'sında bu rejim yürürlüktedir.”

“Bir başkası, devletin bir devlet dini benimsemesi yanında, ikinci sınıf din saymakla birlikte başka bazı dinlerin faaliyetlerine de izin verdiği ve onları da bir ölçüde desteklediği rejimdir. Devlet dini yanında icrasına izin verilen dinlere Fransızca’da tanınan dinler denilmektedir. Devrim öncesi yılarda Fransa'nın bu politikayı izlediği söylenebilir.”

“Bir diğer politika da devletin, herhangi bir devlet dini benimsemeksizin, sadece bazı dinleri tanıdığı, yani faaliyetlerine izin verip onları bir ölçüde desteklediği rejimdir. Fransa 1801 yılından 1905 yılına kadar bu politikayı izlemiştir.”

“Sonuncusu ise, nazarî olarak kilise ile devletin kendi aralarında özgürce faaliyet göstermelerini öngören ve devletin hiçbir dini tanımadığı, hiçbirine destek vermediği rejimdir ki, Alsas-Loren bölgesi dışında Fransa'da 1905 yılından bu yana izlenen ve adına laiklik denilen politika budur. Alsas-Loren bölgesinde ise, üçüncü grupta tanımı yapılan tanınan dinler rejimi yürürlüktedir.” .....

“Özetlemek gerekirse; laiklik Fransa'da Hıristiyanlığın geleneksel dünyevî-ruhanî ayrımından ve Fransa'nın millî devlet anlayışıyla Katolik kilisesinin evrensellik ideolojisi arasındaki
çatışmadan doğmuştur.”

Kısaca, Batı toplumunda ruhban olmayan kişilerle sınıflar ve devlet, kilise ve ruhban sınıfının baskı ve tahakkümüne marûz kalıyorlardı. Bu baskı ve tahakküm dayanılmaz bir hale gelince, hep birlikte bu baskı ve tahakkümden kurtulmak için kilise ile ruhban sınıfına karşı bir mücadele başlattılar ve uzun bir süreç sonunda da bu mücadeleyi kazandılar... Böylece, Batı toplumunda, kilise ve devlet, ruhban sınıfı ile bu sınıfa dahil olmayan sınıflar arasında yetki ve güç dağılımı bakımından bir denge kuran laiklik rejimi kurulmuş oldu. Yani Batı toplumunda laiklik, toplumun sosyal barış ihtiyacı ile ruhban olmayan kişilerle sınıfların daha çok hürriyet ve devletin daha çok istiklâl ihtiyaçlarından doğdu.

LAİKLİK NEDİR?

Yeni Türk Ansiklopedisi bu soruya şöyle cevap veriyor: “Laiklik veya layiklik (Yun. laikos, Lat. laicus'tan), din adamı olmayan, ruhanî vazifesi bulunmayan kimse anlamından hareketle, din dışılık'ı ifade eden felsefî, siyasî ve hukukî terim. Felsefî manâda akıl ile imanın ayrılmasını, imanın aklın sahasına asla müdahale ettirilmemesi gerektiğini savunan görüştür ki, daha çok, esasen iman sahası diye bir şey kabul etmeyen, çeşitli materyalist ekollerce benimsenmiştir. Ahlâkta, ahlâkın temeline aklı ve ilmi koymak isteyen ve ahlâkı, dinî ve metafizik temellerden kurtarmayı amaçlayanların görüş ve teklifleri de laik ahlâk diye isimlendirilir.”

“Siyasî ve hukukî yönden laiklik, dinî-ilâhi kaynaklı bir otorite ve hukuk tanımamaktadır. Bu manâda din işlerini dünya işlerinden ayrı tutma anlayış ve uygulamasıdır. Böylece laiklik din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak, devletin din karşısında tarafsızlığı veya herhangi bir din veya mezhebin iç düzenine, işleyişine ve ibadet ile erkânına müdahale etmemesi demek olur. Bununla beraber laikliğin çeşitli ülkelerde, tarihî, siyasî, sosyal ve kültürel saiklerle farklı şekillerde anlaşıldığı ve bu değişik anlayışlara göre uygulandığı görülmektedir.”

“Nitekim, laikliğin laicisme olarak ifade edilmesi, muhtevası yönünden kavramın felsefî ve fikrî bir öz taşımasından dolayı bazı çevrelerde doktrinal bir anlamda anlaşılmasına sebep teşkil etmektedir. Özellikle laik hareket ve akımlara bağlılığı ve taraftarlığı, dolayısıyle de çok defa, denildiği gibi dine aykırı ve düşman bir hareketin adı olmaktadır. Laicite anlamında laiklik de siyasî ve hukukî çevrelerde, bir doktrine yönelmemekle beraber, yine de toplum ve
kültür zemininin farklılığından ötürü, değişik ve hatta birbirine ters manâlar kazanmış bulunmaktadır.”

“Siyasî sosyolojide laiklik, din ile devletin kesin olarak ayrılmasını ifade eder. Laik devlet, dinî kanun ve kaidelere göre yönetilen teokratik devletten tam olarak ayrılır. Fakat bu kavram,
devletin dine karşı olması demek değildir. Hele bir çok din ve mezhebin bulunduğu ülkelerde, din işlerinin devletten bağımsız olması, kendi vakfı ve özel teşkilâtı ile yönetilmesi, XX. yüzyılın hâkim ve yaygın toplum ve siyaset ilkeleri arasında bulunmaktadır.”

