« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

SURATSIZ!

20 Mar 2017

SONRAKİ YAZI

DEVRET BAHÇELİ

14 Ara 2015

Nurullah KAPLAN

05 Eyl

2016

ALTIN NESİL

05 Eylül 2016

2010 Eylülünde yapılan referandum arefesinde R.T. Erdoğan’ın meydanlarda “ Türkiye’nin aydınlık geleceği için, ileri demokrasi için, daha adil bir hukuk sistemi için” oy istediği, F. Gülen’in de Pensilvanya’dan , “imkân olsa mezardakileri bile kaldırarak evet oyu kullandırmak lâzım” diyerek destek verdiği günlerdi…
Bugün kanlı bıçaklı olan ahbap çavuşların, yargıyı tamamen ele geçirmeyi hedefleyen anayasa değişikliğini halkoylamasıyla halledebilmek için kullandıkları ökselerden birisi de 12 Eylül darbesiydi…
12 Eylül 1980’de darbeciler 650 bin kişiyi gözaltına almış, 215 bin kişiyi yargılamışlar, 517 kişiye idam cezası vermişlerdi… Siyasi partiler kapatılmış; Ülkücüsüyle, devrimcisiyle, akıncısıyla bütün gençlik teşkilatlarının kapısına kilit, müntesiplerinin kollarına kelepçe vurulmuştu. Fikirler zindandaydı… Ve ideolojiler ölmeliydi ki, Türkiye’nin kapitalist ekonomik sisteme entegresi için alan açılsın, zemin tesviye edilsin, engeller ortadan kaldırılsın…
Kapitalizmin temel dinamiklerinden biri de Protestan ahlâkıydı, ve bu Türkiye’de “ılımlı İslâm”a tekabül etmekteydi. 12 Eylül sonrasında önü açılan, tesviye edilen zemin üzerinde hızla yükselen ılımlı islâm’ın başat aktörü nurcular içindeki F.Gülen ekolü oldu.
1966 Yılında merkez vaizi olarak geldiği İzmir’de camilerdeki vaazlarının yanı sıra Kestanepazarı Kur’an kursundaki öğrencilere verdiği ders ve sohbetlerle çevresinde bir halka teşekkülüne muvaffak olan F.Gülen, yazıcılar–okuyucular, Asyacılar-nesilciler ve 1973 seçimlerinde Demirelciler – Erbakancılar olarak ayrışan ve birbirlerini hırpalayan Nur cemaati içinde bu tartışmaların uzağında kalarak nüfuzunu artırdı.
70’li yıllarda İzmir ve civar illerindeki vaazları, Anadolu'daki muhtelif konferansları, ses kayıtlarının kopyalandığı kasetlerle yurdun her yanına Fethullah Hoca ismi yayılmıştı. Gözyaşlarının eksik olmadığı ve histeri nöbetine tutulmuşçasına kendinden geçtiği vaazlarında cami cemaatine; İzmir’de çıkardıkları Sızıntı dergisinde tarih-kültür-felsefeyi harmanladığı fikri yazılarında üniversite gençliğine tesir edebilmişti. Vaazlarının da, yazılarının da vazgeçilmezi “Altın Nesil”di. Sahabi menkıbeleriyle imtisal etmiş, ilim-ahlâk-edep-cesaret-hamiyet-fütüvvet-fedakârlık gibi yüksek vasıflarla bezenmiş, alnı secdeli başı takkeli yepyeni bir nesil... Altın Nesil!
Kestanepazarında başlayan ve 80'li yılların ortalarına kadar devam eden süreçte bu Altın Nesil için 3-5 Kişilik öğrenci evlerinde, gizli saklı, dışa kapalı bir yapılanmayla, sıkı bir eğitimle, hizmete adanmış “abiler” halkası ilmek ilmek örüldü.
Özallı yıllarda başlayan özelleştirme, serbest piyasayı geliştirecek ekonomik bir tercih olarak sunulsa da, öncelikle eğitim alanında boy verdi. Özel sürücü kurslarının hemen arkasından özel dershaneler, özel kreşler, özel okullar pıtırak gibi yurdun her bir yanını sarıverdi. F.Gülen cemaati 3-5 kişilik öğrenci evlerinin yanına koca koca öğrenci yurtlarını ve dershaneleri ekleyiverdiler. Said-î Nursî'den beri devam edegelen içe kapalı cemaat yapısını terkedip, dışa açılıyorlar, isimleri-cisimleriyle gün yüzüne çıkıyorlardı. Okullarda tesbit ettikleri zeki öğrencileri, bilhassa yoksul olanları dershanelerine davet etmek üzere evlerine gidip, ailelerinden bu çocukları istiyorlardı.
F.Gülen yaklaşık yirmibeş yıl dernek-vakıf-yurt-okul v.b. her tür resmî yapıdan uzak durmuşken, eğitim alanında başlayan legalleşme, diğer alanlara yayılarak devam etti: Şirketler, dernekler, vakıflar, yayınevleri, dergiler, gazeteler... Sigortacılık, bankacılık...
