« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ BÖLÜM

Milliyetçilik’in Siyasî Rejimi Demokrasidir

SONRAKİ BÖLÜM

Turancılık

Milliyetçilik ile İslâmiyet Arasında Nasıl Bir Münasebet Var?

 

Her fert, iç içe bir dizi cemiyet biriminin birden üyesidir. Meselâ, çağdaş bir insan genellikle fert, aile, sülale, sınıf (sosyal dilim), millet, soy, ümmet ve insanlık birimlerinin hepsine birden mensuptur... Her insan, mensup olduğu bu cemiyet birimlerinin birkaçına birden kuvvetli veya zayıf bir mensubiyet şuuru ile bağlıdır... İç içe bir dizi cemiyet birimine mensup olan fert, bu birimler arasında şuurlu veya şuursuz tercihler yapar... Her şahsın şuurlu veya şuursuz olarak yaptığı bu sıralamada ilk mevkie yerleştirdiği, en çok değer verdiği birim, onun ideolojisini tayin eder... Şu halde milliyetçi, millet birimine birinci sırada yer verenlerin ortak sıfatıdır... Fakat tercih, bir cemiyet birimi lehine diğerlerinden vazgeçilmesi anlamına gelmez. Ancak, tercih edilen cemiyet birimini ilk sıraya almak anlamını taşır. Meselâ milliyetçi milletiyle birlikte şahsını, ailesini, sınıfını, ümmetini, insanlık’ı sevebilir... dedik.

Milliyetçiliği de, milliyetçilik; milletini ve milleti ile birlikte milletini meydana getiren milliyet unsurlarını, İslâmiyet'in emir ve müsaade ettiği kadar ve şekilde sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsüdür, diye veya milliyetçilik; milletini ve milleti ile birlikte milletini meydana getiren milliyet unsurlarını yönünü, şeklini ve sınırlarını İslâmiyet'in belirlediği bir şekilde sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek ülküsüdür, diye iki şekilde tarif ettik...

Öyle ise, İslâmiyet ile Milliyetçilik arasındaki münasebatı araştırmamız; “Milliyetçilik küfür müdür?”, “Milliyetçilik İslâmiyet'e aykırı mıdır?”, “Milliyetçilik İslâmiyet'e uygun mudur?” veya “Millet'i tercih etmemiz İslâmiyet'e uygun mudur, yoksa aykırı mıdır?” gibi suallere cevap aramamız bile, aslında abestir... Çünkü, bir şey ki, İslâmiyet’in emir ve müsaade ettiği kadar ve şekildedir, o şey; küfür değildir ve olamaz... O şey, İslâmiyet'e aykırı değildir ve
olamaz... Ve, o şey, her yerde ve her zaman İslâmiyet'e uygundur...

Ve, çünkü bir şey ki, onun yönünü, şeklini ve sınırlarını İslâmiyet belirler, o şey; küfür değildir ve olamaz... O şey, İslâmiyet'e aykırı değildir ve olamaz... Ve, o şey, her yerde ve her
zaman İslâmiyet'e uygundur... Ama biz gene de, İslâmiyet ile Milliyetçilik arasındaki münasebatı araştırmaya devam edeceğiz ve bilhassa önce, “Milleti tercih etmemiz İslâmiyet'e uygun mu?” sorusunun, sonra da, “Milleti sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmek
İslâmiyet'e uygun mu?” sualinin cevablarını vermeye gayret edeceğiz...

Çünkü, cemiyet birimleri içinden millet'i tercih ettiğimiz için, bize, Müslüman ve Dokuz Işık'çı Türk milliyetçileri'ne küfür isnad edenler var... Meselâ, bunlardan ismi gerekmez biri; “Bir an için millete dayalı bir ideolojinin geliştirildiğini düşünelim. Temelinde millet unsuru olduğu, prensipler ve asıllar buna dayandırıldığı müddetçe Allah'ın hükümleriyle ters düşen bir ideoloji gelişir ki, bunu bile bile savunacak kişinin sonundan mazallah korkulur. Çünkü bu
Allah'a isyandan başka bir şey değildir” diye yazabiliyor.

Gene ismi iki kere gerekmez, olan başka biri ise; “Türk Milliyetçiliği ideolojisi de diğer ideolojiler gibi vahy'i değil, bir tezi, kabulu (milletler mücadelesinin ve milli menfaatlerin
üstünlüğünün esas alınması) ve bu tezin tabii sonuçları olan hükümleri esas aldığından, vahy'i doğruları hükümlerin kaynağı olarak benimsememektedir. Nasıl ki, bir müslümanın dinim İslâm, ideolojim sosyalizm veya kapitalizm demesi mümkün değilse, sosyalizmi veya
kapitalizmi doğrulayan bir kimse İslâm'ı yalanlamış oluyorsa, beşerî ideolojilerden bir ideoloji olan, Türk Milliyetçiliği ideolojisini de doğrulayan bir kimse, İslâm'ı -kısmen de olsa- yalanlamış olacağından mü'minlik vasfını kaybeder” diye yazabiliyor...

Birileri ne derlerse desinler, cemiyet birimleri içinden milleti tercih etmemiz gerçekten de İslâmiyet'e uygun mu, değil mi?

İslâmiyet'e uygun olup olmamayı araştırdığımıza göre, sualin cevabını, önce ve bilhassa Kur'ân-ı Kerim ile Hadis-i Şerif'lerde ve sonra da İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'da, yani kısaca Edille-i Şeriyye'de aramak lâzımdır ki, zaten biz de öyle yapacağız...