“Demek oluyor ki, laiklik, dinî ve dünyevî otoritelerin birbirinden tamamen ayrılmasını, din işlerinin ferdî, özel bir mesele sayılarak düzenlenmesinin cemaatlere terk edilmesini, devletin dinler karşısında tarafsız kalmasını ve çeşitli dinlere mensup olanlar arasında hiçbir ayrım gözetmemesini ve böylece din ve vicdan hürriyetinin sağlanmasını, buna mukabil dinî esas ve inançların devlet ve dünya işlerine karıştırılmamasını gerektiren bir ilke olmaktadır.”

Adı yukarda verilen yayında, Doç. Dr. Yümni SEZEN ise, laiklik nedir sualine, şöyle cevap veriyor: “Bugün laiklik, din-devlet ilişkisinin siyasî, idarî, hukukî düzenlemesine verilen addır. Din ve vicdan hususunda devletin tarafsızlığı iddiasıdır. İki boyutu ihtiva etmektedir. 1- Din ve devlet işlerinin ayrılığı ilkesi, 2- Din ve vicdan hürriyeti ilkesi. Birincisi devletin hakkı-hukuku, ikincisi kişilerin hakkı-hukuku diye kabul edilmek isteniyor.”

“Din ve devlet arasındaki ilişki çok eskilere dayanır ve sürekli bu iki gerçek birlikte olmuştur. Ancak, din ve devlet ilişkisinin zaman ve dinlere göre değiştiği muhakkaktır. Tarih içinde bazan din devlete hâkim olmuş, bazan devlet dini hâkimiyeti altına almış, bazan devlet dini denilecek şekiller vuku bulmuş, bazan da kuvvetler ayrılığı ilkesiyle meseleye çözüm getirilmek istenmiştir. Eski devletlerin hemen hepsi dinî devletlerdir. Cemaat tipi topluluklardan cemiyet tipi topluluklara geçtikçe, ferdîleşme süreci hızlandıkça, hukuk anlayışı değişip vatandaşlık hukuku ön plâna geçtikçe, din ve devletin beraberliği giderek azalmaya başlamış, ilişki ortadan kalkmamış ama şekiller değişmiş, yeni boyutlar kazanmıştır. Değişme gerçektir, fakat önemli olan insanın fıtratına, inançlarına, haysiyetine, hürriyetine ve
toplumun düzenine aykırı olmayacak esasları, bu değişme içinde kaybetmemektir.”

“Laikliğin tarihçesi için, Batı'da olup bitenleri (bilmek) mecburiyetindeyiz. Sınıflı ve çok tanrılı Roma imparatorluk düzeni içinde doğup yayılan Hıristiyanlık, başlangıçta Roma'nın devlet dini ile mücadele ettiği halde, kendisi devlet dini haline geldi, kilise teşkilâtından ibaret, sınıflı hâkimiyet kuran bir din devleti düzeni oldu.”

“Kilise teşkilâtı iki günâhı yüklenmiştir. Biri gerçek dinin önünü tıkamış, hakikatin anlaşılmasının yolunu kesmiştir. Bunun neticesi olarak ikinci günâhı insanların dinden soğumasına, dünya çapında bir din düşmanlığına sebep olmuştur. Materyalist, pozitivist,
pragmatist felsefeler gerçek sebep değil sonuçlardır.”

“Büyük çapta kilisenin sebep olduğu laiklik, ortaçağda, yasama, yargı ve yürütme konusunda kilise ile devletler arasındaki yetki çatışmalarından kaynaklanmış, Batı için belirli sınırlarda ve şartlarda haklılık da kazanmıştır. Ancak, yeni bir dinsizlik hareketinin yeni bir sebebi olmuştur. Gerek Hıristiyanlık gerek genel manâda din, bazı tutum ve şartlarda laiklik veya benzeri bir sisteme sebep olabilir.”

“Sonuçta Batı, bazı yerlerinde laik, bazı yerlerinde yarı laik, bazı yerlerinde sözde laik, yer yer de açıkça dinî veya tersine dinsiz devletler haline geldi.”

Prof. Dr. Turhan Tufan YÜCE ise, Yeni Türkiye Dergisi'nde, laiklik konusunda şunları yazıyor: “Laikliğin, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması şeklinde kısa tanımı yanlış değildir ama izaha ihtiyaç gösterir. Laik düzende din devlete tahakküm etmez, lâkin devlet
de din hayatına karışmaz. Devletin yansızlığı budur. Devletin yetkili organı dinî nasslara bağlı olmadığından dünya işlerini düzenlerken din kurallarına uymayan kurallar koyabilir. Dinin emir ve yasaklarını yerine getirmek, eski deyişle şeriat hükümlerinin tenfizi devletin görevi değildir. Emir ve yasaklarını kendi ümmeti içinde kendi ikna gücü ile yerine getiremeyen din bu amaçla devlet kuvvetini kullanamaz.”

“Devlet işte bu suretle din baskısından kurtulmuştur. Buna karşılık din de devlet baskısından uzak, kendi kurallarına göre yaşar. Esasen demokratik laik anayasalarda inanç ve ibadet özgürlüğü, kişinin istediği dine girmesi, girdiği dinin gereklerini yapması veya din değiştirmesi ya da dinsiz yaşaması hakkı güvence altına alınmıştır.”

“Din ile devlet barış içinde birlikte yaşamalıdır. (Coexistence) Bunlar pusuda birbirini kollayan iki düşman olarak kaldıkça toplumda barış ve güven olmaz. Toplum ne dinden ne de devletten vazgeçebilir. Bundan ötürü coexistence tek çıkar yoldur.”

