« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ BÖLÜM

Milliyetçilik Ne Değildir?

SONRAKİ BÖLÜM

Milliyetçilik’in Siyasî Rejimi Demokrasidir

Milliyetçilik Nedir? Türk Milliyetçiliği Nasıl Tarif Edilebilir?

 

Milliyetçilik ne demektir? Bu soruya, yukarda, “Ülkücü olmayan hemen hemen herkes ve bir kısım Ülkücüler, Milliyetçilik milletini sevmek demektir diye cevap verir ki, bu, kısmen doğru olmakla birlikte, anlaşıldığı üzere ne yazık ki, eksiktir... Çünkü, milliyetçilik milletini sevmektir, fakat, sırf milletini sevmekten ibaret değildir... Milliyetçilik; kişinin, mensubu olduğu (üyesi bulunduğu), cemiyet birimleri içinden, milleti tercih ederek, en çok değeri o'na vermesi ve cemiyet birimleri sıralamasında, o'nu birinci sıraya yerleştirmesi demektir”, demiştik...

Gene yukarda, insan, cemiyet içinde birden çok gruba birden mensuptur... İnsanın üyesi olduğu bir gruba karşı duyduğu bağlılık hissine de mensubiyet şuuru diyoruz... Üyelerine mensubiyet şuuru aşılayan gruplara ise, cemiyet birimi adını veriyoruz, demiştik... Ve, milleti de; dil, din, soy, kültür, vatan, tâbiyet, ülkü, tarih, menfaat birliklerinin bir kaçının veya hepsinin belirlediği bir cemiyet birimidir, diye tarif etmiştik...

Yani biz, yukarda; milliyetçilik ne demektir? Mensubiyet şuuru nedir? Cemiyet birimi nasıl tarif edilebilir? Millet nedir, nasıl meydana gelir? Millet nasıl tarif edilebilir? Milliyetçilik ne değildir gibi soruları cevaplandırmaya gayret ettik... Bu sırada çıkan sonuçları da tesbit ettik... Ve, milliyetçiliği tarif edebilecek bir seviyeye geldik.

Öyleyse, artık milliyetçiliği tarif edebiliriz... Peki, milliyetçiçilik nedir? Milliyetçiliğin “efrâdını câmi, ağyarını mâni” bir tarifi var mıdır? Böyle bir tarif varsa, bu tarif nedir?

Milliyetçilik de, millet gibi çok değişik şekillerde tarif edilebilen bir kavramdır. Bu sebeple çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Ama Milliyetçilik tarifleri, bilhassa Türkiye'de yapılan,
milliyetçilik tarifleri incelendiği zaman, milliyetçiliğin genel olarak iki değişik şekilde tarif edildiği görülmektedir: Bir. Milliyetçiliği, Milliyetçilik, milletini sevmektir şeklinde yapılan tarifler... İki. Milliyetçiliği, Milliyetçilik, milletini sevmek ve artı şeklinde yapılan tarifler...

Bu tariflerden hangisi doğrudur denilirse, biz, hiç tereddüt etmeksizin iki şekil tarif de doğrudur, deriz!.. Nasıl olur? Bu tezât değil midir? Olur, olur! Bu, bir çelişki de değildir! Çünkü birinci tip tarif, milliyetçiliği bir duygu ve ideal kabul eden/sayan
milliyetçilerin, ikinci tip tarif ise, milliyetçiliği bir ideoloji olarak kabul eden milliyetçilerin ortak tarif şeklidir... O halde, milliyetçiliği bir duygu ve ideal olarak kabul eden milliyetçiler
için, birinci tip tarif; milliyetçiliği bir ideoloji olarak kabul eden milliyetçiler için ise, ikinci tip tarif, doğrudur... Bunun neresi çelişkili?

MİLLİYETÇİLİK NEDİR?

Gerçekten, Milliyetçilik nedir?

Milliyetçilik, toplumda millî kültürü güçlendirmek ve hâkim kılmak; mensup olunan millete ait, bilhassa manevî değerlerin yüceltilmesini gaye bilmek; millî ülkü ve emellerle geleneklere
tarafdarlık ve benzerleri arasında onlara öncelik vermek; millî değerleri, ülküleri, gelenekleri bütünüyle millî kültürü yabancı tesir ve tahriblere, şöyle veya böyle, şu veya bu sebeple meydana gelen bozulmalara karşı korumak ve müdafaa etmek; mensup olunan milletin
devletine samimî bir sadakât hissi içinde bağlı olmak; millet ve devleti için her türlü fedakârlığı yapabilecek bir hâleti rûhiyede ve ahlâkî yaşayış içinde bulunmak; milletinin tarihine şuurla bağlanmak, millî zaferlerle iftihar duymak ve gururlanmak, millî felâket ve
ıstıraplara yanmak ve üzülmek; milletinin geleceği hakkında ümitli ve iyimser olmak, dinamik bir gelişme içinde güçlükleri yenerek milletini milletler cemiyetinin hür, eşit, şerefli ve kudretli bir üyesi yapmak; milletinin var olmak ve var kalmak azim ve iradesine bütün benliği ile bağlanarak hizmet etmek; şahsî hayatını millî değerlere samimî bir bağlılık içinde düzenlemek ve millî bir üslupla yaşamak; varlığını millet varlığından ayırmayan, millet için fedakârlığı esas kabul eden idealist bir İslâm ahlâkını fertlerin ve cemiyetin hayatına hâkim
kılmaya çalışmak; milletin bütün fertlerini tasada ve kıvançta ortak, bölünmez bir bütün ve birbirlerinin kardeşleri oldukları duygu ve şuurunda kaynaştırmaya gayret etmektir, diye ifade edilebilir.

O halde milliyetçilik, kökü insan ruhunun derinliklerine kadar ulaşan bir sosyal zarûrettir. Romantik bir his yumağı ile sarılmış, karışmış ve kaynaşmış olarak, bir millete mensubiyetin ve bu mensubiyetin gerektirdiği yaşayış ve davranış pratiğinin şuur halidir. Makûl bir benlik duygusu ve bir dereceye kadar bir bencillik davranışıdır; bu da insanın tabiatında vardır. Ancak bunun mutlaka saldırgan olması gerekmez. Çünkü kendi şahsiyetine düşkün olan,
başkalarının şahsiyetine de hürmet eder. Milletler de millî his ve menfaatleri ile ve kendi milliyetçilik çabaları ile, başka milletlerin millî duygu ve çıkarlarını ve yüksek insanî idealleri
uzlaştırabilirler. Uzlaştırmalıdırlar... Bu ölçüler içinde, yani doğru anlaşılan bir milliyetçilik, ırkçılıkla da nazizm ve faşizmle de karıştırılmaması gereken bir fikirdir. Bunu, zaten yukarda, detaylı olarak ortaya koymaya çalışmıştık...

Kısaca milliyetçilik, yok olmak istemiyen, var olmak ve kalmak, yükselmek ve yücelmek isteyen milletlerin, vazgeçilmez ve asla uzaklaşılamaz ideolosidir... Milliyet hissi ile milliyetçilik şuurunun, her ne sebep ve suretle olursa olsun tahribi, bir millete yapılabilecek
en büyük düşmanlık ve kötülüktür...

Merhum Üstad Necip FAZIL, miliyetçilik nedir, sorusuna şöyle cevap veriyor: “Milliyetçilik görüşü, Müslümanlıkla mahdut o sınırlı milliyetçiliktir ki, bu sınırın en küçük mikyasına kendisini hudutsuz ve başıboş bilen hiçbir milliyetçilik ulaşamaz.”