Çağımızdaki cemiyet birimlerini; fert, aile, sosyal dilim (sınıf), soy veya ırk, millet, ümmet ve insanlık olarak sıralamak mümkünken, Peygamber Efendimizin asrında bulunan ve Kur'an-ı Kerim'de de geçen cemiyet birimlerini ise, değerli din alimi Doç.Dr.Yümni SEZEN'in tesbitlerine göre; ”Şa'b, kabile, aşiret, fırka veya feriq, sülle, fie, şia, zümre, usbe, medine, kavim ve ümmet” olarak sıralamak mümkündür... Öyle olunca, üstünkörü bir bakışla baktığımız zaman, Peygamber Efendimizin asrında millet diye bir cemiyet biriminin olmadığını görerek, millet'i tercih etmemizin doğru olmadığı neticesine ulaşabiliriz... Ama bu, hiç de doğru olmaz...

Çünkü, Peygamber Efendimizin asrında millet diye isimlendirilen bir cemiyet biriminin bulunmadığı doğru olmakla beraber, millet'in bulunmadığı doğru değildir... İsmi başka olmak ve biraz da değişik olmakla birlikte, millet Peygamber Efendimizin asrında da mevcuttur.
Fakat, bugün millet dediğimiz cemiyet birimine, Peygamber Efendimizin asrında kavim denilmekteydi... Yani Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri olarak bizler, bugün, cemiyet birimleri içinden millet'i tercih ettiğimiz zaman, bir bakıma Peygamber Efendimizin asrındaki kavim'i tercih etmiş oluyoruz ki, öyleyse, o zaman doğru soru; Cemiyet birimleri içinden kavimi tercih etmiş olmamız islamiyet'e uygun mu, değil mi, olmalıdır...

MİLLETİ/KAVİMİ TERCİH ETMEK, İSLÂMİYET'E UYGUN MU, DEĞİL Mİ?

Bize göre, uygun! Ve, bu uygunluğu, çeşitli şekillerde ispat etmek de mümkün... Nasıl? Şöyle:

Bir. Yapılan araştırmalara göre bugünkü millet kavramının karşılığı olarak kullanılan kavim, Peygamber Efendimizin asrındaki cemiyet birimleri içinde Kur'ân-ı Kerim'de en çok kullanılan cemiyet birimidir... Kavim, Kur'ân-ı Kerim'de, aşağıda bir örnek olması için, meâlini de vereceğimiz Hucurat sûresi, 13. âyetinde de olduğu gibi, tam 383 (üç yüz seksen üç) defa tekrarlanmaktadır... Bu bize, kavim (millet) cemiyet biriminin tercih edilmesi gereken en önemli cemiyet birimi olduğunu göstermektedir... Bu bize, ayrıca ve aynı zamanda, millet cemiyet birimini tercih etmemizin İslâm'a uygun olduğunu da göstermektedir...

Gerçekten de ulu ve yüce Allah Hucurât sûresi, 13. âyetinde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”

Bu Âyetten, biz Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri şunları anlıyoruz:

1. İnsanlık azdan çoğa doğru üremiş ve yayılmıştır... Bunu, ulu ve yüce Allah Nisâ sûresi, 1. âyetinde meâlen; “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinizden sakının...” buyurarak da, ayrıca başka bir çok âyette de, tekraren ifade etmektedir.

2. Çoğalan insanlık kabile ve kavimler (milletler) haline gelmiştir... Yani millet'in varlığı sun'î ve yapmacık değildir. İnsanlığı, bizzat ulu ve yüce Allah millet millet ayırmıştır... Kur'ân-ı Kerim'de bu hususu desteklemek üzere, kavim kavramı tam 383 kere tekrar edilmektedir...

3. Bu cemiyet birimleri, yani kavimler (milletler) arasında devamlı münasebetler olmaktadır... Bu çok önemlidir... Çünkü burada, milletler mücadelesine de işaret edilmektedir... Bunu, Sûrenin 9, 10 ve 11. âyetlerinin meâllerine ve bilhassa 9. âyetinin meâline bakarak, kolayca anlamak mümkündür...

Çünkü, ulu ve yüce Allah Hucurât sûresi, 9. âyetinde meâlen; “Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adaletle
düzeltin ve (her işte) adaletli davranın. Şüphesiz ki Allah, adaletli davrananları sever” buyuruyor.

4. İnsanların ve cemiyet birimlerinin, birbirlerine üstünlüğü yoktur... Üstünlük ancak takva iledir... Milletlerin bazısı diğerlerinden daha üstün ve şerefli olabilir, ama bu üstünlük ve şeref ancak ve sadece takva iledir, yani ulu ve yüce Allah'ın emir ve yasaklarına riayet iledir...

Sözün özü; yalnız bu âyet-i kerime bile bizim, milleti tercih etmemizin İslâmiyet'e uygun ve doğru olduğunu göstermeye yeter... Kaldı ki, Kur'ân-ı Kerim'de bu âyet-i kerime gibi 382 âyet daha vardır... Ne ise, biz devam edelim...

