« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

KARANLIK ÇÖKMEDEN - 08 Temmuz 2017

10 Tem 2017

SONRAKİ YAZI

DEVLETİN ve KUDRETİN ALAMETİ ADALETTİR

07 Haz 2017

HARBİDEN

      Efendi BARUTÇU

09 Haz

2017

EBU HANİFE' NİN İSLAM ANLAYIŞI TÜRKLER' İN MÜSLÜMAN OLMASINI KOLAYLAŞTIRDI

09 Haziran 2017

Bu sözler 28 Mayıs 2017 Pazar günü saat 13.00’de Sancak Dostları Vakfı’nda “Yeni Ufuk Dergisinin” Ankara da ki temsilcileri üniversiteli genç kardeşlerimizle birlikte dinlediğimiz değerli ilahiyatçı Prof.Dr. Sönmez KUTLU Bey tarafından ifade edildi.
Prof.Dr. Sönmez Kutlu Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesidir. Biz kendilerini muhtelif dergilerdeki çok yetkin makalelerinden, “Türkler ve İslam Tasavvuru”, “İmam Maturudi ve Maturudilik”, “Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar”, “Selefiliğin Fikri Arka Planı”, “Tarihsel Din Söylemleri Üzerine Zihniyet Çözümlemeleri”, “Mezhepler tarihine giriş”, “Alevilik Bektaşilik Yazıları”, “Çağdaş İslami Akımlar ve Sorunları” vb kitaplarından tanıyoruz. Sönmez Hoca “Türkler ve İslam Tasavvuru” kitabı üzerine yaptığı iki saati geçen ilgiyle dinlenen sohbetinde özet olarak aşağıdaki görüşlere yer verdi:
“Tarih sahnesine bir millet olarak çıkmalarından Orta Asya’yı kendilerine anayurt edinen Türkler, Orta Asya ve civarındaki coğrafyanın siyasi, toplumsal, dini, kültürel ve askeri tarihinde başat bir rol oynadılar. Onlar, kendilerini sadece bu coğrafyayla sınırlı tutmadılar, Viyana önlerinden Yemen çöllerine kadar yayıldılar. Tarihsel süreçte, çeşitli sebeplerle bazen birkaç defa din ve medeniyet değiştirmek, bazen de aynı çağda birden fazla din ve medeniyetle iç içe yaşamak durumunda kaldılar.
“İslamiyet’ten önce Türklerin dini tasavvurunda öne çıkan ve din anlayışının merkezinde yer alan kavramların başında gök ve tanrı kavramları gelmektedir.”
“Türk destanlarında ve yazıtlarında yaratıcı yüce varlık, tanrı, gök(sema) ve yüce(yüksek; ulu) anlamlarında kullanılan tanrı kelimesi, Orhun yazıtlarında yaklaşık elli küsur yerde geçmekte olup bunlardan otuz tanesi Allah kelimesi ile eş anlamlıdır.”
“öyle anlaşılıyor ki Türklerin tanrı tasavvurlarında, özellikle devlet kurdukları, yerleşik hayata geçtikleri ve kitabi kültürle tanıştıkları dönemlerde tek, yüce ve yaratıcı bir tanrı inancı şu ya da bu şekilde varlığını hissettirmiştir. …gök tanrı inancı, Türklere ait olup monoteist, vahdaniyetçidir. Bu inanca göre yeri ve göğü yaratan tek bir tanrıya inanılır.”
“Türkler tarih sahnesine çıktıkları ilk dönemlerinden itibaren ‘ daha geleneksel Türk din döneminde evrensel ve semavi dinlerin tek tanrı anlayışına yakın özellikler taşıyan bir tanrı anlayışına erişmiş bulunmaktadırlar. Eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varlıklarına hükmeden, cezalandıran ve mükâfatlandırılan bir ulu varlık telakkisi’ Türklerin dini inançlarının merkezinde yer almıştır.”
“Türklerdeki Tanrı inancı, dini gelenek, örf ve adetlerde kalıcı bir yer edinmiştir.”
“Türklerdeki -insanı, yeri, göğü kısaca her şeyi yaratan; insanların kaderini çizen, baki olan - tanrı inancı son din İslamiyet’in tevhid inancına ters düşmemektedir.”
Ayrıca, “Hangi dine ve inanca inanırlarsa inansınlar Türklerin dindar ve ahlaklı bir millet olduğu görülmektedir. Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Kağan gece-gündüz Tanrıya el açıp yakaran dindar biri olarak tanıtılır. Hatta evleneceği genç kız yine bir gün gecenin karanlığında bir ışık olarak yanında belirmiştir. Bu durum Tanrı’nın bir hediyesi olarak değerlendirilmiştir.”