“İslâm inkılâbının milliyetçiliği, topyekûn insanlık kadrosunda ruhun kaynağını Müslümanlık olarak kabul ettikten sonra, o ruhu taşımaya, renklendirmeye, mizaçlandırmaya karşı liyakat ifadesi bakımından bütün kavimler arası yarışmada üstünlük mefküresinden ibarettir.”

“Böylece.....milliyet mefküresi, ırk, kavim ve soy ifadesiyle de Peygamberine lâyık olma cehd ve müsabakasının eseridir ki, her türlü ırk ve kavim sınırını kuşatan ve aşan Müslümanlığı
incitmek yerine şadedecek; ve ana ölçüye bir kere bağlandıktan sonra en ileri haklara kadar kazanıcı izinli milliyetçiliğin tâ kendisi olacaktır.”

“Şeriatle hudutlu milliyetçilik, hakikatte hudutsuz milliyetçiliğin tâ kendisidir.”

“Milliyetçiliğin, bu ölçü dışında kalan bütün alevli tezahürleri, yalnız gövdeleri yakıp kül eden dar ve hasis bir nefsanîlik, ham ve yobaz bir putçuluktan başka bir şey değildir.”

MİLLİYETÇİLİK NASIL TARİF EDİLEBİLİR?

İyi de, milliyetçilik nasıl tarif edilebilir?

Milliyetçilik, yukarda da söylediğimiz gibi, gerçekten çok değişik şekillerde tarif edilebilmektedir... Sırf bir örnek olması bakımından Üstad Necip FAZIL'ın tarifini verdik... Ancak o tarif rastgele seçilmiş bir örnek değildir, az sonra ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nün
tarifini verdiğimiz vakit; Üstad'ın yaptığı bu tarifin bir çok bakımlardan, bilhassa da ölçüleri bakımından, ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nün tarifine ne çok benzediğini siz de rahatça müşahede edeceksiniz ve o zaman örnek tarif olarak Üstad Necip FAZIL'ın tarifini niçin tercih ettiğimizi daha iyi anlıyacaksınız.

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'ne göre milliyetçilik, en başta bir defa, cemiyet birimleri içinden milleti tercih etmek; sonra bu millet'i, bir, sevmek; iki, korumak; üç, yükseltmek; ve, dört,yüceltmek ülküsüdür... Yani ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ, milliyetçiliği şöyle tarif
etmektedir: Milliyetçilik, milletini sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsüdür.

Tarifi biraz daha açarak, tekrarlarsak, şöyle dememiz mümkündür: Milliyetçilik, milletini ve milletini meydana getiren milliyet unsurlarını sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek
ülküsüdür... Ancak, bu sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek unsurlarının yönü, şekli ve sınırları rastgele çizilmemiştir, İslâmiyet tarafından belirlenmiştir... O yüzden, bunların dışına çıkılamaz...

Bu durumda Türk Milliyetçiliği nedir, nasıl tarif edilebilir?

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nün bu milliyetçilik tarifine göre, Türk Milliyetçiliğini şöyle tarif etmemiz mümkümdür: Türk Milliyetçiliği, Türk milletini sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsüdür... ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'nün yukarda verdiğimiz, açık milliyetçilik tarifine göre ise, Türk Milliyetçiliğini, Türk Milletini meydana getiren üç milliyet unsurunu yerine koyarak, şöyle tarif edebiliriz: Türk Milliyetçiliği, Türk Milletini ve Türk Milletini meydana getiren, milliyet unsurları olan İslâmiyet'i, Türkçe'yi ve Türk Soyu'nu
sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsüdür...

Demek ki, ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'ne göre Türk Milliyetçiliği, İslâmiyet'in, Türkçe'nin ve Türk Soyu'nun meydana getirdiği Türk Milleti ile Türk Milletini meydana getiren İslâmiyet'i, Türkçe'yi ve Türk soyu'nu, İslâmiyet'in emir ve müsade ettiği kadar ve gene
İslâmiyet'in emir ve müsade ettiği şekilde, sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsüdür. Yani,ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'ne göre, milliyetçiliğin ve tabii Türk Milliyetçiliğinin yönü, şekli ve sınırları Ehl-i Sünnet vel Cemaat Yolunda İslâmiyet tarafından
belirlenmektedir...

Bu durumda, Türk Milliyetçiliğini, kendilerine milliyetçi sıfatını uygun bulan bir takım hareketlerden ayıran, önemli bir takım farklar olduğu açıkça görülmektedir... Burada, işte bu sebeple Türk Milliyetçiliğinin özelliklerinden, bilhassa Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçiliğinin kendilerine milliyetçi diyen guruplardan farklı olan bazı özelliklerinden kısaca da olsa bahsetmek lüzumu ortaya çıkmaktadır...

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ demek olan, Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçiliği'nin, kendisini başka milliyetçilik anlayışlarından farklı kılan, aslında sadece iki ana/temel özelliği vardır ve diğer bütün özellikleri bu iki ana/temel özellikten doğmaktadır: Bir. İslamî olmak. İki. Dokuz Işıkçı olmak. Biz bunu; Ülkücü Dünya Görüşü'nün felsefesi İslâmiyet'tir, doktrini de Dokuz Işık'tır, diye ifade ediyoruz.

Dolayısı ile Türk Milliyetçiliğinin, Müslüman olmasından kaynaklanan; dindâr olmak ve her türlü emperyalizm'e, faşizm'e, nazizm'e, ırkçılığa, şovenizm'e ve asabiye'ye karşı olmak, ve Dokuz Işıkçı olmaktan kaynaklanan; Turancılık, ülkücülük, ahlâkçılık, ilimcilik, toplumculuk, hürriyetçilik ve şahsiyetçilik, köycülük, gelişmecilik ve halkçılık, endüstricilik ve teknikçilik ile demokrasicilik/demokratlık gibi bir dizi özellikleri vardır. Bu özelliklerin bazılarından biz daha evvel bahsettik, diğerlerine de yeri geldikçe temas edeceğiz, ama, burada da kısaca temas etmeyi, tam yeri olduğu için, faydalı bulduk.

Ayrıca, Türk Milliyetçiliği millî, dinî, insanî ve çağdaş bir harekettir, ama, Türk Milliyetçiliği ne sadece millî, ne sadece dinî, ne de sadece insanî ve ne sadece çağdaş bir hareket değildir. Türk Milliyetçiliği aynı anda ve derecede hem millî, hem dinî, hem insanî ve hem de ileri bir harekettir. Çünkü, Türk Milliyetçiliği, sadece ve yalnızca Türk Milletinin değil, insanlık âleminin tamamının yani tek tek bütün milletlerin ve ümmetlerin mutlu, güçlü ve müreffeh olmasını da ister.

Ülkücü Türk Milliyetçiliği sadece Türk Milletinin değil, tek tek bütün milletlerin milliyetçi olmak, milliyetçilik yapmak hakkı bulunduğuna, bunun görevi olduğuna inanır; tek tek bütün milletlerin milliyetçilik yapmak haklarının bulunduğunu savunur; tek tek bütün milletlerin milliyetçiliklerine saygı duyar; hatta tek tek bütün milletlerin, milletlerini sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülkülerine sarılmalarını ister.