İki. Bir çok âyet-i kerime'den ve bilhassa aşağıda meâllerini vereceğimiz dört âyet-i kerime'den, ulu ve yüce Allah'ın İslâmiyet'i milletler (kavimler) eliyle savunduğunu, yükselttiğini ve yücelttiğini öğreniyoruz ki, bu da bize, kavimi (milleti) tercih etmemizin doğru ve İslâmiyet'e uygun olduğunu göstermektedir... Gerçekten de ulu ve yüce Allah İslâmiyet'i bir taraftan “emr-i bil maruf ve nehy-i anil Münker”de ifade edildiği gibi fertler vasıtasıyla sever, korur, yükseltir ve yüceltirken, diğer taraftan da, teşkilâtlı olarak kavimler
(milletler) eli ve vasıtasıyla sevmekte, korumakta, yükseltmekte ve yüceltmektedir... Bunu şöyle de ifade etmek mümkündür, İslâmiyet hiç bir kavmin inhisarında değildir; hatta bir kavim, dinden yüz çevirdiğinde, ulu ve yüce Allah başka bir kavmi dine hizmetle
şereflendirmektedir...

İşte, bu konu ile ilgili âyet-i kerime meâlleri...

Ulu ve yüce Allah Tevbe sûresi, 39. âyetinde meâlen şöyle buyurmaktadır; “Eğer (İslâm yolunda cihada) elbirlik halinde çıkmazsanız, (Allah) sizi pek açık bir azaba uğratır, yerinize sizden başka (mücahid) bir kavim getirir. Siz O'na hiç bir şeyle zarar veremezsiniz. Allah her şeye hakkıyla kaadirdir.”

Ulu ve yüce Allah Enam sûresi, 89. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar kendilerine kitap, hikmet ve Peygamberlik verdiklerimizdir. (Ehl-i kitaptır). Şimdi onlar (Araplar-Kureyş) ise bunları (İslâmî emirleri) reddederlerse, biz ona bunu inkâr etmeyen bir
kavmi vekil kılmışızdır.”

Ulu ve yüce Allah Muhammed sûresi, 38. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Eğer (İslâm'a hizmetten) yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir kavim getirir, sonra da Onlar, sizin benzerleriniz olmazlar.”

Ulu ve yüce Allah Maide sûresi, 54. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, Allah, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, Kendisinin Onları seveceği, Onların da Kendisini seveceği bir kavim getirir ki, onu, kime dilerse Ona verir. Allah ihsanı bol olan ve çok bilendir.”

Başka ne diyelim, ulu ve yüce Allah önce ve bilhassa bizi, sonra da milliyetçiliğe karşı ve hatta düşman olanları islâh etsin... Amin.

Üç. İslâmiyet'ten öğrendiğimize göre, İslâm'ı tebliğe önce kavminden (milletinden) başlamak lâzımdır... İşte, bu konuyla ilgili âyet-i kerime meâlleri...

Ulu ve yüce Allah Şuara sûresi, 214. âyetinde meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sen (önce) en yakın aşiretini (oymağını) inzar et. (Şirkten sakındır. İslâm'a çağır)” Bu âyet, konumuz bakımından çok önemli, o sebeple, üzerinde biraz durmak lâzım...

Peygamber Efendimize Şuara sûresinin 214. âyeti nâzil olunca, bir yemek hazırlatır ve amcaları Ebû Talib, Hamza, el-Abbas ve Ebû Leheb dahil olmak üzere kırk dolayında akrabasını çağırarak onlara Rabbinden geleni tebliğ edip iman etmelerini ister.

Bu olayı tarihçi TABERİ, Hazreti Ali'den naklen şöyle anlatır: “Resûlullah söze başladı ve şöyle dedi: ‘Ey Abdulmuttalib oğulları! Allah'a and olsun ki, Arap yiğitlerinden hiç kimse, kavmine, dünya ve âhiretleri için, benim size kabulünü teklif ettiğimden daha iyi bir şey
ile gelmiş değildir. Allah, bana, sizi bu dine çağırmamı emretti. Benim kardeşim, vasim ve halifem olmak üzere aranızdan hanginiz bu işimde bana yardımcı ve arkadaş olacaktır?’ Toplantıda bulunanlar sustular. Ben aralarında en küçükleri, gözünün pınarında çapağı en çok, karnı en büyük ve baldırı en ince olan idim. Ben, ‘Ey Allah'ın Resûlü! Bu işte ben senin yardımcın ve vezirin olurum’ dediğimde O, benim boynumdan tutarak, ‘İşte bu genç, benim kardeşim, vasim ve sizin aranızda benim halifem'dir. Onun sözlerini dinleyiniz, ona itaat ediniz!’ buyurdu...”

Ulu ve yüce Allah Peygamber Efendimize “önce kendi yakınlarını (kendi rahimiyet halkanda bulunanları) uyar” diye emretmiştir. Bu emir, Onun (yani Peygamberimizin) getirdiği Tevhit dininin birlik ve bütünlük idrakine ulaşma emrini tebliğ edecek olduğu bütün müslümanlara
verilmiş bir emir sayılır. Bizim rahimiyet halkamız elbette Türk-İslâm grubu olarak, Türk Milleti'dir. Onlara önce asırlardan beri, hatta İslâmiyet'ten önce uyguladıkları tevhitçi terbiye açısından hitap ederek, kendilerini İslâm'ın da öngördüğü gibi birlik ve bütünlük duygularında birleştirebilirsek, onların ümmet olmaları, millet olmalarına ve millet olmaları da ümmet olmalarına yardım eder.