Erol GÜNGÖR’ün ifadesiyle “Türkler, kendilerinin dünyayı idare etmek üzere Tanrı tarafından gönderililiğine inanırlardı. Orhun Abidelerinden de anlaşıldığına göre kağanların kutsallığına, Tanrı tarafından görevlendirilmiş olduklarına ve yaptıkları işleri Tanrı’nın iradesiyle yaptıklarına inanırlardı. Mesela Hun İmparatoru Mete, Gök Tanrı’nın tahta çıkardığı Tanrı kutu Tanhu olarak görülüyordu. Türk Kağanları kudretlerini Gök tanrıdan aldıklarına inanırlardı. Bir hükümdar Tanrı’nın inayet ve yardımına mazhar olduğu sürece halkına iyi bakar, onu zenginlik ve adalet içinde yaşatırdı. Bunu başaramayan kağandan Tanrı’nın kutunu geri aldığı düşünülür ona karşı isyan etmek meşru sayılırdı.”’
“Gerçekte töre aynı zamanda Türk ülkesinde toplumsal düzeni sağlayan hukuk demekti. Bütün mahkemelerde töreye göre hüküm verilirdi. Hükümdar da töreye uymak zorundaydı; yoksa tahtından ve hayatından olurdu.”
“Örf ve adet şeklinde varlığını sürdüren töre Türk topluluklarında siyasi, toplumsal ve ahlaki değerlerin başında gelirdi. Bu anlayış ‘il(devlet) gider, törü(töre) kalır.’şeklinde atasözüne dönüşmüştü.
“Türklerin İslam’la şereflenmeleri sadece Türk tarihinin değil, İslam ve dünya tarihinin en önemli hadiselerinden biridir. Bu olay özellikle Türk tarihi için bir dönüm noktası oldu. Çünkü Türkler İslam’dan önce de birçok dinle temasa geçmelerine rağmen bunlardan hiçbirini toptan benimsemediler.”
“12. Asırda Mikail adlı bir süryaninin yazmış olduğu bir eserde ‘Neden Türkler Hristiyan olmadı da Müslüman oldu?’ diye bir soru sorar verdiği cevap şudur; çünkü Türklerde tek Tanrı inancı vardır ve ancak bu tek Tanrı inancıyla İslam ufku buluşabilirdi. Onun için topluca ve çabuk Müslüman oldular.”
“…gök tanrı inancı onu gelişmiş düzeyde benimseyen boyların İslam’a girişi için kolaylaştırıcı unsurlardan biri olarak işlev görmüştür.”
“Her ne kadar geleneksel din ve ahlak anlayışlarıyla bazı ortak noktaları olsa da İslam’a girmek nihayetinde bir din ve medeniyet değiştirmek anlamına geliyordu. Bu değişim oldukça uzun ve zor bir sürecin sonunda gerçekleşebildi.
Türkler İslam öncesindeki Alplik ve Erenlik ruhunu İslam’ın gazavat ruhu ile birleştirerek zor şartlar altında verdikleri büyük mücadelelerle insanlığın tarihini değiştirecek, çağ kapayıp çağ açacak önemli savaşlar kazandılar. Ayrıca Anadolu’yu yurt edinen Türkler, kendileri ve İslam dünyası için büyük bir tehlike oluşturan gözü dönmüş haçlı ordularına uzun süre karşı durdular ve onların emellerini boşa çıkardılar. Bu zaferleri milli karakterleri haline getirdikleri hürriyet mefkûresiyle İslam’ın hürriyetçi mefkûresini kaynaştırmakla başardılar. Diğer milletlerin İslam’a geçişlerinden farklı olarak Türklerin hemen hemen bütünü İslam’da karar kıldılar. Başka dinlere yönelenler ise zamanla milli kültürlerini ve dillerini kaybederek silinip gittiler.”
“Türkiye’de Türkler ve İslam’ın ilişkisiyle alakalı farklı bazen birbirine zıt, çoğu zaman saptırılmış birçok anlayış vardır. Bu konuda Türkiye’de ilk araştırmacı Fuat Köprülü olmuş, onu Osman Turan, Zekeriya Kitapçı gibi hocalar takip etmiştir.”
“Din değişimi sosyolojik vaka olduğu için uzun süreli olmaktadır. Türklerin İslamlaşma süreci de bir anda gerçekleşen basit bir hadise olmayıp, siyasi, iktisadi, kültürel, toplumsal birçok yönü olan uzun bir süreçte ve geniş bir coğrafya da cereyan eden karmaşık bir hadisedir. Türklerin İslam’a giriş sürecide bu sebeple uzun olmuştur.”
“Tarihin hiçbir döneminde zorla topyekûn din değiştirmeyen Türkler, İslam’a da bir anda toptan girmediler. Sosyolojik açıdan dini-toplumsal değişimin temel ilkelerine bağlı olarak karşılaşma, birbirini tanıma, yüzleşme, uzlaşma ve içselleştirme safhalarından geçerek başlangıçta İslam’la yavaş ve yüzeysel bir ilişki içerisinde oldular. İlerleyen süreçte ise siyasi, içtimai, iktisadi ve dini-kültürel hayatlarında köklü bir değişime rıza göstererek bu dinin samimi dindarları haline geldiler.”

