« Ana Sayfa »      « Bize Yazın »      « İlkelerimiz »

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

ÖNCEKİ YAZI

Kahramanmaraş'ın Tanıtım Günleri

02 Eki 2017

SONRAKİ YAZI

KURTARICININ(!) ZULMÜ - ÖNCESİ ve SONRASIYLA 12 EYLÜL 1980 (3. Bölüm)

16 Eyl 2017

HARBİDEN

      Efendi BARUTÇU

17 Eyl

2017

KURTARICININ(!) ZULMÜ - ÖNCESİ ve SONRASIYLA 12 EYLÜL 1980 (4. Bölüm)

17 Eylül 2017

SONUÇ

12 EYLÜL'ÜN KARANLIK YÜZÜ

12 Eylül sürecinde, toplam 650.000 kişi gözaltına alındı. 98.000 kişi örgüt üyesi suçlamasıyla yargılandı. 1983'e kadar bu davalarda 17 kişi için idam cezası verildi ve infaz edildi. Bunlardan 10’u sol, 7’si ülkücüydü. Konsey’in bu konuda özenle izlediği denge politikası aslında 12 Eylül müdahalesinin ideolojik yapısını ve olaylara bakış tarzını yansıtır. Bu dönemin Genelkurmay istihbarat raporlarında ve Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nde belirtilen tehlikeli cereyanlar arasında Ülkücülük de vardır. Darbeden bir ay sonra idam edilen Mustafa PEHLİVANLIOĞLU ailesine yazdığı son mektubunda şöyle diyordu:

“Şunu hiçbir zaman unutmasınlar ki, Mustafalar ölür, Allah(cc) davası ölmez. Milliyetçilik yaşar, kellemi verdiğim bu yolun zaferi yakındır. Zafer, her zaman Allah'a inananlarındır”.

Ortam, savaş esirleri tarzında düzenlenmişti. Mamak Cezaevi’ne tıkılan ülkücü ve solcu tutuklular, çok feci şartlar altında yıllarca burada kaldılar. Büyük çoğunluğu erlerden oluşan görevliler, cezaevi Komutanı Albay Raci TETİK'den aldıkları özel talimatla tutuklulara nefes aldırmıyorlar ve en ama acımasız metotlarla ezmeye çalışıyorlardı. Birçoğu okuma yazma bilmeyen erlerin uyguladıkları en hafif ceza, sudan bahanelerle yağmur gibi coplamaktı.

Birçok tutuklu, keyfi gerekçelerle 2 metrekare zindanlara tıkılıp ıslak zeminde farelerle içiçe yaşamaya zorlandı. Tabii olarak sağlıklarını kaybedenler, ciğerlerinden hastalananlar, psikolojik dengeleri bozulanlar, ölenler oldu.

Bu zülüm ve işkence ortamı uzun yıllar devam etti. Hüseyin KURUMAHMUTOĞLU namaz kılarken takkesini çıkarmadı diye acımasızca tekmelendi ve hayatını kaybetti.

İnsanlık ve vicdanla bağdaşmayan bu muameleler, Raci TETİK’in psikopat de sadist eğilimlerinden şahsi tercihinden ziyade ihtilal yönetiminin bilinçli ve yaygın uygulamasıydı. Böylelikle insandan ziyade “sürü muamelesi” yapılan tutuklular hem ruhi hem de fiziki bakımdan ezilmek, sindirilmek, beyinleri boşaltılmak isteniyordu. Başka bir ifadeyle, bilinçli bir “Mankurtlaşma operasyonu” yürütülüyordu.

MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasıyla ilgili ilk duruşma başlarken, fevkalade bir hadise yaşandı. 1 no’lu sanık konumundaki Alparslan TÜRKEŞ salona girerken bütün sanıklar bir anda ayağa kalktılar ve İstiklal Marşı’nı gür bir sesle okumaya başladılar. Hakimler ve savcılar dahil, herkes ayaktaydı. 507 sanığın, gözyaşı ve hıçkırıklar arasında yükselen sesleri, aylardır çektikleri çilelerin eziyetlerin kefareti olarak duruşma salonunu doldurdu. Gencecik insanların hüzün ve acı dolu yüreklerinden kopup gelen ve bütün insanlığa ve Türk Milleti’ne toplu bir çağrı anlamı taşıyan bu coşku dolu gösteri, bütün canlılara yaşama sevinci, diriliş muştusunu dağıtan bir ilk bahar yağmuru gibi serinleticiydi.