O halde, ümmet olabilmenin ilk adımı, millet olmaktır. İslâmî nitelikteki cem hissiyatını ilk önce kendi milletimiz için hissederek, Türk Milleti içinde tek bir ümmet haline gelememişsek
dışardaki müslümanlarla birlikte nasıl olur da çok daha büyük bir ümmet halkası meydana getirebiliriz? Önce kendi milletimiz içinde birlik (Tevhit) idrakini benimseyememiş isek, dışardaki müslümana nasıl güven verebiliriz? O da aynı durumda ise, O'nun Tevhit idrakinden nasıl emin olabiliriz?

Ulu ve yüce Allah Ahzab sûresi, 6. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Akrabalar (hısım ve soydaşlar) Allah'ın Kitabında diğer müminlerden ve Muhacirler'den daha evlâdır (yakındır).”

Ulu ve yüce Allah Enfal sûresi, 75. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Fakat, hısımlar (akraba ve soydaşlar) Allah'ın Kitabında birbirine daha yakındır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

Ulu ve yüce Allah Nahl sûresi, 90. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Allah, iyilik yapmayı ve akrabaya -yakınlarına- yardımda bulunmayı emreder.”

Ve işte, konu ile ilgili Hadis-i Şerif'ler... Peygamber Efendimiz, kendisine eziyet eden müşrikler için dua buyuruyorlar... “Allah'ım kavmime hidayet et, onlar Hakkı bilmiyorlar.” (İmam Nevevi, Riyâz'üs-Sâlihin)

“Peygamber Efendimize, ‘Kime iyilik yapayım?’ diye, soruldu... Peygamber Efendimiz, ‘annene’ buyurdu... ‘Sonra kime?’ dediler... ‘Annene’ buyurdu... ‘Sonra kime?’ denilince... Peygamber Efendimiz, bunun üzerine, ‘Babana ve derece derece yakın akrabana’ buyurdu.” (İmam Nevevi, Riyâz'üs-Sâlihin)

Peygamber Efendimiz buyuruyor: “Akrabaya (soydaşa) yapılan yardımın sevabı ikidir: Akrabalık (soydaşlık) sevabı ile sadakanın asıl sevabı.” (Müslim ve Tirmizi)

Ahmed Ziyauddin GÜMÜŞHÂNEVİ Hazretleri, Ehl-i Sünnet Akaidi isimli eserinde, bu konuda, şöyle yazmaktadır: “Mükellef önce bildikleriyle amel etmeli sonra aile fertlerine, komşusuna ve sokaktakilere bâtıldan uzaklaşmalarını emretmelidir. Bazılarının kabul
etmemesi kendisini -tebliği terk etme hususunda- mazûr göstermez. Daha sonra, köylere, vadilere ve âleme açılmalı, tebliğ sahasını genişletmelidir.”

Biz, başka ne diyebiriz, bize başka ne demek düşer ki!.. Her şey apaçık ortada değil mi? Aile fertlerimiz, komşularımız, sokağımızda ve köyümüzde yaşayanlar milletimize mensup değilse, milletdaşımız değilse, Allah aşkına biz nerede yaşıyoruz, Türkiye'de yaşamıyor muyuz?..

MİLLET'İ VE MİLLETİ TEŞKİL EDEN MİLLİYET UNSURLARINI SEVMEK, KORUMAK, YÜKSELTMEK VE YÜCELTMEK İSLÂMİYET'E UYGUN MU?

Elbette uygun! Ama biz gene de, bunu, uygun olduğunu bilmiyormuş gibi Edille-i Şeriyye ile test edelim... Bu uygunluğu ispat etmeye çalışalım... İyi de, bunu nasıl yapacağız? Bunu, evvelâ İslâmiyet İslâmiyet'e, Türkçe'ye ve Türk Soyu'na nasıl bakıyor diyerek; sonra da
İslâmiyet İslâmiyet'i, Türkçe'yi ve Türk Soyunu sevmek, korumak, yükseltmek ve yüceltmeye nasıl bakıyor diyerek; Edille-i Şeri'yye ile test ederek yapacağız... Bu testi teker teker ve fakat kısaca yerine getirelim....

İslâmiyet dine, dile ve soya nasıl bakıyor? Yani İslâmiyet İslâmiyet'e, Türkçe'ye ve Türk Soyuna karşı mıdır? Veya İslâmiyet İslâmiyet'e; Türkçe İslâmiyet'e ve Türk Soyu İslâmiyet'e aykırı mıdır? Bu soruları birer birer cevaplandırmaya gayret edelim...

Bir. İSLÂMİYET DİNE VE BİLHASSA İSLÂMİYET'E NASIL BAKIYOR?
İSLÂMİYET İSLÂMİYET'E KARŞI MI ? İSLÂMİYET İSLÂMİYET'E AYKIRI MIDIR?

Bu gibi sualleri saçma buluyoruz ve abesle iştigâl etmemek için, diğer soruları cevaplandırmak üzere yolumuza devam ediyoruz... Bunu böyle yapmakla yanlış mı davranıyoruz? Eğer yanlış davranıyorsunuz derseniz, geri döner ve bu soruları da cevaplandırmaya gayret ederiz...

İki. İSLÂMİYET DİL'E VE TÜRKÇE'YE NASIL BAKIYOR?
İSLÂMİYET DİL'E VE TÜRKÇE'YE KARŞI MI? TÜRKÇE İSLâMİYET'E AYKIRI MI?