Çünkü milletlere, milliyetlere ve ümmetlere sevgi ve saygı duymak, insanlığı sevmek ve insanlığa hürmet etmek demektir... Milliyet duyguları ile dinî hisleri çözmek ve milletlerle ümmetleri çökertmek isteyenler, insanlığa hizmet edemezler. Ancak ve sadece zarar
verebilirler... İnsanlık ideali, milliyetleri, milletleri ve ümmetleri öldürmekle değil, aksine, onları yaşatmak ve güçlendirmek suretiyle gerçekleştirilebilir.

Tarihî gelişim, her şeye rağmen, milliyetlerin ve milletlerin aleyhine değil, lehinedir... Milliyet duygularının ve millet fikrinin zaman içinde zayıflamak şöyle dursun, gittikçe güçlenmekte olduğu, bütün insaf ve izan sahibi insanlar tarafından müşahede ve ifade edilmektedir. Nitekim, milletlerin bağımsızlık şuuru, yani bir bakıma milliyetçilik, bugün, her günden daha güçlüdür. Her geçen gün biraz daha güçlenmektedir.

Milletler, milliyetler ve ümmetler, bütün tarih boyunca varlıklarını hissettirmişlerdir... Bu sebeple tarih, bir bakıma, milletler, milliyetler ve ümmetlerin maceraları ile her şekil ve çeşit
ilişkilerinden ibarettir... -Ancak tarihin temel yürütücü âmili milletler mücadelesidir-… Gerek tarihin, gerek etnolojinin, gerekse de sosyolojinin tespitleri ile ispatlanmıştır ki, milletler, milliyetler ve ümmetler inkâr edilmeleri imkânsız birer objektif gerçeklik ifade ederler.

Bütün milletler, milliyetler ve ümmetler insanlığın gelişimine orijinal bir tecrübe ile ve bir şekilde katılır... İnsanlığın gelişmesinde ve ilerlemesinde, büyük küçük her millet, milliyet ve ümmetin ama çok ama az bir payı vardır... Bu sebeple, milletler, milliyetler ve ümmetler insanlığı bölmez, bilâkis birleştirir ve bütünleştirir... Milletler ve milliyetlerin farklı kültür ve medeniyetleri, mukaddes kitabımız Kur'ân-ı Kerim'in ifadesi ile “bilişmek ve tanışmak üzere”
el ele verirken, milletler ve milliyetler de, insanlığın gelişmesi yönündeki tecrübelerini birbirlerine aktarırlar.

Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçiliği, başka millet, zümre ve kişiler tarafından kendi milletine her ne şekilde olursa olsun zulmedilmesine katiyen müsaade etmeyeceği gibi, kendi milletinin başka millet, zümre ve insanlara zulmetmesine de asla izin vermez. Veremez!
Bütün insanlar, ümmetler ve milletlerin hür, bağımsız, mutlu ve müreffeh yaşamalarını istediği ve savunduğu gibi, yeryüzünde yaşayan her Türk'ün de hür, bağımsız, mutlu ve müreffeh olmasını ister ve bu gayenin tahakkuk etmesi için canla ve başla çalışır, gayret eder.

Ülkücü Türk Milliyetçiliği, Türk Milleti'ni bütün nesil, sosyal dilim, zümre ve tabakalarıyla kucaklayan bir fikir hareketidir, bir ideolojidir... Türk Milliyetçiliği, Türk Milletini teşkil eden bütün fertleri tek tek sever ve hürmet eder ama ferdiyetçi değildir... Türk Milliyetçiliği, Türk Milletini meydana getiren bütün sınıfları tek tek sever ve hürmet eder ama sınıfçı ve/veya cemiyetçi de değildir... Türk Milliyetçiliği ferdi inkâr ve ihmâl etmeyecek kadar cemiyetçi ve cemiyeti inkâr ve ihmâl etmeyecek kadar ferdiyetçidir… Türk Milliyetçiliği fert/cemiyet dengesi ve bütünleşmesine inanır ve onu savunur.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN UNSURLARI

Ülkücü Dünya Görüşü, Milliyetçilik ile Türk Milliyetçiliği’ni bilindiği gibi şu şekilde tarif etmektedir: Milliyetçilik; milletini ve bu milleti meydana getiren milliyet unsurlarını sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsüdür… Türk Milliyetçiliği ise; Türk milleti ile Türk milletini meydana getiren İslâmiyet, Türkçe ve Türk soyunu sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsüdür.

Bu tariflerinden de açıkça anlaşıldığı gibi, gerek Milliyetçiliğin gerekse bunun özel bir hâli olan Türk Milliyetçiliğinin dört unsuru bulunmaktadır: 1) Sevmek, 2) korumak, 3) yükseltmek ve 4) yüceltmek.

SEVMEK:

Kişi, işe, evvelâ milletini severek başlamalıdır, başlayacaktır… Ama bu yetmez, sonra da, ki bu sadece lâfın gelişi söylenen bir sözdür, yoksa bu, bir öncelik veya sonralık meselesi değildir… Olmadığı gibi, aslında bu, aynı zamanda hatta aynı anda olması gereken bir “şey”dir; milletini meydana getiren milliyet unsurlarını da sevecektir… Çünkü “sevgi” her şeyin başıdır… Kişi, milleti ile milletini meydana getiren milliyet unsurlarını sevmezse, bunları korumaz, bunları korumadığı gibi bunların yükselmesi için de yücelmesi için de çalışmaz, gayret etmez…

Bu kolay, bundan daha kolay ne olabilir ki, diye düşünülebilir; lâkin bu hiç de kolay değildir, hatta çok da zordur… İki heceli bir tek kelime olarak söylediğimiz millet; içinde yaşadığımız için, hepimizin bildiğini zannettiği millet, bir insan topluluğudur. Fakat yakından bakılınca bu “topluluk” bilseniz ne kadar karmaşık ve girifttir, şaşar kalırsınız! İyileri-kötüleri, güzelleri-çirkinleri, doğruları-yanlışları, haklıları-haksızları, helâlleri-haramları vardır ve severken bunların tek tek hepsini, ayrı ayrı her birini; hiçbir ayrım yapmadan ve hiçbirisini tefrik etmeden sevmek lâzımdır… İşte bu, çok zordur.

Bu güçlüğü Remzi Oğuz ARIK şöyle anlatıyor: İlk bakışta herkesin milletini sevmesi kolay, tabiî gibi gelir. Ama iş öyle değildir. Bir kere tek kelime olarak söylediğimiz millet; hepimizin bildiği, içinde yaşadığı bir topluluktur. Fakat yakından bakılınca bu topluluk ne kadar karmakarışık, anonim bir şeydir! Bu anonim topluluğu sevmek dediğimiz zaman belirsiz, süreksiz bir sevgiden bahsedilmiş olur. Bu anonim milyonların içinde sizin zalim, vicdansız dediğiniz; benim şuursuz, hayâsız dediğim; ötekinin hain, hırsız, katil, şahsiyetsiz, cahil dediği insanlar vardır. Bütün bunları sevmek veya bütün bunları ayıklayarak geriye kalanı sevmek birbirinden zor, yapılması hemen hemen imkânsız şeylerdir. O zaman, milletini sevmek deyince gözüken kolaylığın, tabiîliğin ne kadar geçici olduğu meydana çıkar.

