« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

22 Mar

2021

Halit Ziya Uşaklıgil

1866 – 27.03.1945 01 Ocak 1970

Halid Ziya UşaklıgilTürk edebiyatında modern romanın öncüsü.

Servet-i Fünun ve Cumhuriyet dönemi romancı ve yazarlarından.

Çocukluk ve İzmir’deki Gençlik Yılları

1866’da İstanbul Eyüp’te doğan Halid Ziya, Uşak’ın helva üretimi ve halı tezgahlarıyla ünlü, köklü, saygın, zengin ailelerinden Helvacıoğulları’ndandır. Annesi Behiye Hanım’ın üçüncü çocuğu olan Uşaklıgil’in büyükbabası Hacı Ali Efendi Uşak’tan İzmir’e göç etmiş, babası Hacı Halil Efendi ise İstanbul’da palamut, zahire, incir, üzüm, afyon ve somak ticaretiyle uğraştıktan sonra işlerinin bozulması üzerine, 1879’da İzmir’e dönmüştür.

Halid Ziya, çocukluğunun ilk on yılını İstanbul’da, 24 yaşına kadarki yıllarını İzmir’de geçirir.

İlköğretime Mercan Mahalle Mektebi’nde, Saraçhane Sıbyan Mektebi’nde ve Fatih Askeri Rüştiyesi’nde başlar, İzmir Rüştiyesi’nde sürdürür.

İstanbul’dayken babasıyla birlikte gittiği Gediklipaşa’daki Güllü Agop’un oyunları onda ilk sanat sevdasını uyandırır.

İzmir Rüştiyesi’ni bitirince özel öğretmenlerden Fransızca dersleri alır ve Fransızca öğrenmesi için Mechitariste Rahip Okulu’na kaydedilir.

Burada Fransız klasiğine ilgi duyar, hepsini okumaya çalışır. Yazı hayatına da ilk adımlarını atarak yazı ve öykülerini çeşitli dergilerde yayımlamaya başlar.

Aile ‘’Helvacızade’’ diye tanınmaktayken yazılarında ‘’Uşşakizade’’ünvanını kullanır ve soyadı kanunu çıktıktan sonra ünvanını halkın ağzında aileye verilen ‘’Uşaklıgil’’e çevirir.

1884’te son sınıftan ayrılarak babasının ticarethanesinde çalışmaya başlar. İzmir Rüştiyesi’nde Fransızca derslerine girerken Osmanlı Bankası’nda da muhasebeci ve çevirmen olarak işe başlar.

Öğretmenliğinden arkadaşı Tevfik Nevzat’la beraber 1884’te İzmir’de Nevruz adlı bir dergi çıkarır.

1886’da yine Tevfik Nevzat’la Hizmet adlı özel bir gazete çıkardığında yirmi yaşındadır.

Öğretmenlik, banka memurluğu yapar ve gazetenin her yazı biriminde çalışır.

1889’da amcası ile iki aylık geziye çıkarak Uluslararası Paris Sergisi’ni görür ve izlenimlerini İstanbul’da Vakit gazetesine yazar. ( Bu yazılar daha sonra Gezilen Yerlerden adlı kitabında yer alır.)

Aynı yıl Ayan Meclisi Reisi Emin Ali Efendi’nin kızı Memnune Hanım’la evlenir, bu evlilikten altı çocuğu dünyaya gelir.

İzmir Lisesi’nde Fransızca derslerinin yanı sıra Türkçe edebiyat ve ahlak derslerine de girmeye başlar.

Hizmet’te yazıları ve Sefile (kitap halinde basılmamış ve tefrika olarak kalmıştır), Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekâsı gibi roman ve Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Bir İzdivacın Tarihi Mu’aşakası, Heyhat! Bu muydu? gibi uzun öyküleri yayımlanır.

İzmir yıllarında yazdığı bu ilk romanlarında karşılıksız sevgiler vardır. Bunlar kısa, duygusal romanlardır.