Bu değişim ve dışa açılma, cemaat potansiyelinin yahut toplumdaki sosyal-siyasal değişimin tabii neticesinden mi kaynaklanıyordu? Yoksa, bir el cemaatin bütün Türkiye sathına yayılması ve kamuoyu nezdinde meşrulaşması için önünü mü açıyordu? F.Gülen'in cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar ve paşalarla yanyana görüntülerinin gazete ve televizyonlarda servis edilmesi; işadamları, akademisyenler, gazeteciler, sanatçılarla biraraya geldiği organizasyonlar devletin, yahut devletin bir kanadının duruma vaziyet ettiğine işaret ediyordu.
Nurcular, tarikat, cemaat gibi yakıştırmaları şiddetle reddedip, kendilerini hizmet hareketi olarak tanımlayan F.Gülen artık yeni bir yüzle, “sivil toplum kuruluşu” olarak kamuoyuna takdim ediliyordu.
90'lı yıllar küreselleşme, değişim, demokrasi, bireysellik, insan hakları kavramlarının sihirli formüller olarak tedavüle sokulduğu, dokunulmazlık kazandığı yıllardı. Bu sihirli kavramları zırh olarak kuşanmış sivil toplum kuruluşları siyaseti, toplumları, devletleri dönüştürme istikametinde hızla, büyüyerek örgütleniyorlardı. Ancak çok geçmeden bu sivil toplum kuruluşlarının (Non Govermental Organization) hükümet/devlet dışı organizasyonlar olma iddiasının aksine ABD, AB gibi Batılı ülkelerin gizli servislerinin operasyon aparatları olduğu günyüzüne çıktı. Renkli devrimlerden Arap Baharı'na kadar bütün operasyonlarda başroldeydiler...
F.Gülen'in sivil toplum kuruluşları da 90'lı yıllarda Türk Cumhuriyetleri, Balkanlar, Kafkaslar gibi yıkılmış Sovyetler Birliği hinterlandında, “Adriyatik'ten Çin Seddin'e kadar” Türkiye Cumhuriyeti'nin başbakanı, cumhurbaşkanının referans mektupları ile okullar açıyorlardı.
Ancak 28 Şubat sonrasında arkasındaki devlet desteği sekteye uğramış olmalı ki, hakkında DGM savcılarınca soruşturma başlatılmış, geçmiş yıllarda rejimi eleştirdiği vaazları piyasaya sürülmüş ve akabinde tedavi bahanesiyle ABD'ye gitmişti. A.Öcalan'ın ABD tarafından Türkiye'ye tesliminden birkaç ay sonra gittiği ABD'den bir daha geri dönmeyen F.Gülen'in yıldızı Akp iktidarıyla birlikte yeniden parlayacaktı.
Türkiye'nin küresel ekonomik sisteme entegrasyonu 12 Eylül ile başlayan süreçte Özal'a yüklenmiş misyondu; küresel siyasal sisteme entegrasyon için ise 28 Şubat'la başlayıp, 2002 ekonomik krizi ile tamamlanan hazırlık süreciyle önü açılan R.T.Erdoğan uygun görülmüştü. İki kutuplu bir düzenden Yeni Dünya düzenine geçmeye çalışanlar Türkiye'yi yeniden dizayn etmeyi ihmal edemezlerdi.
Yeni Türkiye'nin kuruluşu iki kişiye emanet edilmişti: F.Gülen ve R.T.Erdoğan. Dünya yıkılsa bir araya gelmeyecek bu iki “siyasi figür” küresel patronların operasyon gücü ABD tarafından eski Türkiye'yi yıkıp, “Yeni Türkiye”yi kurmak üzere biraraya getirildi.
2010 referandumuna kadar ahenkle çalışan bu ikili, anayasa değişikliği ile HSYK ve MGK'nın yapısını değiştirince birbirlerine ihtiyaçları kalmadığına kanaat getirdiler. Öyle ya, bütün hasımlarını bertaraf etmişlerdi ve sıra kozlarını paylaşmaya gelmişti. Fizik kuralı kadar kesin sosyal hakikat hükmünü icra edecekti... İktidar paylaşılmazdı!
Dinî bir cemaat olarak imanlı,ahlaklı, erdemli insan yetiştirmek üzere yola çıkan F.Gülen iktidar öksesine yakalanıp, istihbarat servisleri ile kolkola girince kaybetmekten başka hiçbir alternatifi olmayan bir oyunun figüranı olmaktan kurtulamadı. Yetişmesi için elli yılını verdiği o Altın Nesil iktidar labirentlerinde heder oldu.
Fil ile yatağa girmenin bedelini F.Gülen ödedi, ancak fille yatağa giren sadece o muydu? Oyunu kuranlar, çayın taşıyla elin kuşunu vuracak opsiyonu hep ellerinde tutarlardı. Bir tek taş atmadan İslâmi kesimin iki kanadını birbiriyle vuruşturup, bu milleti birbirine kırdırmaya devam ediyorlar. Nerede kaos varsa, "Satranç Tahtası"ndaki "Büyük oyun"un silüetini gölgeler arasından görmek mümkün...

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

09 Haz 2017

Bu sözler 28 Mayıs 2017 Pazar günü saat 13.00’de Sancak Dostları Vakfı’nda “Yeni Ufuk Dergisinin” Ankara da ki temsilcileri üniversiteli genç kardeşlerimizle birlikte dinlediğimiz değerli ilahiyatçı Prof.

Yusuf Yılmaz ARAÇ

15 May 2017

Nurullah KAPLAN

20 Mar 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 23,86 M - Bugün : 39796