Netice olarak kişi, bütün zorluk ve güçlüğüne rağmen, milletinin bütün mensuplarını, bunların her birini, hiçbir konuda ve hiçbir tefrik yapmadan sevmek zorundadır, sevmelidir… Ancak kişinin, mensubu olduğu milletin her bir ferdini, hiçbir ayrım yapmadan ayrı ayrı ve tek tek sevmesi dahi yetmez… Bu sevgisinin de, samimi-içten ve gerçek-halis olması da lâzımdır… Ülkücü Hareket’in büyük mütefekkiri rahmetli S. Ahmed ARVASÎ Hocamız bunu, bakın nasıl anlatıyorlar:

“Sevgi” lâf değil, kendini iş ve hareketle belli eden bir davranışlar bütünüdür. Seven insanın “sevgisi”, konuşmasa da belli olur. Siz, hiç, birbirini can ü gönülden seven iki insanın birbirine bakışını, birbirlerine karşı tavırlarını ve hareketlerini incelediniz mi? Bir “ana” ile “yavrusu” arasındaki “sevgi bağı” ne kadar büyüleyicidir.
Biz insanlar, “sevgi” sözünü çok kolay ve bedava cinsinden hoyratça harcarız. “Yalancı sevgiler” ile hem kendimizi, hem başkalarını aldatırız. Meselâ, şiddetli bir kışın, yolları karla kapattığı ıstırap günlerinde, stok ettiği gıda maddelerine zam yapan veya el altından ateş pahasına satan karaborsacının “millet sevgisinden”, “halk sevgisinden” söz etmesi ne kadar iğrenç bir yalandır. Yine, “komşusu açken, tıka basa yiyen” kimsenin “komşularımı ve insanları seviyorum” demesi ne kadar boş bir sözdür.

Misâlleri çoğaltmak mümkün… Adam “ormanları tahrip eder”, “denizleri ve gölleri dinamitler”, “cadde ve sokakları mezbelelik haline getirir” sonra, gayet rahatça bize “vatanseverlik dersi” verir. Öte yandan adam, Türklüğe ve İslâm’a ait ne kadar mefahir varsa küfreder, kültür ve medeniyetimize ait ne kadar değer varsa küçümser, sonra kalkar “ulusallıktan” ve “ulusal sevgilerden” söz eder. Adam, sabah akşam, dinimle, mukaddesatımla alay eder, hayâsızca bir neşriyat ile vicdanlarımızı yaralar, sonra kalkar, bize “din ve vicdan hürriyetinin kutsallığı” etrafında nutuk çeker. Tarihimi sevdiğini söyler, tarihimi yerin dibine batırır, milletimi sevdiğini söyler, onu hor ve hakîr düşürür, vatanımı sevdiğini söyler, onu ya bizzat tahrip eder, yahut tahrip etmeye kalkışanları mazur gösterici tavırlar alır. Adam devletimi sevdiğini söyler, fakat ona vergi vermemek için, ne mümkünse yapar… O kadar örnek var ki, saymakla bitmez.

Ülkücü Hareket’in ilk ideologlarından merhum Necmettin HACIEMİNOĞLU, milletini sevmek konusunu, şöyle anlatıyor: Milliyetçiliği tarif ederken, “milleti ve ona ait bütün değerleri şuurlu olarak sevmek” ibaresi kullanılmıştı. Dikkat edilirse burada “sevmek” fiiline “şuurlu olarak” şartı koşulmuştur. Çünkü şuurlu olmayan sevginin hiçbir önemi yoktur. Her canlı, içgüdüsünün tesiri ile, mensup olduğu topluluğu veya grubu, tabii bir şekilde sever. İnsanlar da bir yandan içgüdüleri, bir yandan da alışkanlıkları sebebiyle kendi milletlerini severler. Fakat bu “tabii sevgi” milliyetçiliğin tarifindeki “şuurlu olarak sevmek şartına girmez. İkisi arasında mahiyet farkı vardır. Siyasî manâdaki milliyetçiliğin şartlarından biri olan vatanseverlik için de durum böyledir. Nitekim “vatansever” sıfatına lâyık görülmüş bir kimsenin vatanına karşı duyduğu sevgi ile, herhangi bir insanın, sırf doğup büyüdüğü yer olduğu için, memleketini sevişi arasında da gene böyle bir mahiyet farkı vardır. Meselâ binlerce masum Türk’ü öldürdükleri için ülkemizden sürülen Ermenilerle, istiklâl savaşında işgal kuvvetleri ile işbirliği yaptıkları için hudut dışına kaçan Rumların Türkiye’ye karşı duydukları hasret ve sevgiye hiçbir zaman vatanseverlik denemez. Bu, kuru ve bencil bir duygudan ibarettir. Esas olan milleti ve millî değerleri şuurla sevmektir.

Evet, kişinin milletine duyduğu sevginin şuurlu, samimi-içten ve gerçek-halis olması lâzımdır fakat, bu bile yetmez. Bu sevgisinin, olabildiğince kendi milletinden başka milletleri de kapsaması lüzumludur… Kişi mensubu olduğu millete muhabbet beslerken, üyesi olduğu milleti severken; başka milletlere husumet besleyemez, başka milletlerden nefret edemez… Aksi halde bu, milliyetçilik olmaz; ırkçılık, asabiye, şovenizm yahut faşizm-nazizm olur.

Hemen ilâve etmeliyiz ki, milleti sevmek ile ilgili olarak, baştan beri söylediğimiz her şey; milleti meydana getiren milliyet unsurlarını sevmek konusunda da aynen geçerlidir… Bunu, burada açık ve net olarak ifade etmek, çok önemlidir. Çünkü aksi halde bu, bir eksiklik olarak görülür ve yanlış anlamalara sebep olabilir.

Biz, Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri olarak, Türk milletini; Türk milletini teşkil eden her bir ferdi, her bir aileyi, her bir grubu, her bir zümreyi, her bir sosyal dilim veya sınıfı, hiç birini diğerinden daha üstün veya aşağı görmeden, hiç birini diğerinden tefrik etmeden; samimi-içten, gerçek-halis bir sevgi ile seviyoruz.

Ancak bizim bu sevgimiz; nasıl ki, anne-baba ve kardeşlerimizi herkesten çok sevmemiz, başkalarından nefret ettiğimiz anlamına gelmezse, aynen onun gibi, başka milletlere husumet beslediğimiz yahut başka milletlerden nefret ettiğimiz anlamına da gelmez, gelemez… Bilâkis biz, Allah’ın yarattığı bütün milletleri ayrı ayrı ve tek tek severiz, lâkin Türk milletini –doğal olarak- biraz daha fazla severiz.

Biz, bütün içtenliğimizle, gönülden ve açık kalple aynen Yunus Emre Hazretleri gibi;

“Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü”,

“Yitmiş iki millete birliğile bakmayan
Şer'ile evliyasa hakikatde âsidir”,

“Yitmiş iki millete kurban ol âşıkısan
Tâ âşıklar safında tamâm olasın sâdık”

ve İlhamî gibi;

“Kendi noksanını bilip arif ol
Kimsenin aybını gözetme gönül
Yetmiş üç millete bir nazarla bak
Hak sevmiş yaratmış, söz etme gönül” deriz ve buna iman ederek, Türk milletinden gayri milletleri de severiz.

Ve biz, Hucurât sûresinin on üçüncü âyetinden “insanların Adem ile Havva'dan yaratıldığını, sonra tanışmaları için kabile, soy ve milletlere ayrıldıklarını, Allah katında üstünlüğün takvaca en ileri olmakla gerçekleşeceği”ni; ve gene Veda Hutbesi’nden, Hz. Peygamber’in; "Rabbiniz birdir. Arabın Arap olmayana, siyahın beyaza, beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva iledir'' buyurduğunu öğrendik… Buna, iman ettik! Bu sebeple biz, Ziya GÖKALP’in de Yeni Türkiye’nin Hedefleri başlıklı kitabında belirttiği gibi, “bütün ırkların ve bütün milletlerin eşit olduğuna”, Türk milleti dahil, hiçbir milletin diğer milletlerden daha üstün olmadığına inanırız.