“Devletin din işlerine karışmaması, dinle ilgisini kesmesi demek değildir. Bu, imkânsızdır. Din, devleti her zaman ilgilendirmiştir. Osmanlı devletinde olduğu gibi uzun yüz yılar din ile devletin iç içe olduğu toplumlarda din laiklik ilkesi ile devletten ayrılınca yeni bir
örgütlenmeye, yeni bir düzene ihtiyaç duyar. Burada devlet dine yardımcı olmak durumunda kalır. Din yönetimini düzenlemek, din öğretimini örgütlemek ve desteklemek devletin görevi olur. Başka çare yoktur. Türkiye'de böyle olmuştur. Devlet ile dinin bu yeni ilişkisine bakıp laikliğin ihlâl edildiğini ileri sürmek, ..... haksızlıktır. Çünkü devletin dine bu türlü ilgisi ve desteği, ne dine müdahale ne de Müslümanlara veya Müslüman olmayanlara baskıdır. Devlet örgütü içinde iken laiklik ilkesi ile birdenbire örgütsüz ve yardımsız kalan İslâm'a işte bu türlü yardımcı olmak kaçınılmaz sosyal bir zarurettir.”

“Din, devletin dünya işlerine ilişkin aykırı kurallarına tahammül edebilir. Çünkü, bu aykırı kurallar bir temel hak olan dinin özüne dokunmaz, inanç ve ibadet özgürlüğü aykırı kurallardan zarar görmez.”

“Teokratik veya daha doğru bir görüşe göre yarı teokratik olan Osmanlı devletinde din ile devlet arasında bir ölçüde anlayış ve uzlaşma vardı.”

“..... Osmanlı mevzuatında İslâm ceza hukukuna aykırı hükümler eksik değildi. İslâm'daki recm (zina yapan kadının taşlanarak öldürülmesi) cezası, hırsızın elinin kesilmesi cezaları uygulanmazdı. Osmanlı tarihi boyunca recm cezası yalnız bir kez, 1680 yılında, 4. Sultan Mehmet zamanında uygulanmıştır. ..... Tanzimat'tan önceki ve sonraki ceza kanunlarında (1804, 1851, 1858 tarihli kanunlar) recm ve elkesme cezası yoktur.”

“Osmanlı misali gösteriyor ki şeriat devletinde bile şeriat esaslarına uymayan kurallar ve uygulamalar vardır. Bu açıdan din özgürlüklerini de içeren insan haklarına bağlı laik ve demokratik bir devlet, İslâm dini ile birlikte ve barış içinde yaşayabilir.”

LAİKLİK BATI'DA HANGİ FONKSİYONLARI İFA ETTİ?

Bu soruya, Prof. Dr. Osman TURAN şöyle cevap veriyor: “Hıristiyanlık başlangıçta Allah'ın hakkını Allah'a, Kayser'in hakkını Kayser'e bırakmak, yani din ve devlet işlerini birbirinden
ayırmak prensibini müdafaa ettiği halde kilisenin gittikçe artan kuvveti ve cismanî saltanatı bu dini yalnız devlet işlerine değil, bütün Ortaçağlar boyunca, içtimaî ve ferdî hayatın her safhasında tahakküme sevk etmiş ve böylece Katolik Kilisesi dışında düşünme ve yaşama imkânsız bir hale gelmiş idi.”

“İslâm medeniyeti tesiriyle gelişen yeni fikirler (Rönesans) karşısında kilise hem ..... Garp dünyası üzerindeki hâkimiyetini, hem de Katolik akide birliğini kaybetti. Böylece yeni medeniyet ile birlikte gelişen yeni fikirler yalnız kilise ile devlet arasında değil Hıristiyanlık içersinde de birtakım mezheplerin meydana çıkmasına ve bunlar arasında şiddetli mücadele ve boğuşmalara âmil oldu. ..... Katolik Kilisesi yalnız yeni akide ve mezheplere değil, kendisiyle doğrudan doğruya alâkası olmayan ilmî düşünce ve keşiflere karşı da amansız davranmış ve birçok büyük kâşiflere karşı malûm zulümleri icra eylemiştir. İşte laik düşünce ..... din (kilise M. Kaplan) ile insan hakları veya türlü mezhep ve inanışlar arasında bir barış, bir âhenk kurmak zaruretiyle meydana çıkmış bir mefhumdur.”

“Din ne kadar kutsî bir müessese ve beşeriyet tarihinde ne derece büyük bir rol sahibi ise medeniyetin eriştiği laik zihniyet ..... de öylece ileri ve insanî bir gayeye uygundur. Bu sayede din ve mezhepler ile dindar ve dinsizler arasında zulüm ve mücadeleler durdurulmakta ve başkalarının din, mezhep ve inançlarına saygı göstermek şartıyla her akide kendi yaşama ve gelişme imkânına kavuşmaktadır. Devlet artık din ve mezhepler arasındaki çatışmalarda bir tarafı veya ekseriyeti tutmaktan vazgeçerek içtimaî veya ferdî inançlar arasında hakem vazifesini görmekte, mücadeleleri önlemekte ve böylece (din ve M. Kaplan) vicdan hürriyetini korumak vazifesini deruhte etmiş bulunmaktadır.”

“Böylece laik zihniyet ve hukuk sayesinde, başkalarına saygı göstermek şartıyla, her din ve inanç müstakilen inkişaf imkanını bulmuş; insanlara inanma, ibadet ve ayinleri icrada, her türlü dinî teşkilât, tesisat ve neşriyata hürriyet tanınmış, dindarın dinsize, dinsizin de mukaddesata tecavüzü önlenmiştir. Bununla beraber insanlık henüz kemal derecesinden uzak olduğu, ferdî ve içtimaî temayüllerinin tesirinden kurtulamadığı için, en ileri memleketlerde bile (din ve M. Kaplan) vicdan hürriyetinin bu seviyeye erişemediğini kaydetmeliyiz.”