Ahmet Mithat’ın Henüz On Yedi Yaşında romanına karşılık olarak yazdığı Sefil’de aşkı neredeyse alkol ve fuhuş bataklığına sürüklenen bir genç kızın dramı anlatılır. Roman ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklandığı için yarım kalır ve kitap olarak yayımlanmaz.

Romantik bir roman olan Nemide’de konaklarla ilgili ve ev içi betimlemeler çok önemlidir.

Bir Ölünün Defteri’nde aynı kıza aşık iki delikanlıyı, Ferdi ve Şürekâsı’nda yoksul-zengin çelişkisini anlatır.

Edebiyat tarihine merak salıp birçok makale yazar. Sanskrit, İbrani, Finlandiya edebiyatıyla ilgili yazılar yazar. Fransız edebiyatından küçük öykülerden çeviriler yapar. (Bunlar sonradan dört ciltte toplanır). İtalyanca öğrenir, yabancı dil merakıyla İngilizce ve Almancaya da çalışır.

İstanbul, Edebiyatı Cedide ve Saray Yılları

Altı yıl memurluktan sonra bankadan istifa ederek 1893’te Reji (Tekel) idaresinin başkâtipliği görevine geçer ve İstanbul’a göçer.

İstanbul’da Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Ahmet Rasim gibi yazarlarla dostluk kurar.

1896’da Recaizade Mahmut Ekrem aracılığıyla “Edebiyat-ı Cedide” topluluğuna katılarak Serveti Fünun dergisinde (1901’de kapatılana kadar) ve çeşitli dergilerde kısa öyküler ve makaleler yayımlar. Geniş ün sağlayan romanları tefrika edilir. Mai ve Siyah tefrika edilince çok ilgi çeker. İkdam’da ve Sabah’ta yayımlanan yazıları ve kısa öyküleri de ilgi çeker.

Artık Serveti Fünun denince, şiirde Tevfik Fikret, düzyazıda Halit Ziya Uşaklıgil bilinmeye başlar.

Meşrutiyet’in ilanından sonra bir süre baskı altında sessiz kalır. 1901’den ll. Meşrutiyete kadar (1908) yazarlığı bırakır. Yeşilköy’de bir köşk yaptırır ve Tevfik Fikret’in Aşiyan’a yerleştiği 1905 yılında Halid Ziya da kendi köşküne yerleşir.

İttihat ve Terakki hükümetinin önerisiyle Reji (Tekel) idaresindeki işinde hükümet komiseri olarak görevlendirilir (1908).

Mai ve Siyah’tan sonra Aşk-ı Memnu (1909’da Sabah Gazetesi), Kırık Hayatlar (ve tefrika edilirken yarım bıraktığı Nesli Ahir) ile ünü iyice yaygınlaşır. Bazı edebi yazılarını Hazine-i Evrak adlı dergide Mehmet Halid Ziyaeddin adıyla yayımlar.

Birkaç ay sonra 31 Mart isyanından sonra Abdülhamid’in tahttan alınıp yerine Reşat Efendi’nin V. Sultan Mehmet adıyla tahta geçirilmesiyle mabeyin başkâtipliğine seçilerek (1909-1912) yeni padişahla beraber saray hayatına girmiş olur. Saraydaki görevi sırasında yazmayı uygun görmediği için yazılarına ara verir, görevi gereği padişahla gezilere çıkar.

Dört yıla yakın bir süre devam eden bu görevinde sarayın bütün savrukluğunun yerine meşrutiyet anlayışına uygun bir saray kurulması yolundaki çabaları İttihat ve Terakki’ce takdir edilir. Âyan Meclisine seçilir ve ilk celsede hazır bulunduysa da bu görevi mecliste çoğunlukta olan İttihat ve Terakki karşıtlarınca çok tartışılınca istifa eder.