Keza biz, Türk milletini teşkil eden; milliyet unsurları olan İslâmiyet’i, Türkçe’yi ve Türk soyunu da aynı şekilde severiz ve seviyoruz… Ancak bu da, batıl olan başka dinlerden, konuşulan başka dillerden ve yaşayan başka soylardan nefret ettiğimiz anlamına gelmez, gelemez! Çünkü biz, “bütün dillerin Allah’ın âyetlerinden” olduğunu ve bütün “soyları” da Allah’ın yarattığını, Kur’ân’ın söylediklerinden öğrenmiş bulunuyoruz… Ve biz, insanlığın “ümmet-i icabet” ve “ümmet-i davet” olmak üzere iki kısımdan meydana geldiğini, Müslümanların “ümmet-i icabet”i, batıl dinlere inananların ise, “ümmet-i davet”i teşkil ettiklerini, İslâm âlimlerinden bilhassa İmam-ı BİRGİVΒden öğrenmiş bulunuyoruz… Ve biz, şimdilik “ümmet-i davet” olan, müstakbel din kardeşlerimizden nefret etmeyiz, etmiyoruz, edemeyiz… Bilâkis severiz ve bu suretle İslâm’a ısınmalarına vesile olmaya gayret etmiş oluruz.


KORUMAK:

Milliyetçiliğin ikinci unsuru, korumaktır; ancak asla unutulmamalıdır ki, bu ikinci olma hâli yalnızca ifade kolaylığı sağlamış olmak için söylenmektedir, yoksa, korumak yükseltmek ve yüceltmek aynı anda olmalıdır, olmaktadır… Başa dönersek milletini seven kişi, milletini ve milliyet unsurlarını korumalıdır… Aksi takdirde, koruyacak millet de milliyet unsurları da kalmaz… Kaldı ki, gerçekten seven kişi bunu zaten yapar… Kişi, sırf milleti ile milliyet unsurlarını değil, sevdiği her şeyi doğal olarak korur, çünkü.

Rahmetli Necmettin HACIEMİNOĞLU, milletini korumak konusunu kendi üslûbu içinde şöyle anlatıyor: Esas olan milleti ve millî değerleri şuurla sevmektir. Ancak mesele burada bitmiyor. Şuurlu sevgi, seveni sevilene karşı bazı hizmetleri yapmağa, bazı fedakârlıklara katlanmağa mecbur eder. İnsanı hizmet, vazife ve fedakârlık yapmağa sevk etmeyen sevgi, hangi derece ve mahiyette olursa olsun, sadece şahsî bir duygudan ibaret kalır. O halde, milletine faydalı olmak için her fedakârlığı göze alamayan insan milliyetçi değildir. Nasıl, iyi ahlâklı ve faziletli insan olmanın bir takım şartları var ise, milliyetçi olmanın da öyle şartları vardır. Hırsızlık etmeyen, yalan söylemeyen ve kimseye kötülük yapmayan sırdan bir insana “faziletli insan” denemez. İnsan sadece kötülük yapmamakla yetinmeyip, herkese iyilik yapmağa da mecburdur. Ancak o zaman “faziletli” sıfatına hak kazanır. Milliyetçi de öyle olmak zorundadır. Vatan ve millete karşı suç işlememek, millî değerler aleyhinde çalışmamak milliyetçi olmağa yetmez. Ayrıca, milleti (korumak, yükseltmek ve “M. Kaplan”)yüceltmek için canla-başla çalışmak da lâzımdır. Her baba çocuklarını sever. Ama nice babalar vardır ki çocuklarına karşı sevgisi eksik olmadığı halde, onları aç-sefil bırakmıştır. Okutmamış, iş-güç sahibi yapmamıştır. Böyle, çocuklarına karşı sadece kuru bir sevgi besleyen kimsenin iyi bir baba olduğu söylenebilir mi? Milliyetçi için de aynı ölçüler söz konusudur. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yurdumuz işgal edildiği zaman, buna, elbette bütün vatandaşlar üzülmüştü. Belirli hainler dışında kimse de düşmanı alkışlamadı ve desteklemedi ama, silâhını alıp cepheye koşanlar yanında askerlikten kaçanlar, köşesine çekilip oturanlar ve gününü gün etmeğe çalışanlar da vardı. Biz, sadece savaşanlara milliyetçi diyoruz.

HACIEMİNOĞLU Hoca konuyu ne de güzel ortaya koydu, değil mi? Allah rahmet eylesin!

Milletlerarası mücadele her zaman çok acımasız olmuştur, ama çağımızda bu iyice zıvanadan çıkmıştır. Artık milletler sadece birbirlerini geçmek veya yenmek için değil, âdeta yok etmek için çabalamaktadırlar… Üstelik gelişen teknoloji, ne yazık ki, buna imkân sağlayabilecek bir seviyeye ulaşmıştır. Bu yüzden milletini seven kişinin, milleti ile eş zamanlı olarak milliyet unsurlarını koruması, daha da anlamlı bir hale gelmiştir.
Tarihte milletler, sadece askerî ve iktisadî emperyalizm tehlikesine maruz bulunuyorlarken, bugün artık, bunlara kültür emperyalizmi ile siyasî emperyalizm de ilâve edilmiştir… Hatta buna, demokrasi ve insan hakları emperyalizmi diye yeni ve fakat korunması hiç de kolay olmadığı için, çok daha tehlikeli bir emperyalizm şeklini de ekleyenler vardır.

Kişi, sevdiği milleti ile milliyet unsurlarını, her türlü; askerî, ekonomik, kültürel, siyasî ve demokrasi ve insan hakları saldırılarına karşı korumalıdır… Bu, ancak kişinin çok donanımlı ve şuurlu olmasıyla sağlanabilir. Öyle ise kişi kendini çok iyi yetiştirmek durumundadır… Bu ise, yalnızca, milleti ile milliyet unsurlarını ve milletine hasım veya düşman milletleri tanımak için çok okumak, araştırmak ve özellikle olabildiğince teşkilâtlı olmakla mümkündür... Çünkü milletlere karşı yapılan bu fikrî, fiilî yahut hem fikrî hem de fiilî saldırılar, teşkilâtlı olan bazı güçler tarafından gerçekleştirilmektedir… Hatta bir çoğu, devletler tarafından organize edilip, yöneltilmektedir.

Kişinin milleti ile milliyet unsurlarını koruması; kişinin kendini hazırlamasından sonra, milleti ile milliyet unsurlarını güçlendirmesi ile mümkündür…Milletini seven kişiler, kendi içlerinde teşkilâtlanarak milletini ve milletini teşkil eden milliyet unsurlarını yeteri kadar güçlendirirse, bunlar kendiliklerinden korunmuş olurlar… Kaldı ki, milliyetçiler ile milliyetçi teşkilâtlar da milletleriyle milliyet unsurlarını ayrıca savunacak ve koruyacaklardır.

Biz Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk milliyetçileri olarak, Türk milletini ve Türk milletini teşkil eden İslâmiyet’i, Türkçe’yi ve Türk soyunu herkesten çok seviyoruz… O sebeple, bunları, herkesten çok korumalıyız ve korumaktayız… Ancak bu, hiç de kolay bir şey değil. Hemen hemen bütün dünya, Türk milleti’ne, İslâmiyet’e, Türkçe’ye ve Türk soyuna düşman, çünkü. Üstelik, ne yazık ki, Türk milleti tarihinde hiç olmadığı kadar zayıf ve güçsüz… Oysa düşman çok güçlü ve kuvvetli, teşkilâtlı ve organize, en ileri teknolojiye sahip ve en gelişmiş silâhlarla mücehhez.. çok farklı ve üstün tekniklerle usuller kullanıyor.