Kapatılan MHP'nin Genel Başkanı TÜRKEŞ, 14 Ekim 1981'de yapılan duruşmada suçlamalara karşı savunmasına şu cümlelerle başlıyordu: “Bu iddianame, baştan aşağı yalan ve iftiradan ibarettir. Benim bütün hayatım, demeçlerim, icraatım bu iddiaları baştan aşağı reddedişten ibarettir. Sayın hakimler, Cumhuriyet tarihimizin en önemli davasına bakıyorsunuz. Siz bizi yargılıyorsunuz. Tarih ise, biz olduğu gibi sizi de iddia makamını işgal eden bu zevatı da yargılayacak ve hüküm verecektir.
"...Ruhi Kılıçkıran'dan Gün Sazak'a kadar şehit evlat ve kardeşlerimin ruhaniyetlerinin şu anda bizimle beraber olduklarını biliyorum. Onlar da beni dinliyorlar. Onların tekzib etmeyecekleri şekilde konuşmaya, yalnız hak bildiğimi söylemeye mecburum. Çünkü onlar, o üçbinaltıyüz can, bu hak bildiğimiz yolda "Vatan-millet-din ve devlet" uğrunda şehit oldular. Onlar hem şehitlerimiz, hem de şahitlerimizdir.

Yarın huzur-i ilahide de bana şahitlik edecek olanlar, onlardır... Onların huzurunda, onlar için konuşacağım!
..
Huzur-i ilahiye yüz akıyla çıkmaktan başka bir endişeye gönlümde yer yoktur. Hiçbir beşeri kudret önünde eğilmem. Kimsenin merhamet ve insafına şahsen ihtiyacım yoktur. Sözüm, tenkidim, talebim yalnız mülkün temeli olan adalet namınadır, yalnız milletim ve devletim içindir..."
MHP ve ülkücü kuruluşlar arasında 220 kişinin idamı, 367 kişi için de muhtelif ağır cezalar istenmektedir. Türk tarihinde hiçbir savcı bu kadar idam cezası talebinde bulunmamış, bu kadar mesnetsiz suçlamalarla bu derece sorumsuz iddianame tanzim etmemiştir.

İkinci Dünya Harbi’nin savaş suçları bile galiplerin mahkemelerinde yargılanırken, haklarında bu kadar ağır cezalar talep edilmemişti” diyordu.

Söz konusu iddianamede, anlaşılmaz bir pervasızlıkla kaynak belirtmeye bile gerek görülmeden bir Marksis’tin eserinden satır satır alıntılar yapılmıştır. Böylelikle hukuki bir metin olma mecburiyeti bir tarafa bırakılarak ideolojik bir suçlamaya dönüşen iddianame MHP yöneticileri tarafından şiddetle eleştirildi.

İdam talebi ile açılan davanın iddianamesinin ideolojik bir balondan ibaret olduğu Nevzat KÖSOĞLU'nun ifadesiyle, “Mahkemenin bir hayalle uğraşmaya çalıştığı ilk duruşmadan itibaren net bir şekilde görüldü”.

Nevzat KÖSOĞLU’nun 10 Mart 1987 tarihinde yaptığı savunmasında söyledikleriyle tarihi bir tespit olarak zabıtalara geçmiştir.

“Bu süreç bizi adalete ulaştırabilir mi? Hiç zannetmiyorum. Vereceğimiz hangi karar bir propaganda savaşı ile başlayan ve en az on yıl devam edeceği belli olan sanık sıfatının izlerini beraat edecek insanların kafalarından ve ruhlarından silebilecektir. Bu davada adaletine inanmadığım bir makamdan ne isteyebilirim? Ancak unutulmamalıdır ki, bütün bunlar geçicidir. İhtilalin beni yargıladığı gibi bir gün Mahkemenizi de millet yargılayacaktır. Tıpkı Yassıada Mahkemeleri’nde olduğu gibi. Çünkü, demokratik hayat yaşanan ülkemizde, her askeri harekette, millet bir kere daha aşağılanmaktadır, horlanmaktadır.”