İşte, dil ile ilgili olarak vahiy olan âyet-i kerime meâlleri...

Ulu ve yüce Allah Er-Rum sûresi, 22. âyetinde meâlen şöyle buyuruyor: “O'nun âyetlerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.”

Ulu ve yüce Allah İbrahim sûresi, 4. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Allah'ın emirlerini) onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik...”

Ulu ve yüce Allah Yusuf sûresi, 2. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik.”

Ulu ve yüce Allah Fussilet sûresi, 44. âyetinde de meâlen şöyle buyuruyor: “Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'ân kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilâtlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu?”

Ulu ve yüce Allah Nahl sûresi, 103. âyetinde de şöyle buyuruyor: “Şüphesiz biz onların: Kur'ân-ı O’na ancak bir insan öğretiyor dediklerini biliyoruz, kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur'ân) apaçık bir Arapça'dır.”

Ulu ve yüce Allah Ez-Zuhruf sûresi, 2. ve 3. âyetlerinde de şöyle buyurmaktadır: “Apaçık Kitab'a andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur'ân kıldık.”

Ayrıca, bunlardan başka yirmi küsur âyette daha Kur'ân'ın Arapça olduğu beyan edilmektedir...

Şimdi de, bu konudaki hadis-i şerif'lerin bazılarını verelim...

“Peygamber Efendimiz, Zeyd bin Sabit Hazretlerine Yahudilerin konuştuğu Süryanice'yi öğrenmesini emretti.” (Tirmizi)

“Peygamber Efendimiz, Selman-ı Farisi Hazretlerine namazda okunan sûreleri Farça'ya tercüme etmesini emretti.” (Tirmizi)

Peygamber Efendimiz, “Türklerin dilini öğrenin, çünkü onların hükümranlığı uzun sürecektir” buyurmaktadır. (Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-üt Türk)

Bu âyet-i kerime'ler ile hadis-i şerif'lerden çıkan sonuçları, biz Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri şöyle anlıyoruz...

1. Her milletin ayrı bir dili vardır ve bu dillerin mevcudiyeti ulu ve yüce Allah'ın yaratması iledir.

2. Her milletin ayrı bir dilinin bulunması ulu ve yüce Allah'ın varlığının delillerindendir.

3. Her peygamber sadece kendi kavminin diliyle gönderilmiştir ki bu, ulu ve yüce Allah'ın bütün insanlardan bir tek dil ile, meselâ Arapça ile anlaşmalarını istemediğinin en açık ve net delilidir.

4. Hakk'a dâvet ile uğraşan peygamberler ile emr-i bil mâruf, nehy-i anil münker ile görevli müslümanların, içinde yaşadıkları milletin dilini çok iyi bilmeleri, bilmiyorlarsa da öğrenmeleri gerekir... Aksi halde, tebliğ vazifelerini bihakkın yapamazlar...

5. Ulu ve yüce Allah'ın varlığının âyetlerinden olan dillerin her biri, hangi milletin olurlarsa olsunlar, hiç biri istisna edilmeksisizin, sırf ulu ve yüce Allah'ın âyet'i oldukları için
mukaddestirler... Sevgi ve saygıya lâyıktırlar.

6. Müslümanların ana dillerinden başka dilleri de öğrenmelerinde İslâmiyet'i tebliğ bakımından fayda ve hikmetler vardır... Özellikle de, Süryanice ile Türkçe'yi öğrenmek sünnettir...

Böyle olunca; İslâmiyet dile ve Türkçe'ye neden karşı olsun ve nasıl karşı olabilir? Türkçe de İslâmiyet'e nasıl aykırıdır ve neden aykırı olsun?

Üç. İSLÂMİYET SOYA VE TÜRK SOYU'NA NASIL BAKIYOR?
İSLÂMİYET SOYA, TÜRK SOYU'NA KARŞI MI?
SOY VE TÜRK SOYU İSLÂMİYET'E AYKIRI MI?

İşte soy ile ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim'de bulunan âyet meâlleri...

Ulu ve yüce Allah Hucurat sûresi, 13. âyetinde şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok
korkanınızdır.”

Ulu ve yüce Allah Fur'kan sûresi,54. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “O öyle bir Allah'tır ki, sudan (meniden) bir beşer yarattı ve onu soy ve sop yaptı. Rabbin her şeye kaadirdir.”

Ulu ve yüce Allah Bakara sûresi, 128. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail) Ey Rabbimiz! İkimizi de sana teslimiyette sabit kıl. Soyumuzdan da Müslüman bir ümmet yetiştir...”

Ulu ve yüce Allah Bakara sûresi, 124. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “(Hz. İbrahim'e) seni insanlara imam yapacağım buyurdu. İbrahim'de soyumdan da dedi. Allah zalimler ahdime eremez buyurdu.”

Ulu ve yüce Allah Şûrâ sûresi, 23. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “De ki, ben bu tebliğime karşılık akrabalar (soydaşlar) arasında sevgiden başka bir şey istemiyorum.”

Ulu ve yüce Allah Enfal sûresi, 75. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Fakat, hısımlar (akraba ve soydaşlar) Allah'ın kitabında birbirine daha yakındır. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

Ulu ve yüce Allah Ahzab sûresi, 6. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Akrabalar (hısım ve soydaşlar) Allah'ın kitabında diğer müminlerden ve Muhacirler'den daha evlâdır. (Yakındır).”