Demek ki, laiklik rejimi Batı toplumunda evvelâ, mezhepler ve kiliseler arası savaşlara engel olmak, ruhban sınıfı ile laik sınıflar arasındaki mücadelelere mani olmak, dindar ile dinsiz arasındaki kavgaları sona erdirmek suretiyle sosyal barışı temin ve tesis etmiş; sonra da, kilisenin tek ve tartışmasız otoriteliğini yoketmek ve laik hukuku kurmak suretiyle de hem din ve vicdan hürriyeti, hem de bir bakıma ve en asgarisinden insan haklarının gerçekleşmesi yolunda bir adım atılmasını sağlamıştır. Gene laiklik, kilisenin ilim adamları üzerindeki baskı ve tedhişini ortadan kaldırmak suretiyle hem ilmî gelişmenin önünü açmış, hem de öğrenme ve öğretme hürriyetinin eksik de olsa gerçekleşmesini sağlamıştır. Bütün bu gelişmelerin sonunda, nihayet laiklik, insanlık dışı bir rejim olan feodalitenin yıkılarak yerine krallık şeklinde de olsa millî devletin kurulmasını sağlayarak hem düzen değişikliğine imkân vermiş, hem de Avrupalı kavimlerin milletleşme sürecini başlatmıştır.

LAİKLİK TÜRKİYE'DE NEDEN İHDAS EDİLDİ?

Prof. Dr. Osman TURAN, yukarda adını verdiğimiz kitabında şöyle diyor: “Türk-İslâm dünyasında din ve mezheplerarası ciddi bir kıtal veya tehlikeli bir taassup ve fikrî tahakküm mevcut olmadığından ve bu şekilde gözüken hareketler de aslında siyasî bir mahiyeti haiz
bulunduğundan, Türkiye'de laiklik dinî ve içtimaî zaruretlerin bir neticesi olarak doğmuş değildir.”

“O kadar ki, Türkiye'de laiklik, dinî, içtimaî ve hayatî şart ve zaruretler icabı doğmadığından onun kabulü sırasında umumi efkar bu mefhuma tamamıyla yabancı idi. Kanunun müzakeresi esnasında, biraz mübalağalı da olsa, bazı mebusların <Laik olduk amma, neye layık olduk!> tarzında söyleştiklerine dair rivayetler de bu mefhumun ne kadar anlaşılmamış ve böyle bir ihtiyacın ne derece duyulmamış olduğunu göstermektedir.”

Türkiye'de, din ve mezheplerarası, ciddi bir kıtal neden olmamıştır? Türkiye'de dindar ile dinsiz arasında çatışmalar neden olmamıştır? Gene Türkiye'de, tehlikeli bir taassup ve dinî baskı niye olmamıştır? Son olarak, Türkiye'de laikliğe neden ihtiyaç yoktur?

Bu soruların hepsinin bir tek cevabı var: Türk milleti Müslüman’dır da ondan! Kel alâka? Çünkü İslâmiyet hem Kitap ile ve hem de Sünnet'le ruhbanlığı yasaklamıştır! Bu konu ile ilgili âyet ve hadis'i daha önce zikrettiğimiz için burada tekrarı lüzumsuzdur. İsteyenler, Hak Dinin En Önemli Özellikleri başlıklı bölüme bakabilir. Üstelik, İslâm cemaatinde kilise tipi bir teşkilât olmadığı gibi, Müslüman Devletleri de, hiçbir zaman teokrasi olmamıştır.
Zamanımızdaki İran bile bir nim teokrasi yani yarı teokrasidir... Teokratik devlet aranıyor ise, bugün bunlar sadece iki tanedir: Vatikan ve İsrail... Ama, hilafet? Hilafet'in kilise tipi hiçbir teşkilâtı olmadığı gibi, Peygamber Efendimizin sağlığındaki dönem hariç tutulursa, sadece ve yalnızca sembolik bir mahiyeti vardır!

Her şeye rağmen, Müslümanların laikliğe neden ihtiyaç duymadıklarını, hiçbir şey, Peygamber Efendimizin Hicretin 1. yılında yayınladığı, şu emirnâme kadar iyi gösteremez. O sebeple, Prof. Dr. Ayhan SONGAR'ın yukarda adını verdiğimiz yayında zikrettikleri emirnâme metnini aynen naklediyoruz.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Bu emirnameyi doğuda, batıda, uzakta ve yakında olan, genç, ihtiyar, bilinen, bilinmeyen bütün Hıristiyanların lehine yazıyorum. Bu emirnâmeye riayet etmeyenler ister sultan, isterse sade Müslüman olsunlar, Allah'ın iradesine karşı gelmiş, lanete hak kazanmış olacaklardır. Bir rahip veya keşiş, bir dağa veya mağaraya sığınır, veyahut ovada, çölde, şehirde, köyde, kilisede bulunursa ben, ordularım ve ümmetimle onun yanındayım. Onu düşmanlarına karşı müdafaa ederim. Bu rahip veya keşişler benim tebaamdır, onlara bir fenalık gelmesinden çekinirim. Bir piskoposu vazifesinden, bir rahibi kilisesinden, bir münzeviyi sığındığı yerden atmak yasaktır. Bir kilise yapılırken cami veya Müslüman evi yapılıyormuş gibi, her türlü yardım yapılmalıdır. Bir Müslüman bir Hıristiyan kadınla evlenirse onun kilise ibadetine mani olmamalı, dini ile kendisi arasına bir mani koymamalıdır. Bu emirnâmeye uymayanlar Allah ve Peygamberine karşı düşman sayılacaklardır. Müslümanlar kıyâmet gününe kadar bu emirlere riayet ve itaat etmekle
mükelleftirler.”