Kabul etmek gerekir ki, 12 Eylül darbesini yapanlar Milliyetçi Hareket ile ilgili planlarını büyük ölçüde gerçekleştirdiler. Çoğu gençliğinin baharında yüzlerce ülkücüyü aylarca, yıllarca hapis ettiler. İçeride bulunanlara insanlıkla vicdanla bağdaşmayan işkenceler uyguladılar, eziyet ettiler, sağlığıyla oynadılar. Birçoğunun psikolojisini bozdular, ruh dengelerin altüst ettiler. Yıllarca sonra çoğuna ceza bile vermeye gerek görmeden çıkmalarına izin verdiklerinde hapse girmeden önce ümitleri beklentileri geleceğe dair hayalleri bulunan canlı ve atak bu ülkücü gençlerin, aileleriyle birlikte yarınları karartılmış, hayalleri yıkılmıştır.

Günümüzde milliyetçi nesiller arasında yaşanmakta olan kopukluğun yer yer göze çarpan hafıza boşluğunun, temel değerlere ilişkin karmaşanın sorumlusu 12 Eylülcülerdir.

Darbeciler, Türkiye'nin geleceği açısından milli şuur sahibi herkesi kaygılandırıp düşündürmesi gereken bu acı tablonun vebalini daima omuzlarında taşıyacaklardır.

12 EYLÜL’ün YOK ETTİKLERİ
“Türk Silahlı Kuvvetleri?nin 12 Eylül 1980 günü emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askeri müdahale, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime karşı üçüncü açık müdahalesidir. Bu müdahale ile Süleyman Demirel„in Başbakan?ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1960 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin ve ekonomisinin baskı altında yeniden yapılandırıldığı bir dönem başladı. 12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Bu durum, siyasi partilerin sürekliliği konusunda tarihsel sorunlar yaşayan Türkiye?de siyasi temsilin demokratikleşmesi önünde yeni bir engel oluşturdu, siyasi gelenekler tamamen alt-üst edildi. 12 Eylül 1980 darbesi, özellikle 1970lerin ikinci yarısından itibaren yaşanan siyasi ve ekonomik sorunların hiçbirine çözüm bulamayan siyasi iktidarlara karşı düzenlenmiş olması nedeniyle halk tarafından belli bir destek gördü. Hükümetlerin yönetememeleri, Meclisin etkin çalışamaması ve siyasi cinayetlerin yol açtığı kriz durumu, 12 Eylül öncesi dönemin son Başbakanı Süleyman Demirel?in „70 sente muhtacız? sözü ile özetlenen işsizlik, kıtlık ve işyeri anlaşmazlıkları ile yoğunlaşmasının ardından gelen 12 Eylül darbesine karşı bir direniş olmadığı gibi, büyük çoğunluk, darbe liderlerini, ülkenin yeni liderleri olarak kısa sürede benimsedi.”
“12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, politik yapı tamamen değiştirilmiştir. Halk siyasetten uzaklaştırılmış ve devlet kurumları büyük ölçüde askerlerin denetimine geçmiştir. Sonuçları açısından 1960 Darbesi ilerici, 1971 ve 1980 darbeleri ise gerici (karşı devrim) olarak nitelendirilmesine karşın, ülke yönetimindeki bütün sorunların siviller tarafından çözülmesi gerektiği ve askerlerin ülkeye karşı yapılabilecek dış tehditleri engelleme görevinde olduğu unutulmamalıdır. Askeri darbe sebebi ne olursa olsun demokrasiye indirilmiş bir keskin kılıç olarak düşünülmelidir. Askeri darbeler, mevcut sistemi zor kullanarak değiştirme yöntemi olduğuna göre bu yöntemin hiçbir zaman demokraside kabul edilemeyeceği unutulmamalıdır. Unutulmamalıdır ki gerçek bir demokraside en kötü çözüm bile darbeden daha iyidir.”
“En kötü demokrasi idaresini en iyi ihtilal idaresine tercih ederim.” diyen Alparslan Türkeş de bu gerçeği ifade etmektedir.”
12 Eylül ve benzeri olgular özünde Türkiye’yi küresel dünyaya entegre etme projeleridir. 12 Eylül solun ve sağın idealistlerini ezip yok ederken kullanılabilir olanlarını da öngörülen küresel sisteme payanda olacak şekilde yönlendirmişlerdir. Darbeciler idealistlik, değer odaklılık ve şahsiyetlilik kavramlarını şahıslarlarla birlikte ezmişlerdir.