“İslam’ın bir din medeniyet ve hayat tarzı haline gelmesi I.(7.)asırdan başlayarak V.(11.) asra hatta bazı konargöçer Türk boyları için X.(16.) asra kadar sürdü.”
Bu süreç 3 safhadan oluşmaktadır.
1-Direnme(Karşılaşma):.Türkler ilk karşılaşmada karşısındakileri sadece Arap olarak görmüş, bu safhada karşılıklı kanlı savaşlar olmuştur, lakin savaşların dini çağrıya bir tesiri olmamıştır.
2-Sorgulama: Savaş sırasında esirler ve tüccarlar aracılığıyla bir çağrının( İslam çağrısı) olduğunun anlaşılmasıdır. Türk Beyleri bu dönemde İslam dinini araştırmış, sorgulamışlardır. Hatta Mekke’ye giderek yerinde görüp inanmak istemişlerdir. Çünkü bilerek inanmak inancını kuvvetlendirir, kandırılmayı, aldatılmayı engeller.
3-Benimseme: Talas Savaşı sonrası ve Ebu Hanife’nin öğrencilerinin kadı olarak atanması ile başlamaktadır. Türkler, geleneksel olarak var olan tek tanrı inançları sebebiyle bu dine girmeyi uygun buldular. Bir Selçuklu tarih kitabında Türkler Ebu Hanife’nin dinine girdiler yazılıdır. “Hatta Hanefilik olmasaydı, Türkler Müslüman olmayabilirdi” diyebiliriz. Bu yüzden Ebu Hanife, Türkistan Coğrafyasında peygamber kadar önemsenmiştir. Ebu Hanife Türkler için tartışılmaz bir liderdir. Bir mezhep, bir dinin bir cemiyetteki tezahüründen ibarettir.
Türkler güçlü bir kültüre sahip iken(bozkır medeniyeti) Araplarda günübirlik bir hayat tarzı söz konusuydu. Oysa Türkler işlerini belli bir düzene oturtmuş, takvimler oluşturmuşlardı. Medeniyet demek geleceğe dair planın olması demektir. Orta Asya’dan Anadolu’ya yaptıkları göç bile Türklerin coğrafyayı çok iyi bilen bir topluluk olduğunu, onların her adımlarını planlayarak attıklarını göstermektedir.
Dünyada zafer kazanmamış, medeniyet kurmamış toplumlar yazıt dikemez. Türkler tarihte çok köklü değişiklikler yaşamışlardır, bunlardan biri de İslama girmeleridir. Çok farklı bir tarihi oluş ve daha özel bir toplumsal yapıya sahip olan Türkler kendi kültürleri ve inanışlarıyla da benimsedikleri din ve medeniyetleri derinden etkilediler.
Türklerin İslamiyet’e girişiyle Türklerin İslam tasavvuru 3 esas üzerinde değerlendirilebilir.

1. Hürriyetçi Yanları: Türkler, kadın-erkek eşitliğine, vatandaş haklarına dikkat etmiştir.
Türklerde erkek evlada büyük önem ve değer verilmekle birlikte kadına da kısıtlayıcı engeller konulmazdı. Bilindiği üzere İmam-ı Azam’ın fetvası doğrultusunda seferberlik durumlarında kadınlar savaşa katılabilir, orduya komutanlık edebilirlerdi. 13. yüzyılda yapılan tartışmalarda kadının ilim öğrenmek için yolculuğa çıkıp çıkmayacağı tartışılmış ve kadının ilim öğrenme haklarının kocası üzerindeki haklarından önce geldiği sonucuna varılmıştır. Ayrıca evlilik söz konusu olduğunda da evlenecek kızların rızasını almak zarureti vardır. Ailenin bütün işlerinde kadın da görev alırdı, sosyal hayatta kadınla erkek aynı rolü oynardı. O, erkekler gibi ata biner, kılıç kuşanır, avcılık yapar ve güreş tutardı.