Bu durumu, Ülkücü Hareket’in büyük mütefekkiri merhum S. Ahmed ARVASÎ Hocamız şöyle anlatıyor: Günümüzde, daha iyi anlaşılmıştır ki, “barıştan” çok söz edilmekle birlikte, gerçekte var olan, milletler ve medeniyetler arasında süregelen ve asla bitmeyen “savaş”tır. Ancak, bu gerçeği kavradıktan sonradır ki, İslâm’ın, “devamlı olarak cihad halinde bulunma” esprisi anlaşılabilir; “cihad” farzının önemi idrak edilebilir. Yüce ve mukaddes Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’den öğrendiğimize göre, cihad farzı, yeryüzünde “fitne kalmayıncaya” ve “din, Allah’ın dini oluncaya kadar” devam edecektir. Bu, “bitmeyen bir savaş” demektir.

Müslüman, yaşadığı müddetçe, kalemini, fırçasını, kabiliyetlerini, kılıcını ve imkânlarını bu cihadın vasıtası haline getirmekle mükelleftir. Çünkü yüce ve mukaddes Kitabımızdan öğrendiğimize göre, Cenab-ı Hak, müminlere şöyle buyurmaktadır: “Fitne kalmayıncaya, din de yalnız Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın”. (Bkz. El-Bakare Sûresi, âyet: 193.

Bilindiği gibi, “çağdaş savaşlar” çok yönlüdür. Milletler ve medeniyetler arası savaş, şimdi sosyal, ekonomik, kültürel, politik, psikolojik ve askerî biçimlerde organize edilmekte; silâh ve vasıtalarını da ona göre tayin etmektedir. Şartlar değiştikçe savaşın şekli de değişmekte, milletler ve medeniyetler arası boğuşma, mahiyet değiştirmemekle birlikte karakteri değiştirmektedir.

Bu boğuşmalarda, “kültür emperyalizmi” yolu ile milletleri ve medeniyetleri çökertme biçimi, bilhassa dikkat çekmektedir. Çeşitli sebeplerle “sıcak savaşların” güçleşmesi, ister istemez “soğuk savaşları” hem kemiyet, hem keyfiyet itibarı ile şiddetlendirmiştir. İşte “kültür emperyalizmi”, böylece güç kazanan “yeni savaş biçimleri” arasında, gittikçe önem kazanmaktadır.

Milletler, birbirlerini çökertmek isterlerken, şimdi, her şeyden önce hasımlarının kültür ve medeniyetlerine saldırmakta, genç nesilleri ve kitleleri, kendi tarihlerinden, kültürlerinden, medeniyetlerinden, millî ve mukaddes değerlerinden soğutmakta, koparmakta, kendi cazibe sahasına çekmektedirler.

İtiraf edelim ki, “İslâm ülkeleri”, son iki asırdan beri, böyle bir tehlikeye maruz bulunmaktadırlar. Yine esefle belirtelim ki, Türk dünyası da bu tehlikeyi, bütün dehşeti ile yaşamaktadır. Istırapla görmekteyiz ki, bütün İslâm dünyası ile birlikte Türklük âlemi de –çeşitli renkler altında beliren- emperyalizmin baskısı altında ezilmekte ve inlemektedir. Şimdi İslâm dünyasında, bilhassa genç nesiller, kendi orijinal kültür ve medeniyet değerlerine ve müesseselerine yabancılaşmakla kalmamış, bu değerlerin düşmanı kesilmişlerdir. Kendi tarihinden, kültüründen, medeniyetinden ve “estetik telâkkilerinden” kopmuş veya koparılmış nesiller, şu veya bu emperyalizmin “mukallidi” olmakla öğünmekte, “devrim” adına millî ve mukaddes değerlerin tahribine hırsla yönelmiş bulunmaktadırlar.

İşte biz, Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk milliyetçileri olarak; Türk milleti ile Türk milletini teşkil eden İslâmiyet’i, Türkçe’yi ve Türk soyunu; kıyamete kadar yaşatabilmek için, bütün bu ve benzeri tehlike ve düşmanlıklara karşı korumak, savunmak ve müdafaa edebilmek için, can ve başla, kalem ve kılıçla, edebiyat ve sanatla, mücadele etmeliyiz ve etmekteyiz.

YÜKSELTMEK:

Çok doğru bir söz var; “yerinde sayan geri kalır”… Öyle ise, seven kişi milletini ve milliyet unsurlarını korumak zorundadır, ama, milletini korumak için bu dahi yetmez; milletini ve milliyet unsurlarını seviyorsa ve bunların sonsuza kadar var olmalarını istiyorsa; işte o zaman bunları aynı zamanda (eş zamanlı olarak) yükseltmek ve yüceltmek mecburiyetindedir. Aksi halde, “yerinde sayan geri kalacağı için”, uzun vadede bunları sevmiş de korumuş da olmaz. Olamaz.

Hemen bu anda, araya bir bilgi notu eklemeliyiz: Bizim burada kullandığımız “yükseltmek” ve “yüceltmek” kavramlarının karşılığı olarak, Ülkücü Hareket’in büyük mütefekkiri S. Ahmed ARVASÎ Hocamız “maddî kalkınma” ve “manevî kalkınma” tâbirlerini yazmakta ve bunları şu şekilde tarif etmektedir. “Maddî kalkınma” tâbiri, insandan gayrı bütün tabiat güç ve varlıklarını (dünyada veya kâinatta bulunsun), ilim ve teknolojinin yardımı ile “insanın hizmetine” almak, zararlarını bertaraf etmektir. (Günümüzde, “maddî kalkınma” sanayileşme demektir. Sanayileşmemiş ülkelere “geri kalmış toplumlar” adı verilmektedir.) İslâm, bunu mümkün bulur ve ister… Yüce ve mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de bütün tabiatın insanın hizmetine verildiği –musahhar kılındığı- bildirilir.

Bizim kültür ve medeniyetimizde bir de “manevî kalkınma” tâbiri vardır. Materyalist ve Marksist politikacı bu sözden ne kastedildiğini anlamaz. Bu gibilerine göre: “Kalkınma tâbiri, maddî ve iktisadîdir, manevî kalkınma sözü, muhtevasız bir kavramdan ibarettir”. Oysa, İslâm’da manevî kalkınma tâbiri, “bizzat insanın”, ilimle, sanatla, ahlâkla, din ve hukukla işlenerek yüceltilmesi, millî ve muasır bir tâlim ve terbiye ile itçimî, harsî, iktisadî ve siyasî hayatın en önemli bir temel unsuru durumuna getirilmesi demektir.

Biz, Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin savunucuları olarak “Allah’tan başka ilâh yoktur” diyen, Şanlı Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’in (O’na salât ve selâm olsun) ahlâkı ile ahlâklanan, en ulvî sanat eserleri ile duyguları incelmiş bulunan, millî ve mukaddes tarih şuuruna sahip olan, muasır ilim ve teknolojiyi bizzat kendi elleri ile kurabilen “bir kadro yoğurmaya” manevî kalkınma adını veriyoruz. Yani, bize göre “manevî kalkınma” sözü, boş ve muhtevasız bir tâbir olmak şöyle dursun, maddî kalkınmanın da temelidir… Bir millet, insan unsurunu, millî ve muasır ihtiyaçlarına göre işleyip geliştirememişse, başarılı olmayı (maddî kalkınmayı), boşuna hayal etmemelidir.

