« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

26 Kas

2008

ABDÜLHAKİM ARVASİ HAZRETLERİ’NİN KAŞGARÎ DERGAHI’NDAKİ RAMAZAN AKŞAMLARI / A. Sırrı Arvas

01 Ocak 1970

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri, 11 ayın sultanına Receb-i şeriften hazırlanırlardı.

Her ne kadar hilali gözleseler de mübarek ayın girdiğini kokusundan anlarlardı. Ramazan ayını büyük bir fırsat bilir, direkler arasında vakit geçirenlere çok şaşarlardı. Hatta ona göre insanlar bir ay boyunca kalabalık yerlerden kaçmalı, fikrini zikrini bozmamalı, evlerinde oturup hûşu içinde dua ve zikir yapmalıydı.

O günlerde Ziyaeddin Dağıstani Hazretleri’nin oğlu Fehmi Efendi, İstanbul müftüsü idi. Abdülhakim Efendi’ye saygısı ve muhabbeti pek ziyade idi. Vakit yaklaştı mı yardımcısı Kibar Şükrü Efendi’yi yollar, “Abdülhakim Arvasi Hazretleri Ramazan vaazı için hangi camiyi isterler, sor bakalım.” derdi. Bu genellikle Sinanpaşa, Bayezid ya da Ağa Camii olur, sohbetinin müptelaları bu camilere koşarlardı. Dergahta top atılır atılmaz lokmalara saldırılmaz, önce cemaatle namaz kılınırdı. Bazen heyecanlı bir müezzin ya da şerefeye çıkan bir haylaz milletin orucunu battal eder, gün olur Ankara radyosundan okunan ezan İstanbul’daki şaşkınları ayaklandırırdı. Elbette vakit namazın da şartıydı; ama namazı iade etmek zor değildi ki.

Mütevazı sofra

Efendi hazretleri Server-i Kainat’a uymaya çok özen gösterir, “Ben kulum kullar gibi yerde yerim.” hadis-i şerifini nakleder ve misafirlerini yer sofrasına buyur ederdi. İcabında masada da yerlerdi. Yemek ayrı ayrı kaplarda getirilir, misafirlere ikram edilirdi. Çatal, kaşık kullanırlar, başlarını örterlerdi. O zamanlar hurma zor ele geçerdi; ama bulunursa iftarı mutlaka hurma ile açarlar, olmazsa zeytin veya suyu seçerlerdi.

Sofrada ağır yemekler olmaz, çorba, et yemeği, pilav, börek tatlı gibi sıralamaya bakmaz misafire ne ikram edeceklerse hepsini tepsiye dizerlerdi. Yemek tek çeşit olur, ziyafeti otlu peynir ve balla zenginleştirirlerdi. Misafire kendine hazırladıklarından çıkarır, külfete girmezlerdi. Sofraları mütevazıydı, bazen yoğurdun üzerine iki kaşık şeker serper, tatlıya buyurun derlerdi. Tabakların mutlaka sünnetlenmesini ister, yoğurdu bitmiş kaseyi suyla çalkalayıp temizler, “Oh ayranımız da oldu.” derlerdi. Yemek duası yapıldı mı toparlanır, ağzına bir iki tane tuz parçası atar sofradan kalkardı. Abdülhakim Efendi sigara içmez; ama tiryakileri de ezdirmezdi. Yemek sonrası bir süre dışarı çıkardı. O arada tiryakiler sigaralarını rahatça içerlerdi. O günlerde sofu geçinenler, tütün saran bir garibi yakaladılar mı azarlamaya başlar, adamı canından bezdirirlerdi. Öyle ya adamcağızı sigaraya müptela diye sohbetten mahrum bırakmaya değer miydi? Zaten dergahın devamlıları sayıyı azaltır, azaltır ve gün gelir hepten vazgeçerlerdi.

İlle namaz ille namaz

Elbette Kaşgari Mescidi’nde de teravih kılınır; ama tâdil-i erkâna çok dikkat ederlerdi. Rüku ve secdede rahat rahat üçer defa tesbih okuyacak kadar durur kaymede ve celsede (iki secde arasında ve rükudan sonra) vücudun sükuna ermesine özen gösterir, hatta bir salavat okuyacak kadar beklerlerdi.

Şafiiler çoğunlukta olduğu için teravihleri ikişer ikişer kılar, aralarda salavatlar okuyarak nefeslenirlerdi. Efendi Hazretleri namazı çok ciddiye alır “İlle namaz ille namaz” derlerdi.