Darülfünun’a (İstanbul Üniversitesi) döner. Batı Edebiyatı ve estetik derslerine girer. Yunan, Latin, Fransız, Alman, İtalyan, İspanyol edebiyatı tarihlerini öğrettiği bu görevi işgal yıllarına kadar devam eder. Ders notları öğrencileri tarafından toplanıp Darülfünun’ca özel olarak basılsa da taslak halinden çıkamayıp öylece kalır.

İttihat ve Terakki hükümeti düşüp yerine Hürriyet ve İtilaf Partisi gelince hem saraydan hem Darülfünun’dan kırk dört yaşındayken ayrılır.

İttihat ve Terakki tekrar iktidar olunca çeşitli memuriyetler teklif edilse de kabul etmez. Yalnızca İttihat ve Terakki yönetimince çeşitli önemli ve siyasi görevlerle Fransa, Almanya, Romanya ve mütarekeden sonraki işgal yıllarında İsviçre’ye gönderilir. Resmi görevlerinden ayrıldıktan sonra çeşitli şirketlerde yönetim kurulu üyeliği yapar.

Meşrutiyet’ten Sonraki Yıllar ve Cumhuriyet Yılları

1901-1908 arasında yazarlığı bırakırsa da II. Meşrutiyet döneminde yeniden yazmaya başlar, birçok makalelerle küçük öyküler yazar ama 1923’e kadar yazdıklarını yayımlamaz, bunlardan birçoğu daha sonra kitap halinde basılır.

Milli Mücadele döneminde genellikle Ahmet Cevdet’in İkdam gazetesine yazılar gönderir. Çoğunlukla dil ve edebiyatla ilgili yazılar yazar.

Cumhuriyet döneminde kendisini tümüyle edebiyata verir. Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin şekillenmesini sessizce izler. 1930’larda yazı hayatına büyük bir canlılıkla yeniden döner. Yazıları Cumhuriyet ve Son Posta gazetelerinde yayımlanır. Anıları edebiyat dünyasında çok ilgi görür. Dil devriminden sonra bazı eserlerinin dilinin sadeleştirir ve Latin harfleriyle yeniden yayımlar.

Cumhuriyetten sonra, ömrünün son yıllarını Yeşilköy’deki yalısında anılarını yazarak geçirir.

50. Sanat Yılı

Ülkemizde ilk kez gençliğin bir değerbilirliğiyle Halid Ziya Uşaklıgil için yazı hayatının 50. yılında, 1936’da Halkevi’nde birçok edebiyat ve sanat insanının katılımıyla görkemli bir toplantı (jübile) yapılır.

Bu toplantıda, duygulu ve heyecanlı bir biçimde kürsüye çıkıp konuşur.

İrticalen yaptığı bu konuşmasında tutulan notlara göre şunları söyler:

Bu gece kendimi hiç hak etmiş saymadığım oranda beni onurlandıran muhterem heyetinizin karşısına büyük bir heyecanla çıkıyorum. Aynı biçimde dışarıdaki dostlarımın da bu iltifatını görmekteyim. Küçücük varlığımın bu kadar kocaman çizgilerle büyütüldüğünü görünce, önce yarı karanlık bir gecede ay ışığında duvara yansıyan büyük gölgesini görüp ürken bir adam gibi korkup ayaklarımın ucuna basa basa buradan sessizce kaçmak istedim. Fakat buna imkân bulamadım; sanki bir kasırgaya tutulmuşum gibi, bir hamle beni sürükleyip buraya getirdi. Neden? Ne yapmak için? İhtimal ki gördüğüm büyük sevgi tezahürüne karşı duyduğum şükran hissini bildirmek arzusu, beni buraya getirmiştir. Buna imkan bulabilecek miyim? Belki bir – iki cümle daha söyledikten sonra heyecandan sesim kısılacak, ancak bir – iki cümle daha kekeleyip ineceğim, belki de coşacağım, daha uzun söyleyeceğim.