Ulu ve yüce Allah Muhammed sûresi, 22. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Demek idareyi ve hâkimiyeti ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık (soydaşlık) bağını parçalıyacaksınız, öyle mi?”

Ulu ve yüce Allah Nisâ sûresi, 1. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Allah'tan korkun ve akrabalık (soydaşlık) bağlarını kırmaktan sakının, zira Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.”

Ulu ve yüce Allah Ahzab sûresi, 5. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onları babalarına nisbetle (soyları ile) çağırınız. Bu, Allah katında daha doğrudur.”

Ulu ve yüce Allah Nahl sûresi, 90. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Allah, iyilik yapmayı ve akrabaya -yakınlarına- yardımda bulunmayı emreder.”

Ve işte, Peygamber Efendimizin bu konudaki hadis-i şerif'leri...

“Akrabaya (soydaşa) yapılan yardımın sevabı ikidir: Akrabalık (soydaşlık) sevabı ile sadakanın asıl sevabı.” (Müslim ve Tirmizi)

“İnsanlar arasında iki şey vardır ki, onlar için küfürdür: Soyu taan etmek (soya sataşmak, dil uzatmak) ve ölü üzerine niyakat etmek.” (Müslim)

“Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lânetine uğrasın.” (Vedâ Hutbesi)

“Nuh'un üç oğlu vardı: Sam Arabın babası, Ham Sudan'ın (zencilerin) babası ve Yafes Türk'ün babasıdır.” (İmam-ı Ahmed, Müsned)

“Amr b.Tağlib'den rivayet edildiğine göre, Hazreti Peygamber buyurmuştur ki; Kıyâmet kopmasının şartlarından (biri de) sizlerin kıldan çarıklar giyen bir kavim olan (Türkler)le harbetmenizdir. Yine kıyâmet kopmasının şartlarından bir (diğeri de) sizlerin geniş yuvarlak
yüzlü öyle ki, yüzleri (örs üstünde döğülmüş ve üzeri) derilerle kaplanmış (sağlam) kalkanlar gibi bir kavim (olan Türklerle) çarpışmanızdır.” (Buhari)

“Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Hazreti Peygamber buyurmuştur ki, sizler küçük çekik gözlü, kırmızı benizli, yatık burunlu, çehreleri sanki (örs üstünde döğülmüş ve) üzeri derilerle kaplanmış (sağlam) kalkanlar gibi bir kavim olan TÜRKLERLE çarpışmadıkça kıyâmet kopmıyacaktır. Yine sizler, kıldan çarık (ve çoraplar) giyen bir kavimle (TÜRK) çarpışmadıkça kıyamet kopmıyacaktır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davut)

“Hz.Peygamber buyurmuştur ki: Şüphesiz ümmetimi üç defa yüzleri geniş, çehreleri sanki derilerle kılıflı kalkanlar gibi olan bir kavim kovalayacaklar ve sonunda onlara Arap yarımadasında yetişeceklerdir. Ey Allah'ın Resûlü onlar kimlerdir? diye soruldukta, Hz. Peygamber: -TÜRKLERDİR buyurmuşlardır. Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ediyorum ki, Onlar mutlaka atlarını müslümanların mescidlerinin direklerine bağlıyacaklardır.” (Ebu Davut)

“Hz. Peygamber buyurmuştur ki; Habeşliler sizinle uğraşmadıkça siz de onlarla uğraşmayınız, hele Türkler size dokunmadığı sürece sizde Türklere sakın dokunmayınız.” (Ebu Davut)

Bu âyet-i kerime'ler ile hadis-i şeriflerden, biz Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri, şu neticeleri çıkarıyoruz...

1. Her bir şeyi olduğu gibi soyları da ulu ve yüce Allah yaratmıştır... Soyları inkâr etmek imkânsız olduğu gibi İslâmiyet'e uygun da değildir...

2. İslâmiyet soydaşlar arasında sevgi bağlarının bulunmasını ve hatta bu soydaşlık ve sevgi bağlarının güçlenmesini istemektedir...

3. Müslüman soydaşlar birbirlerine, soydaş olmayan Müslümanlardan daha yakındırlar... O kadar ki, Müslüman soydaşlar İslâm'da birinci sırayı alan, fakat soydaş olmayan Muhacirlerden bile birbirlerine daha yakındırlar...

4. Soydaşlık bağlarını kırmak veya koparmak İslâmiyet'e aykırıdır... O kadar ki, soydaşlık bağlarını kırmak fesat çıkarmakla eş değerde görülmektedir. Fesat çıkarmak ise, Bakara sûresi, 217. âyetinde öldürmekten daha kötü görülmektedir... Demek ki, soydaşlık bağlarını
kırmak, İslâmiyet'e göre, öldürmekten beter sayılmaktadır...

5. İnsanları soylarının adları ile çağırmak Allah katında daha doğrudur... Nitekim büyük sahabiler Selman-ı Farisî, Bilâl-i Habeşî, Süheyl er-Rumî hep soylarının adları ile birlikte anılmaktadırlar...

6. İnsanların soylarına sataşmak küfürdür... Soyu'nu inkâr etmek ise, Allah'ın, meleklerin ve insanların lânetlerini muciptir...