Peygamberi böyle bir emirnâme yayınlayan bir dinin mensuplarının laikliğe ihtiyacı olur mu? Olmaz! Olur ise, Müslümanlar bu emirnâmeye riayet ve itaat etmiyorlar demektir ki, çok şükür Müslümanlar bu emre, tarih boyunca, hep itaat ve riayet etmişlerdir.

Öte yandan, Hıristiyanlara karşı bile böyle müsamahakâr bir tutum ve tavır içinde olmaları emredilen Müslümanların, farklı mezheplere mensup oldukları için, dindaşlarına, baskı ve işkence uygulamaları düşünülebilir mi? Asla!

Ya şu Sûre'ye ne demeli? Lütfen bakın şimdi, Ulu ve yüce Allah, Kâfirûn Sûresi'nde ne buyuruyor. Sûre’nin tamamının meâlini, olduğu gibi, veriyoruz:

Bismillâhirrahmânirrahim.

“1, 2. (Resulüm!) De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam.”

“3. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz.”

“4. Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.”

“5. Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz.”

“6. SİZİN DİNİNİZ SİZE, BENİM DİNİM BANADIR.”

Biri çıkıp, bize söylesin Allah aşkına, böyle bir sûre'ye iman eden Müslümanlar, dinî konularla ilgili olarak kime, nasıl ve niçin baskı yapabilirler? Yaparlarsa, halleri nice olur?

Yetmediyse, bir de şu âyetleri okuyalım: “DİNDE ZORLAMA YOKTUR.” (Bakara Sûresi, âyet: 256) “RABBİN DİLESEYDİ BÜTÜN İNSANLAR İNANIRDI. ARTIK, İNANSINLAR DİYE İNSANLARI ZORLAYIP CEBİR Mİ EDECEKSİN?” (Yunus Sûresi, âyet: 99)

Neyse… Konuya başka bir açıdan yaklaşalım: Türkiye'de laiklik kaç yılında ihdas edildi? 3 Mart 1924'de hilafetin kaldırılması ile başlayan süreç, Anayasa'ya, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin laik olduğu hükmünün eklendiği, 5 Şubat 1937'de tamamlandı. Bu tarihten itibaren, laiklik, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin değişmez niteliği olarak, Anayasa'da yer aldı.

Peki, laiklik ihdas edildiğinde, Türkiye'de teokrasi mi vardı? Hayır! Türkiye'de laikliğin ihdas edildiği tarih olarak, 1924'ü alsak bile, bu soruya müsbet cevap vermek mümkün değil, çünkü, Cumhuriyet 1923'de kurulmuştur... Ama, Osmanlı? Osmanlı'nın teokrasi olduğunu kim söylüyor? Üstelik, kuruluşu itibariyle, Osmanlı'yı teokrasi kabul etsek bile, Osmanlı 1839'da Tanzimat Fermanı'nı, 1856'da Islahat Fermanı'nı, 1876'da I. Meşrutiyet'i, 1908'de de II. Meşrutiyet'i ilân etmemiş midir? Etmiştir. Öyle ise, varsa bile, Osmanlı'nın teokratlığı nerde
kaldı?

Osmanlı Meşrutiyetini kuran 1876 Kanunî Esasîsi'nin 11. maddesindeki şu hükme bir bakın da, Osmanlı'nın teokrasi olup olmadığına kendiniz karar verin: “Devlet-i Osmaniye’nin dini, din-i İslâm’dır. Bu esası vikaye (koruma) ile beraber, aşayiş-i halkı ve adab-ı umumiyeyi ihlal etmemek şartı ile Memalik-i Osmaniye'de maruf olan bilcümle edyanın (dinlerin) serbesti-i icrası ve cemaat-ı muhtelifeye verilmiş olan imtiyazat-ı mezhebiyenin (mezhep ayrıcalıklarının) kemakin (eskiden olduğu gibi) cereyanı devletin taht-ı himayesindedir.”

Demek ki, Türkiye'de laiklik, Batı toplumunda laikliğin doğmasına sebep olan ihtiyaçlardan dolayı ihdas edilmemiştir! O halde, tekrar soralım, Türkiye'de laiklik neden, hangi sebeplere binaen ihdas edilmiştir?

Bu soruya da, gene, Prof. Dr. Osman TURAN cevap veriyor: “Türkiye'de laiklik tarih ve sosyolojiye aykırı bir Avrupalılaşma hareketine karşı tabii bir şekilde mevcut olan bir mukavemeti kırmak maksadı ile meydana gelmiş; bu dinî ve millî mukavemet de, hatalı
olarak, taassup adını almıştır.”

“Laiklik, bu isabetsiz görüş ve teşhis dolayısıyla, tamamıyla bu mefhuma aykırı olarak, din (ve vicdan M. Kaplan) hürriyetini ilga eden bir tatbikata vasıta olmuş; bu sebeple de millî, insanî ve demokratik hakları ihlâl eylemiştir.”

“Din aleyhtarı tatbikatla taassubun yıkılacağı iddiası muvaffakiyetsizliğe mahkûm olmuş, eskiden daha şiddetli ve tehlikeli bir sol taassup da yaratılmıştır.”