12 Eylül sonrasında Ülkücüler büyük ölçüde içe kapanarak sürekli kendilerini sorgulayan bir illete yakalanmıştır. Sistem ve iktidar ilişkileri ile devleti birbirine karıştıranlar kendilerini sevdalısı tarafından ihanete uğramış olarak hissetmişlerdir. İddiasız, idealsiz ve değersizlerin darbeciler tarafından makama, zenginliğe ve iktidara gark olmasına karşın idealistlerin amansız bir biçimde üzerine gidilmesi değerler kaosunun yaratılmasına sebep olmuştur.

12 Eylül öncesinde ülkeyi şu veya bu grubun içine girerek, radikal bir biçimde değiştirmeye kalkanlar ezilmek, örselenmek, sürülmek, hapsedilmek, ölmek, sakat kalmakla ve lanetlenmekle kalmamış; bürokraside stratejik noktalara gelmeleri de önlenmiştir.

Onlar artık sonsuza kadar birer sakıncalıdır. En zeki, en duyarlı, en idealist unsurlar böylece yönetimden soyutlanınca ülkenin yönetimi “çaycılara”, “nemelazımcılara”, “etliye ve sütlüye karışmayanlara” kalmıştır. Bu bakımdan ülke yönetimi kalbur altı kişilerin egemenliğine terk edilmiştir. Bugün karşılaşılan meselelerin büyük bir kısmı da bu oluşumdan kaynaklanmıştır.”

Darbeci anlayış sistemi felç etmiş ve bunu fırsat bilen ihanet çeteleri için gün doğmuştur. İlkesiz, iddiasız ve idealsiz bırakılan gençlik sonunda kendi kimliğine karşı kurulan komplonun bir parçası haline gelmiştir. Gençlik arasında kendinden uzaklaştıkça kendini bulacağını sanan bir anlayış hızla yerleşmektedir. Kendini bilmeden, kendisi olmadan başkası olmaya özendirilen bir gençlik yaratma gayretleri ayyuka çıkmış durumda. Gençliği milli, ahlaki, insani ve manevi değerlerden mümkün olduğunca uzak tutma gayretlerinin ardında küreselci güçlerin Türkiye ve Türklüğe karşı yabancılaştırdığı yerli etki ajanlarının rolü sanıldığından da fazla olmuştur.

Bütün bu süreç sonucunda milliyetsizliği kutsayan ve Türksüzlüğü teklif eden bir anlayışın yolu açılmıştır. Refleksleri kapitalizmin olağanüstü yöntemleriyle işlemez, vicdanları sömürü şehvetiyle çalışamaz hale getirilen bir halkın başına getirilen iktidarın kat ettiği mesafenin büyüklüğünü göstermektedir.

YAZI DİZİSİNİN TAMAMINDA FAYDALANILAN KAYNAKLAR:
1. GEVGİLİLİ, Ali, Yükseliş ve Düşüş, Altın Kitaplar, 1982
2. KAPLAN, M. Metin, 12 Eylül, (makale) www.ulkucudunya.com
3. KÖSOĞLU, Nevzat, Türk Yurdu Dergisi,12 Eylül Özel Sayısı, Eylül 2010
4. KÖSOĞLU, Nevzat, Dündar Taşer, Ötüken Yayınevi, 2. Baskı
5. SÖZER, Ercan, Askeri Darbeler ve Toplumsal Etkileri: 1960, 1970 ve 1980 Darbeleri (makale)
6. Türk Yurdu Dergisi, 12 Eylül Özel Sayısı, Eylül 2010
7. YENİÇERİ, Özcan, Türk Yurdu Dergisi,12 Eylül Özel Sayısı, Eylül 2010
8. TOPRAK, Zafer, (mülakat) Gazete Habertürk 10 Eylül 2017 Pazar

Yazarın tüm yazılarını okumak için tıklayınız.

HARBİDEN
Efendi BARUTÇU

02 Eki 2017

28 Eylül-1 Ekim tarihleri arasında Ankara Atatürk Kültür Merkezinde Kahramanmaraş tanıtım günleri olacağına dair hem Kahramanmaraş vakfı hem de Kahramanmaraş ilçeleri kültür derneklerinin ısrarlı çağrıları üzerine Perşembe günü saat 11.

Nurullah KAPLAN

25 Ağu 2017

Yusuf Yılmaz ARAÇ

14 Ağu 2017

M. Metin KAPLAN

20 Şub 2017

Ziyaretçi -> Toplam : 28,79 M - Bugün : 30897