7. Bir Türk Soyu da vardır ve bu inkârı imkânsız bir gerçektir.

8. Habeşliler ile Türk Milletine dokunmamak ve hatta saygı göstermek sünnettir. Neden? Habeşliler ilk muhacirlere sahip çıktıkları için Habeşlilere dokunmamak ve saygı göstermek
lâzımdır... Türklere de sebebini bilemediğimiz ama hadisteki hele ve sakın sözlerinden anlaşıldığına göre, herhalde Habeşlilerinkinden bile daha önemli sebeplerden dolayı, saygı göstermek ve dokunmamak gerekmektedir...

Böyle olunca; İslâmiyet soya ve Türk Soyu'na neden karşı olsun, nasıl karşı olabilir? Soy ve Türk soyu İslâmiyet'e neden aykırı olsun ve nasıl aykırı olabilir?

Peki, İSLÂMİYET SEVMEK, KORUMAK, YÜKSELTMEK VE YÜCELTMEYE
NASIL BAKIYOR? Bunları da teker teker ve fakat kısaca incelemeye gayret edelim...

Bir. İSLÂMİYET SEVMEYE NASIL BAKIYOR?
İSLÂMİYET SEVGİYE KARŞI MI? SEVMEK VE SEVGİ İSLÂMİYET'E AYKIRI MI?

İşte bu konudaki âyet-i kerime meâllerinden iki örnek...

Ulu ve yüce Allah Şûrâ sûresi, 23. âyetinde şöyle buyuruyor: “De ki, ben bu tebliğime karşılık akrabalar (soydaşlar) arasında sevgiden başka bir şey istemiyorum.”

Ulu ve yüce Allah Haşr sûresi, 9. âyetinde de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlardan önce yurt ve iman edinmiş olan kimseler kendilerine hicret (göç) edenlere sevgi beslerler.”

Ve işte, bu konudaki hadis-i şerif'lerden bazı örnekler...

Peygamber Efendimiz, kendisi gibi Hz. İsmail soyundan gelen Temim oğulları için: “Temim oğulları kabilesini devamlı severim” buyurmaktadır. (Buhari, Müslim)

“Birbirlerini sevmekte müminler bir tek beden gibidir.” (Müslim)

“Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, iman etmedikçe Cennet'e giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız.” (Müslim)

Bu âyet-i kerime'ler ile hadis-i şeriflerden, biz Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri, şu sonuçları çıkarıyoruz...

1. Soydaşların birbirlerini sevmeleri ulu ve yüce Allah'ın emridir...

2. Soydaşlarını sevmek, Peygamber Efendimizin sünnetidir.

3. Müslümanların birbirlerini sevmeleri de imanlarının gereğidir...

Böyle olunca; İslâmiyet sevgi'ye ve sevmeye neden karşı olsun ve nasıl karşı olabilir? Sevgi ve sevmek İslâmiyet'e neden aykırı olsun, nasıl aykırı olabilir?

İki. İSLÂMİYET KORUMAYA, SAVUNMAYA NASIL BAKIYOR? İSLÂMİYET MÜDAFAAYA KARŞI MIDIR? MÜDAFAA İSLÂMİYET'E AYKIRI MIDIR?
Bu konuda, işte bir âyet-i kerime meâli...

Ulu ve yüce Allah Bakara sûresi, 246. âyetinde şöyle buyuruyor: “Musa'dan sonra, beni İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: ‘Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım’ demişlerdi. ‘Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?’ dedi. ‘Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?’ dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.”

İşte bu konudaki hadis-i şerifler...

“Birbirini korumakta ... müminler bir tek beden gibidirler.” (Müslim)

“Hz. Peygamber: ‘Kardeşin (soydaşın) zâlim de olsa yardım et (müdafaa et); zulme uğrasa da’ buyurdu. Ashaptan bir zât hemen: ‘Ey Allah'ın Resûlü, zulme uğrayınca ona yardım edeyim, ama kendisi başkasına zulüm yaparken nasıl yardım edeyim?’ diye sordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: ‘Onu (kardeşini, soydaşını) zulüm yapmaktan alıkoyacaksın ki, işte ona yardımın budur’ buyurdu.” (Buhari, Müslim)

“Sizin hayırlınız günâh işlemedikçe, kendi aşiretini -kavim ve milletini- müdafaa edendir.” (Ebu Davut)

“Ey Ayşe, o câriyeyi azâd et (hürriyetini ver) Çünkü o, İsmail evlâtlarındandır.” (Yani benim soydaşımdır, buyurdu.) (Buhari, Müslim)

“Hz. Ayşe diyor ki, (Şair) Hassan: ‘Ey Allah'ın Resûlü, Ebû Süfyan'ı (zemmetmem için) bana izin ver’ dedi. Cevâben, Hz.Peygamber: ‘Nasıl olur? Onunla akrabalığım -soydaşlığım- vardır’ buyurdu.” (Buhari, Müslim)

Biz Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri, bu âyet-i kerime ile hadis-i şeriflerden şu sonuçları çıkarıyoruz...

1. Milletini ve milletini meydana getiren milliyet unsurlarını korumak, savunmak, müdafaa etmek İslâmiyet'in emridir...

2. Milletini korumanın, savunmanın, müdafaa etmenin sınırlarını İslâmiyet belirlemiştir...

Böyle olunca: Korumaya, savunmaya, müdafaa etmeye İslâmiyet neden karşı olsun ve nasıl karşı olur? Korumak, savunmak, müdafaa etmek İslâmiyet'e neden aykırı olsun ve nasıl aykırı olur?