Her iki taktirde de eminim ki beni mazur görür, affedersiniz. Uzun bir ömürle geçmiş yılların yeniden canlanan hatıralarıyla bu geceki toplantının bana verdiği izlenimlerin heyecanları yığılmış bir halde birbirine karışıp içimde dalgalı bir çağlayan gibi akıp gidiyor, bu çağlayanın üstünde bir saman çöpü gibi bir kelime yüzüyor. Çağlayan, üstüne düşmüş bir dalı döndürüp dolaştırıp nasıl girdaba sürüklerse, dilimin ucuna gelen bu kelime de öylece bir uçuruma doğru gidiyor. Jübile kelimesi:

Jübile kelimesi İbranicedeki jübile kelimesinden alınmıştır. Musevi geleneğinde 50 yılda bir yasa hükümleri değişirmiş; bu değişikliğin sonucu 50 yılda bir yapılan toplantıda büyük törenle halka ilan edilirmiş; buna İsrailoğulları jübile derlermiş. Papalık her 50 yılda yeni duyurularıyla birtakım suçları ve günahları affedermiş; bunun için de jübile kelimesini kullanırlarmış. Bunu bir yerde tesadüfen okumuştum; ihtimal sizler de biliyorsunuz.

Jübilenin asıl anlamı, 50 yıl… Bu 50 sayısının üzerinde duruyorum. Bugün sanat hayatımın 50. Yılı nedeniyle bana bu ikramı yapıyorsunuz. 50 yıl ne demektir? 50 yıl neleri değiştirmemiştir, 50 yıl günahların ve kabahatlerin affına vesile verilmiştir. 50 yıl sosyal hayatı değiştirir, kanunları değiştirir; nasıl istersiniz ki 50 yıl insanları, sanatı ve edebiyatı değiştirmesin!

Değişmeyen bir şey vardır; o da insanlıktaki seçkin erdemlerdir. Eskiliğe, yaşlılığa, az çok eser bırakmış olan bir ömre karşı iltifat ve değer bilirlik çeşidinden birtakım seçkin erdemler vardır ki onlar değişmiyor. Sizler bana bu gece böyle iltifat etmekle bunun bir örneğini göstermiş oluyorsunuz. Ben bu meziyeti benim eserlerimin adına, kendi lehime değil, sizin seçiminize, gençliğin hesabına ve lehine kaydediyorum.

Eskilik yenilik… Eskiler, yeniler davası… Bu her devirde geçerli olan bir davadır. Biz eskiler yeni iken de bu dava vardı; bu dava önemli olmalı mıdır ve bunun geçerli bir dayanağı var mıdır? Ben sanmıyorum.

Eğer eskiler arasında unutulduklarından veya inkar edildiklerinden gücenenler varsa veya yenilikten çekinip de yenilikte olagelen tezahüratlara karşı tutum alıyorlarsa onlar mantık kuralları dışında birtakım istisnalardır.

Eskiler, yenileri, gençleri karşılarına alıp onlarla sohbet eden öğretmen ve mürebbilerdir ve öğretmenlik, mürebbilik hep sevgi esası üstüne dayanır.

Yenilerde eskilere karşı bir kabalık, kin soğukluk varsa, bu da belki pek meşru ve geçerli olan ilerlemek, kendilerine yol açmak hevesinden ileri gelir. Fakat bizde sanat alanı o kadar geniştir ki, o kadar boştur ki genç kuşak burada istediği gibi koşa koşa ve hiç kimseye çatmadan ilerleme imkanlarına sahiptir ve karşılaşacağı hiçbir engel yoktur.

Eski Yunanlarda bir tören varmış: Meşale koşusu… Bir gün özellikle de şehrin bir meydanında yaşlılar, daha az yaşlılar ve en gençler sırayla toplanırlar ve büyük bir halka oluştururlarmış. En yaşlılar önde; daha az yaşlılar daha arkada olmak üzere koşarlar ve koşarlarken en yaşlı, elindeki meşaleyi kendisinden daha az yaşlı olana verirmiş. Böylece meşale sönmeden en yaşlıdan en gence doğru elden ele ilerleyip geçermiş.