Halbuki, “Türkiye'nin geri kalması ve son devirlerde ilerleme vadisinde istenilen hızı alamamasının mesuliyeti, halkın cehalet ve taassubuna değil, aydınların kifayetsizliğine, ve medeniyet dâvamızı yanlış teşhisleri ve bu uğurda sakat teşebbüslerine aittir; bu hususta,
hatalı olarak, taassup bir netice iken sebep sanılmıştır.”

Türkiye'de laiklik neden ihdas edildi sorusuna, Doç. Dr. Yümni SEZEN de şöyle cevap veriyor: “Bizde laiklik, toplumumuzun kendi içinden doğan ve olgunlaşan bir süreç olmadığı gibi, din devlet işlerinin ayrılığını ideal bir düzene kavuşturmak için de yapılmamıştır. Batılılaşma ve modernleşme maksadının bir vasıtası olarak kullanılmak istenmiştir.”

Türkiye’de laiklik neden ihdas edildi sorusuna, müfrit Atatürkçüler Faruk GÜVENTÜRK, Emre KONGAR ve Tarık Zafer TUNAYA, katıldıkları bir seminerde, kendi üslupları içinde Osman TURAN ve Yümni SEZEN’in verdikleri cevabın hemen hemen aynını veriyorlar.

Faruk GÜVENTÜRK şöyle diyor: “Atatürk'ün batılılaşmayı ana gaye edindiğini biliyoruz. ..... Atatürk'ün Nutuk'ta belirttiği mühim bir nokta vardır. Kendi deyimiyle millî bir sır gibi sakladığı gayelerinden biri de Türkiye'yi içinde bulunduğu gerilikten alıp batı âleminin müsbet ilmine doğru götürmekti. Bu yoldaki en büyük engel, dini kendi çıkarlarına göre değiştirerek yozlaştıran taassuptur. Bunun yıkılması gerekmektedir. Laiklik prensibini bu nedenle benimsemiştir. ..... Sonuç olarak şunu belirtmek isterim ki, laiklik prensibi
Türkiye'nin medenî âlemde yerini bulabilmesi, muasır medeniyet seviyesine çıkabilmesi için alınmış tedbirlerden biridir.”

Doç. Dr. Emre KONGAR şöyle diyor: “Laiklik, ..... Osmanlı-Türk toplum çizgisinde kendiliğinden çıkmış bir olay değildir. ..... Aslında laiklik mücadelesi bütünüyle yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kadroların siyasal mücadelesinin bir parçasıdır. Ortadan kaldırmaya
çalıştıkları Osmanlı siyasal yapısı ve güç dengesi ..... hilafetle birleştiği için bu siyasal mücadele içinde, laiklik, eski siyasal gücün ortadan kaldırılması için kullanılan bir araçtır. Toplumsal içeriği yoktur. Atatürk ve arkadaşlarının, dinin, Türk toplumunun yapısında
etkileri ile uğraştıkları kanısında değilim. Bu görünümü veriyorlar ama, bunu, İslâm dinine göre örgütlenmiş bir toplumu batıya göre laik olarak örgütlenmiş bir toplum haline getirmek için yapmıyorlar. Gücü elinden aldıkları grubun etkisini yok etmek için yapıyorlar, bunu.”

Prof. Dr. Tarık Zafer TUNAYA ise şöyle diyor: “Kongar dediler ki, laiklik bir araçtır. Neyin aracıydı, peki? Atatürk'ün ..... medeniyet dediği aşamaya geçebilmek için verdikleri mücadelede bir araçtı. Dinci çevrelerin teşkil ettikleri engeli yok etmenin aracı. ..... Yeni bir Türk devleti kurduğunuz zaman bu yapının kalıntıları gelişmenin önüne set çekiyorsa, bu durumda laikliği bir araç olarak, isterseniz buna buldozer deyin, kullanacaksınız, doğal olarak.”

LAİKLİK TÜRKİYE'DE HANGİ FONKSİYONLARI İFA ETTİ?

Türkiye’de sosyal hiçbir ihtiyaçtan doğmamış olan laiklik ülkemizde, ne yazık ki bugüne kadar iyi, güzel ve hatta faydalı hiçbir fonksiyon ifa etmemiştir. Aksine, son yıllarda da açıkça görüldüğü gibi, hep, sosyal problemlere ve sıkıntılara sebep olmuştur.

Türkiye'de Batılılaşma ve modernleşme gayelerini gerçekleştirmek maksadı ile ihdas edilen laiklik, bu gayelerin tahakkukunda bile olumlu bir fonksiyon ifa etmediği gibi, hem sosyal barışın bozulmasına ve cemiyetin laik olanlar ve olmayanlar şeklinde ikiye bölünmesine sebep olmuş; hem de ilmî ve teknik ilerlemeyi sağlamak bakımından bir faydası olmadığı gibi, manevî ilimler ile kültürde gerilemeye sebep teşkil etmiştir.

Bu durumu, Prof. Dr. Osman TURAN şöyle ifade etmektedir: “Dinin sarsılması ve irfandan mahrum bırakılması hem ilmî ve teknik ilerlemeye âmil olmamış, hem de manevî ilimlerde ve kültürde bugünkü sukût ve kısırlığı hazırlamıştır.”

“Millî birlik ve ideolojide sarsıntı olmuş, Türk gençliği iki düşman mefküreye ayrılmak tehlikesine mâruz kalmıştır; içtimaî ve ahlâkî nizam zayıflamış, feragat, fedakârlık ve fazilet duyguları eski kudretini kaybetmiş, menfaat, maddî hırslar ve zabıta vak'aları artarak manevî huzur bozulmuştur.”