Şu halde bir milleti yükseltmek, o milleti top yekûn olarak kalkındırmak ve geliştirmek… Bu ise, milletin ilimde, teknikte ve medeniyette ilerlemesi, en ön safa geçmesi... Milletin en ileri ilmi, en gelişmiş teknolojiyi, en medenî vasıta ve araçları, en ileri seviyede kullanması… En büyük ve gelişmiş sanayii kurması… Milletini mutlu ve müreffeh, devletini güçlü ve kuvvetli yapması demektir.

Bunu, Remzi Oğuz ARIK şöyle anlatıyor: Dikkat edilecek olursa, bir milleti yükseltmek demek, çok kere (o milletin tabiatı zabt ve idare etmesi; tabiata hâkim olması; insanları cemiyet olarak, tek olarak idare etmesi, onları huzura, saadete eriştirmesi) imkânlarıyla hulâsa olunabilir.

Gene dikkat olunursa, bu formül, bütün müspet bilimlerle teknolojinin sahasını, konularını meydana getirir.

Gerçekten de; bir milletin tabiattaki kör kuvvetten doğacak olan belâlardan kendini koruması, onu zabt ve idare etmesi müspet ilimsiz, tekniksiz olamaz. Bunun gibi, tek olsun, zümre olsun, böyük kitleler halinde olsun, bugünün insanlarını idare etmek, onları huzura, saadete eriştirmek de; müspet ilimden, müspet ilim metodundan ve zihniyetinden habersiz olanların başaracağı şey değildir. İnsanı, Kur’ân’da terkim edilen ve bugünkü medenî milletler tarafından bir böyük gaye olarak ele alınıp (hür, efendi vatandaş) şahsiyetinde belirtilen insan olarak idare etmek; onu bizzat insana ve tabiata karşı korumak, sonra da saadete eriştirmek; bilgisiz, tekniksiz olabilir mi? Müspet ilim zihniyeti, bu zihniyetin verdiği mübarek tesamüh (yani tolerans, hoşgörürlük) olmadıkça yukarıdaki gaye gerçekleşemez.

Ziraati, ticareti, ulaştırma, endüstrisi, hatta maliyesiyle iktisat; bu ilmin dış belirtileri gibi yükselen teknoloji; şehircilik, siyaset, idare ve sosyoloji; bütün bunlar arasında bir bağlantı gibi işleyen hukuk; bunların hepsinin gayesi olan insan sağlığını, cemiyet demoğrafyasını ayakta tutan tıp.. olmadıkça, medenî insanın idaresi, korunması ve huzura kavuşturulması bugün mümkün müdür?

Müspet ilim, onun metodu, zihniyeti ve teknoloji olmadıkça, fizik ve maddî sahada cemiyetler ve siyaset dünyasında kalkınmanın imkânsızlığını anlamak için şu misallere bakmanızı rica edeceğim:

Bir millette, vergisi, geliri, gideri, bütçesiyle maliyeyi kurtarmak mı istiyorsunuz? Müspet ilmin zihniyeti, metoduyla işe sarılmaya mecbursunuz.

Karada, denizde, havada.. bir milleti savunmak mı istiyorsunuz? Müspet ilme, onun muhteşem belirtileri olan teknolojiye koşmaya mecbursunuz.

Bir milleti şu dünyada, içerde ve dışarıda nefes almak imkânına kavuşturan iktisadı mı yoluna koymak istiyorsunuz? Hayvancılığı, ormancılığı, bitkisiyle ziraatin, ticaretin, ulaştırmanın, endüstrinin, teknolojinin sırlarını bildiren müspet ilimlere baş vurmayı, onların tavsiyesini imanla, dikkatle yerine getirmeye mecbursunuz!

Bir milletin iç ve dış münasebetlerini, yani siyasetini, bugünün ihtiyaçlarına uygun, şerefli bir seviyede yürütmek mi istiyorsunuz? Milletlerin iktisadını, tarihini, coğrafyasını, savunma kaynaklarını ve kabiliyetlerini bilmeye dayanan bir müspet ilim metodu ve zihniyetiyle hareket etmeye mecbursunuz!

Bir millet nüfusunun sağlam ve şu dünya niymetlerinden faydalanacak, şu dünyadaki vazifelerine lâyık bir ömür sürecek kalitede olmasını mı istiyorsunuz? Tıp denen müspet ilmin bütün emirlerine saygı göstermeye mecbursunuz!
Bütün şu kâinatın gayesi, temeli olan insanı, bu insanın en mâsum ve vaadli hulâsası olan çocuğu, genci; insan şerefine lâyık bir halde yetiştirmek için varolan maarifi yükseltmek mi
istiyorsunuz? Müspet ilmin metoduna, zihniyetine uyarak (bu müspet ilmi ve millet kültürünü koruyan, öğreten, ilerleten ve yayan) bir maarif anlayışı üstünde durmaya mecbursunuz!

Umumiyetle fâni yani geçici olan, bu iytibarla da vakti az olan ömrü.. kendiniz, aileniz, milletiniz, insanlık için en verimli hale getirmek mi istiyorsunuz? Müspet ilimlerin metodu, sistemi, zihniyetiyle harekete mecbursunuz!

Demek ki, bir milleti yükseltmenin temel manivelâsı ilimdir, bilimdir… Öyle ise, milleti yükseltmek için önce ve bilhassa ilimde ilerlemek ve gelişmek lâzımdır… Millet ilimde ileri ise, gelişmişse; o millet kendiliğinden yükselecektir… Kalkınacaktır… Sanayileşecektir… Büyüyecektir… Mutlu ve müreffeh olacaktır… Dolayısıyla, devleti de güçlü, kuvvetli ve kudretli olacaktır.

Biz, Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk milliyetçileri olarak; Türk milletini mutlu ve müreffeh, Türk devletini de güçlü ve kuvvetli yapmak için, Türk milletini mutlaka ve muhakkak yükselteceğiz… Kalkındıracağız, geliştireceğiz, sanayileştireceğiz… İlimde, teknikte ve medeniyette milletler ailesinin en ileri milletlerinden biri, hatta birincisi yapmak için hiçbir fedakârlık ve feragatten imtina etmiyoruz… Etmeyeceğiz!

Ülkücü Dünya Görüşü’nün doktrini olan Dokuz Işık’ın Toplumculuk, İlimcilik, Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik, Köycülük, Gelişmecilik ve Halkçılık ile Endüstricilik ve Teknikçilik umdeleri, bu yüzden ve bunun için vardır… Ve, bize ışık olarak, yol göstermektedirler.

YÜCELTMEK:

“Çamur” bir dünyada “çamurdan yaratılmış” bir mahlûk olduğumuz muhakkak… Fakat, içimizde, bu “çamur dünyayı” aşmak, sonsuzluklara ulaşmak arzu ve iradesi, sönmez bir ateş halinde…

Biz “yücelmek” istiyoruz, “çamur dünya” eteğimize asılmış, bizi aşağılara çekmekte… Mevlâna Celâleddin Hazretleri, insanın bu dramını, ne güzel ifade eder. Hem de bir mısra ile:

“Başım, seninle derde girdi çamur dünya!”.