Namazdan sonra Kaşgari Mescidi bahçesindeki yaşlı ağaca sırtlarını dayarlardı. O sırada semaverden fokurdayan çay akşama kadar çay içmeyen tiryakileri heyecanlandırırdı. Misafirlere “bardaklarını kapatıncaya kadar” çay ikram edilirdi. Çayı, ince ve küçük cam bardakta gayet açık içerler ve acele etmezlerdi. Efendi Hazretleri, çayın dudak renginde, dudak yakacak kadar sıcak ve dudağına kadar dolu olmasına dikkat eder, bunu “lebrenk, lebriz, lebsuz” diye veciz bir şekilde ifade ederlerdi. Yaz akşamları dergâh bahçesindeki manolyanın altına oturur, bir lahza ışıl ışıl yanan Haliç’i seyreder, sonra püfür püfür esen rüzgârı dinlerlerdi. Bazen hiç konuşmadıkları olur, “Bizim sustuğumuzdan anlamayan konuştuğumuzdan ne anlasın.” derlerdi. Talebeleri o sükut anından fevkalade feyzlenirlerdi. Zaman zaman muhibleri, “ah birileri gelse de birkaç soru sorsa” diye içlerinden geçirirlerdi.

Ve bir gün Necip Fazıl, cevabı saatlerce sürecek bir soru seçti. “İyi insan nasıl olur?” Aklından “Efendi Hazretleri şöyle şöyle olur, böyle böyle olmaz diye anlatırlar, bize saatler süren bir sohbet çıkar” diye geçirdi. Ama cevap sadece iki kelimeydi: “Nasip meselesi!”

Hocam, hocamın hocası...

İşte o, şadırvan şakırtıları, takunya takırtıları, böcek cırıltıları ve semaver ıslığı eşliğinde dem tutan sohbet ele geçecek cinsten değildi. Sevenlerinin adeta içlerini okur, sohbetin seyri esnasında kafalarındaki problemleri çözerlerdi. Birini ikaz yerine ortaya konuşur, hatta mevzuu basitçe anlatarak bir menkıbe ile süslerlerdi. Üç kıssa, beş hadise derken konuya öyle bir düğüm atarlardı ki ciltlerce kitap okuyanların elde edemeyeceği incelikleri önlerine sererlerdi.

Methiye yağdıranlardan hazzetmez, her bahane ile hocalarından bahsederlerdi. Silsile-i aliyye büyüklerini andılar mı gözlerini yumarlar, ortalıkta ılıcık bir rüzgar eserdi. Sanki hocası Seyyid Fehim Hazretleri ve hocasının hocası Taha-i Hakkari Hazretleri de sohbette gibiydi.

Bu altın silsile Mevlana Halid-i Bağdadi, İmam-ı Rabbani ve Şah-ı Nakşibend gibi kolbaşlarından geçerek en son Sevr mağarasında Hazreti Ebubekir’e zikr öğreten Server-i Kainat’a (sas) giderdi.

‘Günahlarımı getirdim’

“İnsan ömrünün tek sermayesi, aciz olmasıdır. İnsan ahirete giderken ne malını, ne mülkünü, ne çoluk çocuğunu, hiçbir şeyini götüremiyor. Sadece Allah için olan amellerini. Seyyid Taha-i Hakkari Hazretleri, mübarek hocam Seyyid Fehim Efendi’ye, “Bize ne getirdin?” deyince; “Size, sizde olmayan bir şey getirdim.” diye fısıldamış, “günahlarımı”.

İşte burada içli içli içini çeker “Sahi, biz Cenab-ı Hakk’a ne götüreceğiz?” derdi. Gençlere İslam büyüklerini çok sevmelerini öğütler, onların sevgisi ile dolan gönüllerin arınıp paklanacağını söylerlerdi. Abdülhakim Efendi Hazretleri’nin talebelerinin hepsi de onun en çok kendisini sevdiğini zannederlerdi ki, bu onun kerametlerinden biriydi... Fakat bütün talebeleri, bir kişiyi çok sevdiklerinde hemfikirdirler; o da rahmetli Ziya Beyefendi’ydi. O kadar ki, iftarı gün aşırı dergâhta yapmalarını isterlerdi. İnsanlara sabrı tavsiye eder, “Allah-ü Teala iki amelin karşılığını bildirmemiştir. Bunlardan biri oruç, diğeri iftiraya uğradığı halde sabretmektir. Bu ikisine kat kat sevap verilecek.” derlerdi.

Talebelerinden birisi edeb hakkında sorduğunda; "Edeb hudûda, sınırlara riâyet etmek onu taşmamaktır. En büyük edeb ise ilâhî hudûdu muhâfazadır, gözetmektir." buyurdu

Ziyaret -> Toplam : 120,74 M - Bugn : 67844

ulkucudunya@ulkucudunya.com