Türkler, büyük bir teşkilatçılık kabiliyetine sahipti. Hürriyet ve istiklali bir hayat tarzı olarak benimsedikleri için, bu ikisinden hiçbir zaman taviz vermediler.
“ Türkler hürriyetlerini her şeyin üstünde tuttular, kendilerini başka milletlerin kölesi haline getirecek inançlara karşı direndiler. Bu yüzden kendi yurtlarına yönelik ilk İslam fetihlerini de, başlangıçta hâkimiyetleri için bir tehlike olarak gördüler. Ancak islamın tevhid inancı etrafında milletlerin hürriyetçi çağrısı kendilerine ulaşınca Emevi ordularına direnmekle İslam’a karşı direnmeyi birbirinden ayırdılar. Arapların haksız uygulamalarına, zulüm ve işkencelerine karşı çıkarken, İslam’ın adalet anlayışı, zulme başkaldırısı, hak ve hukuktan yana tavrı karşısında bu dinin kendi yapılarına uygunluğunu fark ederek ona gönül verdiler.”

2. Akılcılık:
İnsan aklının ibadeti tefekkürdür. Türk Milleti İmam Maturudi’yi yetiştiren millettir. Türkler akılla dini tanzim etmeye çalıştılar.Maturudi Türk Milleti’ne aynalık yapmıştır ve Maturudi’nin din anlayışının temelinde 2 önemli kaynak vardır. Birisi Kur’an, birisi akıldır. Bir üçüncüsünü katarsak o da Türk kültürü olacaktır. Türkler İslamiyeti kabul ederken girecekleri bu yeni dini tanıyarak kültürlerine vereceği etkiyi değerlendirerek bir kabul yoluna gittiler. Akla ve ilme en fazla vurgu yapanların Orta Asya ve Türkistan’da yetişmiş bilginler olduğunu görmekteyiz. Yesevi divanında akılla ilgili bir çok kavram kullanılmaktadır. Mürşide tabi olurken bile aklı bir kenara bırakmamak gerektiği söylenmiştir. Cahillik, kadın erkek herkese haramdır. Türk toplumlarında şerif olan akıl ve ilimdir. Akıl bir kut’tur, insana verilmiş bir lütuftur. Aklı olmayanın dini de ilmi de yoktur.Yunus Emre Risaletü’n Nushiyye adlı eserinde insan vücudunu ikiye ayırır, bunlar rahmani memleket ve şeytani memlekettir. ‘’Her birinin bir sultanı vardır ve bunların sultanlarının sultanı da akıldır.’’ der
“İnsana düşünmemeyi telkin eden her şey şeytanidir.”
“Bir fiil yapıyorsanız niyet ve maksadınız önemlidir. Fiilin amacı; aklı korumak, malı korumak, canı korumak, dini korumak, nesli korumak olmalıdır.”

3- Ahlak: Ahlak, dindarlığın merkezinde olmadıkça kolaylaştırıcılık, adalet, eşitlik, hoşgörü yok olur. İnsanlar, toplum içinde birleşmeli, başkalarının dertleriyle dertlenmelidir. Türkler öyle ince düşüncelidirler ki, evlerini yaptıkları zaman bile komşunun rüzgarını ve güneşini kapatmamaya itina gösterirler. İslamda asla öteki diye bir şey yoktur, insanlar ademiyette ve İslamiyette kardeştirler. Merhum Erol Güngör: ‘’Ahlaklı olmak akıllı insanların işidir.’’der. İradeyi teslim edersen ahlak olmaz, dindarlık irade ile olur.

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

02 Eki 2017

28 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında Ankara Atatürk Kültür Merkezinde Kahramanmaraş tanıtım günleri olacağına dair hem Kahramanmaraş vakfı hem de Kahramanmaraş ilçeleri kültür derneklerinin ısrarlı çağrıları üzerine Perşembe günü saat 11.

Nurullah KAPLAN

25 Ağu 2017

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 28,79 M - Bugün : 30972