Üç. İSLÂMİYET YÜKSELMEYE NASIL BAKIYOR?
İSLÂMİYET YÜKSELMEYE KARŞI MIDIR? YÜKSELMEK İSLÂMİYET'E AYKIRI MIDIR?

Kur'ân-ı Kerim'de yer alan zekât, fitre, sadaka ve infak konularını kapsayan yüzlerce âyetin, gene bu konulardaki yüzlerce hadis-i şerifin gaye ve maksadı fakirliği yok etmek, dertlileri,
perişanları sevindirmek ve Müslüman cemiyetleri kalkındırmaktır.

Ulu ve yüce Allah Nahl sûresi, 90. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Gerçekten Allah, iyilik yapmayı ve akrabaya -yakınlarına- yardımda bulunmayı emreder.”

İşte bu konudaki hadis-i şerifler...

“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Biri diğerine zulüm etmez, onu zulme teslim eylemez. Bir kimse Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyaçlarını giderir. Bir Müslüman diğer Müslümanın bir derdini dindirirse, Allah da kıyâmet gününde onun
kederini giderir. Bir Müslüman diğer Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da kıyâmet gününde onun ayıbını örter.ö (Buhari, Müslim)

“Açı doyurunuz, hastayı ziyâret ediniz, esiri -köleyi- hürriyete kavuşturunuz.” (Buhari)

Bu âyet-i kerime ile bu iki hadisten ve özellikle de son hadis-i şerif'ten, Müslüman ve Dokuz Işıkçı Türk Milliyetçileri olarak anladığımız şudur: Önce komşumuz, mahalle ve köyümüzdeki açları, sonra kasaba ve ilimizde olanları ve daha sonra da devletimizin sınırları
içinde bulunan açları; milletimizin açlarını doyurmak, dertlerini dindirmek, yüzlerini güldürmek zorundayız. Gene önce kendi milletimizin hastalarını tedavi ve teselli eylemek; gene önce kendi milletimizin esirlerini hürriyete kavuşturmak, vatanlarını kurtarmak zorundayız... Önce kendi Müslüman milletimizi kalkındırmak ve yükseltmek ile
mükellefiz... Ondan sonra da diğer Müslüman milletlerin açlarının doyması, hastalarının teselli ve tedavisi için, esirlerin ve esir topraklarının kurtarılması için çalışmak ve gayret etmek mecburiyetindeyiz... Her Müslüman millet böyle düşünür ve böyle davranırsa bütün Müslüman milletler/İslâm ümmeti kurtulmuş ve kalkınmış olurlar...

Böyle olunca; İslâmiyet yükselmeye neden karşı olsun ve nasıl karşı olur? Yükselmek İslâmiyet'e neden aykırı olsun, nasıl aykırı
olur?

Dört. İSLÂMİYET YÜCELMEYE NASIL BAKIYOR?
İSLÂMİYET YÜCELMEYE KARŞI MI, YÜCELMEK İSLÂMİYET'E AYKIRI MI?

Yücelmek ne demek? Yücelmek manevî merdivenin basamaklarını çıkarak yükselmek demektir... Yani yücelmek, Müslüman olmayan kişi ve milletler için İslâm’la şereflenmek; Müslüman kişi ve milletler içinse İslâm'daki manevî derecelerini yükseltmek demektir... Bu neyle olur? Tabii ki, İslâmiyet ile... Öyleyse, başka bir şey söylemeye lüzum var mı? Bu durum, İslâmiyet'e neden ve nasıl aykırı olabilir? Bu duruma İslâmiyet neden ve nasıl karşı olabilir?

Söylediklerimizi toparlarsak: MİLLİYETÇİLİK MİLLETİNİ VE MİLLETİNİ MEYDANA GETİREN MİLLİYET UNSURLARINI SEVMEK, KORUMAK, YÜKSELTMEK VE YÜCELTMEK ÜLKÜSÜDÜR... TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ İSE, TÜRK MİLLETİ İLE TÜRK MİLLETİNİ MEYDANA GETİREN MİLLİYET UNSURLARI OLAN İSLÂMİYET, TÜRKÇE VE TÜRK SOYUNU SEVMEK, KORUMAK, YÜKSELTMEK VE YÜCELTMEK ÜLKÜSÜDÜR... AMA BURADA, HER İKİ TARİFTE DE GEÇEN SEVMEK, KORUMAK, YÜKSELTMEK VE YÜCELTMEK ÜLKÜLERİNİN HEPSİNİN DE YÖNÜ, ŞEKLİ VE SINIRLARI İSLÂMİYET TARAFINDAN BELİRLENMEKTEDİR... BUNU HİÇ UNUTMAMAK LÂZIMDIR...

BÖYLE OLUNCA; İSLÂMİYET MİLLİYETÇİLİĞE NEDEN VE NASIL KARŞI OLUR? MİLLİYETÇİLİK İSLÂMİYET'E NEDEN VE NASIL AYKIRI OLABİLİR? EL İNSÂF...

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

09 Haz 2017

Bu sözler 28 Mayıs 2017 Pazar günü saat 13.00’de Sancak Dostları Vakfı’nda “Yeni Ufuk Dergisinin” Ankara da ki temsilcileri üniversiteli genç kardeşlerimizle birlikte dinlediğimiz değerli ilahiyatçı Prof.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

15 May 2017

Nurullah KAPLAN

20 Mar 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 23,93 M - Bugün : 57973