“Millî gururun kırılmasına, aşağılık duygusunun doğmasına, tarihî şahsiyet ve vekarımızın sarsılmasına, bu yüzden de Şarkta manevî nüfuzumuzun ve Garpte de itibarımızın azalmasına âmil olmuştur.”

“Menfî iddiaların aksine olarak bugün Türk milleti dünden fazla (din ve M. Kaplan) vicdan hürriyeti ve kalkınma hamlesi içinde, geri değil ileri ve hakiki inkılâba uygun bir yolda bulunmaktadır; fakat ilmî esaslardan mahrumiyet ve ahlâkî buhran maddî kalkınmayı da,
cemiyeti de tehlikeye sokmuştur.”

“Din aleyhtarlığı ile hürriyet bir arada kaim olamayacağından bu tersine laik anlayış bizzat demokrasinin inkişafını da kösteklemektedir.”

LAİKLİK TÜRKİYE'DE GELECEKTE NASIL BİR FONKSİYON İFA EDEBİLİR?

Basit olarak ifade etmek gerekir ise, Prof. Dr. Ali Fuat BAŞGİL'in Din ve Laiklik isimli kitabında da ortaya koyduğu gibi, dünyada, din ve devlet ilişkisi, üç şekilde tezahür etmektedir: 1. Din devlet'e hükmetmektedir. 2. Devlet din'e hükmetmektedir. Ve, 3. Din ve
devlet birbirlerinin hiçbir işlerine karışmamakta ve birbirinden bağımsız olarak yaşamaktadırlar... Bu sonuncu duruma da laiklik ya da laik rejim denilmektedir.

İlk defa ve Batı toplumunda yaratıldığında, laiklik, yukarıda da gördüğümüz gibi, devlet'i, din'in/kilise'nin hâmiyetinden kurtarmak için; devlet'i, din'e karşı, bir bakıma hür ve bağımsız kılmak için yaratılmış idi... Nitekim, Batı toplumunda laiklik, istenen ve beklenen bu sonucu sağlamış ve devlet din'in/kilise'nin tahakkümünden kurtulmuştur.

Türkiye'de din'in devlet'e hükmetmesi söz konusu olmadığı halde ihdas edildiğinden ve daha da mühimi yanlış kişiler eli ile ve yanlış bir anlayışla tatbik edildiğinden, laiklik Türkiye'de, Batı toplumunda olduğu gibi olumlu bir fonksiyon ifa etmediği gibi, aksine olumsuz bir
fonksiyon ifa ederek, devlet'in din'e hâkim olması sonucunu doğurmuştur. Oysa, demokratik laiklik bakımından, din'in devlet'e hükmetmesi ne kadar yanlış ve istenmeyen bir durum ise, aynı şekilde devlet'in din'e hükmetmesi de öyle yanlış ve istenmeyen bir durumdur.

Bu yanlış ve istenmeyen durumdan kurtulmanın çaresi nedir? Tek kelime ile; demokratik laikliktir!

Ümidediyoruz ki, Türkiye'de tatbik edilecek olan gerçek laiklik, yani Batı toplumunda uygulanmakta olan demokratik laiklik, tatbik edildiğinde, Türkiye'de de, din ve devlet ilişkisinin yerli yerine oturtulmasını sağlayacak; din ve vicdan hürriyetine kavuşan millet ile
bunu sağlıyan devlet'i barıştıracak ve sosyal barışı temin edecek, en önemli âmil olacaktır... Laiklik'ten gelecekte beklediğimiz fonksiyon budur!

Bu noktadan sonra, bu, mümkün mü? Elbette mümkün! Peki, bu, nasıl olacak?

Dr. Ali D. ULUSOY, laiklik ilkesinin Fransa'daki oluşumu ve gelişimin anlatırken şöyle yazıyor: “Fransız laiklik anlayışı tarihsel olarak iki ayrı devreye ayrılabilir: Birinci devre: Dinin devlet vesayeti altına alındığı devre. İkinci devre: Din ve devletin birbirinden ayrıldığı devre.”

Laikliği biz de, Fransa'dan, taklit yoluyla aldığımıza göre, laiklik, aynı devreleri Türkiye'de de neden geçirmesin? İnşa-Allah, laiklik bu ilk devresini Türkiye'de de kısa zamanda ve Türkiye'ye daha fazla zarar vermeden tamamlayacak ve ikinci devresine geçecektir. Ama bu, kendiliğinden olmaz, Fransa'da da kendiliğinden olmamış, uzun ve zahmetli bir mücadele sonunda kazanılmıştır... Bu sebeple, bu yolda herkes karınca kaderince hizmet etmekle mükelleftir.

Özetlemek gerekirse, Türkiye'de laikliğin gelecekte, Müslüman Türk halkına Batı toplumunda uygulandığı kadar bir din ve vicdan hürriyeti sağlamasını; hiç olmazsa, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde yaşayan gayri müslim azınlıklar, Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler kadar bir din ve vicdan hürriyeti sağlamasını bekliyoruz.

LAİKLİK'E NASIL BAKIYORUZ?

Biz istesek de istemesek de, sosyal bir ihtiyaçtan doğmuş olsa da olmasa da, laiklik, Türkiye'de inkârı mümkün olmayan bir gerçektir, gerçekliktir. Kaldırılması da; hem artık belli bir kesim tarafından da olsa kabul görmüş bulunduğu için, hem kaldırılması teklif dahi
edilemeyecek anayasal bir ilke olduğu için, hem de müfrit ve radikal birtakım taraftarları bulunduğu için, söz konusu değildir. Söz konusu olamaz... Öyle ise, laiklik ile birlikte yaşamaya ve hatta laikliği kabul etmeye mecburuz! Biz de, laiklik'i kabul ediyoruz. Ancak, biz laik değiliz, çünkü fertler laik olmaz, laik olmak zorunda da değildir.