İnsanın “yücelme” arzusu ve iradesi, onun tabiatı halindedir. Çünkü, Allah, ona, “kendi ruhundan bir soluk” emanet etmiş bulunmaktadır. Bunun tabii bir neticesi olarak insanoğlu, asla “maddî tırmanışlar” ve “maddî yükselmeler” ile tatmin olmamaktadır. Psikanalistler, objektif olarak tespit etmişlerdir ki, insanlar birbirini ezerek, birbirlerini çiğneyerek, birbirlerinin omuzlarına basarak -Alfred Adler’in tâbiri ile- “bir gagalama sırası” meydana getirerek mutlu olamamakta ve yücelmenin tadına varamamaktadırlar. Aksine, böylece boğuşan ve didişen cemiyetlerde, “yücelme” değil “alçalma” söz konusudur.

Gerçekten de insan, sonsuzluğun kokusunu almış bir ruh ile –yüce bir âlemden yeryüzüne gelişin şaşkınlığı ile- “hasret” dolu bir arayış içindedir. Mutasavvıfların “gurbet” adını verdikleri bu “ayrılık duygusu” ve “yüceliklere ulaşma iradesi”, insanın tabiatı haline gelmiştir.

Bugün, “eksiklik duygusu” (complex inferiorité) içinde kıvranan veya kendini “üstünlük duygusuna” (complex superiorité) kaptırarak kibir ve azametle yürüyen pek çok “sinirli insan”ın gerçek ihtiyaçları bir bilinse…Bu gibi marazî tiplerin tedavisinin ancak, “manevî yücelişlere” bağlı olduğu bir anlaşılabilse… Gerçek tedavinin İslâm’da ve onun ortaya koyduğu “tevhid imanın da” bulunduğu bir idrak edilebilse… Namazın “Müminlerin Mîrâcı” olduğu ve yücelmenin insan ile Allah arasındaki manevî ve samimi bağ olduğu bir hissedilebilse… Orucun “meleklik vasıfları ile donatılmak” demek olduğu bir anlaşılabilse… Müminlerin, tam bir ay boyunca, birlik ve bütünlük içinde kaynaşmalarındaki hikmet bir kavranabilse…

İnanıyoruz ki, beşeriyet, er geç bu noktaya gelecektir ve Şanlı Peygamberimizin “Mîrâc Mûcizesi”ndeki mesaj, elbette, bir gün, bütün dimağlara ve gönüllere ulaşabilecektir. O zaman yaradılmışların “en aşağısı olan toprağın” insan ruhu ile kaynaştıktan sonra ne büyük istidatlara mâlik olabileceği daha kolay anlaşılabilecektir. Öyle anlaşılıyor ki, beşeriyet, “En yüce insanı”, yani Şanlı Peygamberimizi hakkı ile anlamadıkça “yücelmenin” de sırlarına ulaşamayacaktır.

Bazı materyalist temayüllü psikologlar, insanın “yücelme arzu ve iradesini”, “süblimation” adını verdikleri bir “marazî mekanizmaya” bağlamak isterler. Oysa, kültür ve medeniyet tarihi, ispat etmektedir ki, eğer, insanoğlu “süflî” bir hayat ile yetinse “ulvî” olanı aramasa idi, hayvanlardan farksız bir yaşama biçimine mahkûm olurdu. Hatta, yüce ve mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in ifadesi ile “belki hayvandan da aşağı” bir hayat sürdürürdü. “Maddeden manâya tırmanmak gibi”, insanın “süflîden ulvîye yükselmesi” de kendi fıtratı icabıdır. İnsanın fıtratını inkâr, insanı inkâr etmek olmaz mı?

Ülkücü Hareket’in büyük mütefekkiri S. Ahmed ARVASÎ, bir yazısında, insanın yücelmesi hakkında bunları ifade etmiş… Esasen, Hocamızın sözünün üstüne söz konulmaz, fakat biz gene de, S. Ahmed ARVASΒnin affına sığınarak, buna bazı şeyler ilâve etmek zorundayız.

Gerçekten de İslâmiyet’ten maksat, insanın fert ve cemiyet olarak hem manevî, hem de maddî yönden doyurulması, güçlendirilmesi, donatılması ve yüceltilmesidir… İslâmiyet’ten maksat, “en güzel surette yaratılan insanı”, kendi “fıtratı” içinde tutarak yüceltmek ve insanların hayvanlaşmasını, yahut hayvandan daha aşağı duruma düşmesini önlemektir.

İslâm’ın ortaya koyduğu gerçek şudur: İnsanları “sahte mâbutlara” tapındıran dinler, inançlar ve felsefeler, insanı alçaltırlar; yalnız İslâm’dır ki, en yüksek tâzim şekilleri olan Kıyam, Rükû, Secde ve Dua’yı, yalnız yüce Allah’a tahsis ederek insanı yüceltir… Çünkü, yüce İslâm’a göre, “İnsan, Allah’tan gayrısına ibadet edemeyecek kadar” şeref ve izzet sahibidir.

“En güzel biçimde yaratılan”, “çok yüksek bir duygu gücüne” ve “çok yüksek bir idrake sahip olan” insan, yalnızca ve sadece İslâmiyet’le yücelebilir… Bunu bilen ve bunun idrakinde olan İslâmî ve Dokuz Işıkçı Türk milliyetçisi, Türk milletini ve Türk milletini teşkil eden bütün fertleri İslâmiyet ile yüceltmelidir. Yüceltecektir!

Türk milleti ile Türk milletini meydana getiren milliyet unsurlarını yüceltmek, işte budur…
Ülkücü Dünya Görüşü’nün doktrini Dokuz Işık’taki Milliyetçilik, Ülkücülük ve Ahlâkçılık gibi umdeler bu yüzden ve bunun için vardır… Ve bize, ışık olarak yol göstermektedirler.
Türk Milliyetçiliğinin gayesi, Türk Milletini iç ve dış her türlü sömürüden kurtarmak, büyük ve güçlü Türk Devleti'ni gerçekleştirme iradesini daima ayakta tutmaktır... Onun programı ise, ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRܪܒNÜ bütün sosyal, siyasî ve ekonomik yönleri ile
gerçekleştirmeyi gaye edinen, DOKUZ IŞIK DOKTRİNİ'dir...

ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ MİLLİYETÇİLİK İLE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ ŞU
ŞEKİLDE TARİF ETMEKTEDİR: MİLLİYETÇİLİK; MİLLETİNİ VE BU MİLLETİ
MEYDANA GETİREN MİLLİYET UNSURLARINI SEVMEK, KORUMAK, YÜKSELTMEK VE YÜCELTMEK ÜLKÜSÜDÜR... TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ İSE, TÜRK MİLLETİ İLE TÜRK MİLLETİNİ MEYDANA GETİREN İSLÂMİYET, TÜRKÇE VE TÜRK SOYUNU SEVMEK, KORUMAK, YÜKSELTMEK VE YÜCELTMEK ÜLKÜSÜDÜR... VE, ÜLKÜCÜ DÜNYA GÖRÜŞÜ'NDE MİLLİYETÇİLİK İLE TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN YÖNÜNÜ, ŞEKLİNİ VE SINIRLARINI İSLÂMİYET BELİRLEMEKTEDİR...

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

09 Haz 2017

Bu sözler 28 Mayıs 2017 Pazar günü saat 13.00’de Sancak Dostları Vakfı’nda “Yeni Ufuk Dergisinin” Ankara da ki temsilcileri üniversiteli genç kardeşlerimizle birlikte dinlediğimiz değerli ilahiyatçı Prof.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

15 May 2017

Nurullah KAPLAN

20 Mar 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 23,93 M - Bugün : 58683