Yaşlılar bilmelidirler ki ellerinde bir meşale varsa onu söndürmeden gençlere geçirmeye memurlardır. Meşale zaman zaman donuklaşabilir fakat yeter ki elden ele geçsin ve sönmesin. Yaşlılar bunu bilirler ve ellerindeki meşaleyi kemali övünç ve sevinçle kendilerinden genç olanlara verirler ve isterler ki o meşale daima aydınlık kalsın ve onları aydınlık kılsın!…

Sabrınızı kötüye kullanmaktan korkuyorum; fakat bir-iki dakika daha izninizi rica edeceğim. Şimdi size bir hayalden bahsedeceğim…

İşte, ta şu köşeden, karanlığın içinden bir gölge, koşarak bana doğru geliyor; galiba bu bir öğrenci… Evet, 15-6 yaşlarında bir çocuk… Bu kim? Onu tanıyor gibiyim. Tıpkı bana benziyor. O bu günün gençliğinin timsali olarak bana doğru geliyor… Evet, o bugünkü gençliğin timsali!…

‘’Beni tanımadınız mı? ’ diyor. ‘’Ben, hani o 15 – 16 yaşındaki öğrenciniz Halid Ziya’yım!’’ Ve bana soruyor: ‘’ 50 yıl mı çalıştınız, siz? Demek öyle, o kadar uzun bir zaman!… Sizi pek yorgun görüyorum, işte size serin bir şerbet getirdim. Şu kâsedeki serin şerbeti içiniz, biraz ciğerleriniz tazelensin. Evet bunu içiniz, yorgunluğunuzu alır. Koşularda, mücadelelerde yorulanların üstün gelmiş sayılanların başına bir de taç koyarlar; ben de size böyle bir taç getirdim. İzin veriniz de, şu sevgiyle bağlanmış tacı da başınıza koyalım.’’

Ve ben şimdi, gençliğin bana sunduğu o serin şerbeti içtim; ciğerlerim tazelendi. Gençliğin sevgisiyle çiçeklerden örülmüş olan bu tacı da alıyorum. Onu başımın üstünde taşıyarak, artık bundan sonra dinlenmek üzere yatabilirim. Mutlulukla gözlerimi kapayıp uyumak için… Mutlu ve rahat olarak uyumak için!…

Artık memnun ve müsterih olarak ölebilirim…

Son Yılları
İzmir’de ilk çocuğu Vedide’yi dört aylıkken kaybeden Halid Ziya Uşaklıgil, İstanbul’da Sadun adlı iki yaşındaki oğlunun, Güzin adlı altı yaşındaki kızının ölüm acılarını yaşamıştır. Sadun için ‘’Kırık Oyuncak’’ adlı bir kısa öykü yazar. Güzin‘i de “Kırık Hayatlar” romanında anlatır.

Son olarak Dışişlerinin seçkin bir memuru, Tiran elçiliğimizin başkâtibi olan oğlu Halil Vedat’ın 1937‘nin sonlarında 35 yaşındayken trajik ölümü de 75 yaşındaki yazarı kahreder.

Bir Acı Hikaye’’ adlı yapıtında intihar eden oğlu Vedat’la ilgili anıları vardır (1942). Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın amcası olan Halid Ziya Uşaklıgil, 27 Mart 1945’te İstanbul’da ölür.

Nurullah KAPLAN

04 Nis 2025

Bugün 4 Nisan… Sosyal medyada bir günlüğüne yine “Başbuğum” rüzgârı esecek; Balgat eşrafı Beştepe’de arz-ı endam edecek, ibri

M. Metin KAPLAN

04 Nis 2025

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

04 Nis 2025

Yusuf Yılmaz ARAÇ

04 Nis 2025

Halim Kaya

11 Şub 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Efendi BARUTCU

01 Nis 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 143,76 M - Bugn : 47524

ulkucudunya@ulkucudunya.com