Çok sevdiğimiz bir söz var. Galiba anonim bir söz, çünkü, hiçbir yerde kimin söylediği ile ilgili bir bilgiye rastlayamadık. “Aptal adam zaferden hezimet çıkarır, akıllı adam ise hezimetten zafer!” diyor, bu söz. O halde, biz de akıllı adam gibi davranmalıyız. Üstelik, bugün artık laiklik, tersinden de olsa, yani Batı toplumundakinin aksine, din'i devlet'in tahakkümünden kurtarabilmek için de olsa, Türkiye'de de sosyal bir ihtiyaç haline gelmiştir.

O halde, laiklik'i, Türkiye'de sosyal barışı temin eden, ve dolayısıyla Türk halkının huzur, mutluluk ve refahını sağlayan bir müessese haline getirmeliyiz. Bu, mümkün müdür? Mümkündür! Peki, nasıl yapılabilir? Gerçekten ve samimi olarak, Batı toplumunda geçerli olan demokratik laiklik'i savunarak ve ne pahasına olursa olsun, Türkiye'de yerleştirip, işlemesini temin ederek, yapılabilir!

İyi de, bu demokratik laiklik nedir? Demokratik laikliğin ne gibi özellikleri vardır?

Prof. Dr. Turhan Tufan YÜCE, demokratik laiklik hakkında şöyle diyor: “Gerçekten laiklik demokratik bir ilkedir. Halkın demokratik din haklarını korur, değişik inançların, birbirine zarar vermeden bir arada yaşamalarını sağlar. .....”

“Devlet, vatandaşlar arasında inançlarına göre ayrım yapmaz. Taraf tutmaz. Laiklik ilkesine başka anlam vermek, başka görevler yüklemek, örneğin yaşam biçimini değiştirmek, Avrupalı olmak, Avrupalı gibi yaşamak için kullanmak, laikliği kötüye kullanmak olur. Ve bundan en önce laiklik zarar görür.”

“Din ve vicdan özgürlüğü de diğer temel hak ve özgürlükler gibi belli sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlama hakkın ve özgürlüğün özüne dokunamaz, yani hak ve özgürlüğü daraltabilir ama ilga edemez. 1982 Anayasa'sında denildiği gibi (m. 13) sınırlama,
demokratik anayasanın özüne ve ruhuna uygun olmak zorundadır.”

“İşte din ile devletin coexistence'ı, barış içinde birlikte yaşamaları bu demokratik laiklik sayesinde gerçekleşebilir. İstediği dini seçebilen, öğrenebilen, ibadetini özgürce yerine getirebilen, toplanma ve dernek kurma gibi demokratik haklardan faydalanabilen mümin
vatandaş devletten başka ne bekleyebilir?”

“Devletin din esaslarına uymayan istisnaî kuralları, örneğin faiz serbestliği, tek karılı evlilik vb. vatandaşın ne inancına dokunur ne de ibadetini engeller. İstemeyen mümin parasını faize yatırmaz, karısını kızını şeriat ölçüleri içinde kapatabilir. Bu anlamda demokratik laiklik din ile, özellikle İslâm ile çatışmaz.”

Son söz: İnsanlara, sınıflara, mezheplere, dinlere, hatta dinsizlere ve tanrıtanımazlara müsamaha göstermek için, İslâmiyet'in, laikliğe ihtiyacı yoktur... Laiklik, Türkiye'de herhangi bir sosyal ihtiyaçtan dolayı da ihdas edilmiş değildir... Ve, laiklik Türkiye'ye herhangi bir sosyal fayda da sağlamamış... Hatta, sosyal barışın da bozulmasına sebep olmuştur... Bu sebeplerle, biz, laikliğe karşıyız... Fakat, laiklik madem ki var ve laikliği değil kaldırmak, kaldırılmasını teklif etmek dahi mümkün değil...

O halde; bu aşamada biz, her şeye rağmen, Batı toplumlarındaki gibi ve Batı toplumundaki niteliklere sahip demokratik bir laiklik istiyoruz!

Biz, Batı toplumundaki gibi ve Batı toplumundaki niteliklere sahip bir din ve vicdan hürriyeti istiyoruz!

Biz, hiç olmazsa, Türkiye'de yaşayan gayrı müslimler; Rumlar, Ermeniler ve Yahudilere uygulandığı gibi, bir laiklik istiyoruz!

Biz, hiç olmazsa, Türkiye'de yaşayan gayrı müslimler; Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler kadar, din ve vicdan hürriyeti istiyoruz!

Biz, bu insanî ve haklı taleplerimizden hiçbir zaman ve hiçbir şekilde vazgeçmeyeceğiz ve bu demokratik haklarımızı mutlaka alacağız! Çünkü bunlar, bizim, insan olmamızdan kaynaklanan vazgeçilmez ve özüne dokunulamaz haklarımızdır!

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

02 Eki 2017

28 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında Ankara Atatürk Kültür Merkezinde Kahramanmaraş tanıtım günleri olacağına dair hem Kahramanmaraş vakfı hem de Kahramanmaraş ilçeleri kültür derneklerinin ısrarlı çağrıları üzerine Perşembe günü saat 11.

Nurullah KAPLAN

25 Ağu 2017

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 27,65 M - Bugün : 1697