« Ana Sayfa »      « İlkelerimiz »

BAŞBUĞ TÜRKEŞ

M. METİN KAPLAN

ELMALILI HAMDİ YAZIR MEÂLİ

İrfan YÜCEL

Alparslan TÜRKEŞ

Alparslan TÜRKEŞ

Seyid Ahmed ARVASÎ

Ayhan TUĞCUGİL

M. Metin KAPLAN

Namık Kemal ZEYBEK

Prof. Dr. İBRAHİM TELLİOĞLU

26 Nis

2021

Siyasi mucizeyi ancak böyle yakalayabiliriz

Kemal Üçüncü 01 Ocak 1970

Türk milletinin Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını tebrik ediyorum. Çocuk bayramı olması sebebiyle tüm dünya çocuklarının bayramıdır “kutlu olsun”. Ne kadar ileri görüşlü bir yaklaşımdır. Gazi Mustafa Kemal ve aziz mücadele arkadaşlarını rahmet ve minnetle yad ediyorum.

“Saygı olsun tuğ kaldıran orduların Başbuğuna”

“Milli Egemenlik” kavramı balon, bayrak, festival coşkusu arasında gürültüye gitmesin aman!. Bu kutlu günde sevinmek, eğlenmek herkesin “en çok da çocukların hakkı”. Çocuklar eğlenirken büyükler “milli egemenliğe yaptıkları naniklerin, gang bangı şeriflerin” üzerine biraz düşünsünler, belki vicdan yapıp tövbekâr olurlar, Âgâh Hûn’un iç sesiyle. Bir kesim hukuk devleti tarumar edilirken havaya baktıkları, zulme karşı sessiz kalabildikleri için vicdan yapıyorlar, balon, tenteneli sosyal medya sözleriyle bir ölçüde ego mastürbasyonuyla zararsız ve risksiz yoldan rahatlama sağlıyor, durumu kurtarıyorlar. Bugün egemenlik Padişahtan, Tanrı adına egemenlik iddiasında bulunanlardan “Allah’ın yeryüzündeki gölgelerinden” alınarak millete verildi. Egemenlik ve hukukun kaynağı millet ve pozitif hukuk, akıl oldu. Esas devrimci yönü budur. Dinsel hukukta yurttaş yoktur kul vardır. Tanrı ile insan arasında “karşılıklı mesuliyet içeren” bir hukuk ilişkisinden söz açılamayacağı için dinsel hukuk en başında Tanrısal bir ihsandır. Milli Egemenlik, kulluktan yurttaşlığa dönüşün adıdır. Tekrardan Tanrı adına egemenlik kullanma numarasına bizler gülüp geçeriz. Hukukun tekrardan en üstün güç olacağı günleri özlemle bekliyoruz. Güçlünün hukuku değil hukukun gücünün üstün olacağı nepotizmden, ağbicilikten, cemaatçilikten, tarikatçılıktan hemşericilikten, particilikten, küçük memur ahlakından arınmış bir sosyal ve kültürel iklim için daha çok yolumuz var.

Bir zamanlar hukuku ve insan haklarını kendi din yorumları çerçevesinde “salt başörtüsü ve ibadet” olarak algılayanlar o gün kendilerini mazlum addedenler “hukukun gücü değil güçlünün hukuku” egemen derlerdi diyalektik onları öyle bir paradoksa hapsetti ki Epimenides’in Giritliler paradoksundan daha komik haldeler. Kemal Kılıçdaroğlu Bey’in ittifak halinde demokrasi getireceği milli bayramlarda umumiyetle kulağı ağrıyan ama cumhuriyet ve milli egemenlik sayesinde bir sobacının oğlu olarak Cumhurreisi olan Abdullah Gül Bey’ler, Ali Babacan Bey’ler, Davutoğlu Bey’ler hep bu büyük demokrasi panayırının baş aktörleridir.

İlkeli ve tutarlı olmazsak bu gülünçlükler kaçınılmazdır. TBMM siyasetinin bütünü bu haldedir. Siyasal ve ideolojik olarak tutarsız ve paradokslarla debelenmektedirler. TBMM siyasetindeki 5 partinin de aynı anda yeminli NATO’cu ve Neoliberal olması ama kendilerine sorarsan milliyetçi, İslamcı, sağcı, liberal, solcu olabilmeleri mümkündür. Parti “gadıroları” ve seçmenleri de herhangi bir çelişki görmüyor. Devlet yöneten milli kadrolar tu kaka ama hoş umurunda olan da yok, “sarın lavaşa dürümleri” milli beka yapıyoruz. Nasıl? o belli değil işte gardaşş! Bilmedüğünüz şeyler var! Onları çiçekli kravatlı, parlak elbiseli “öznesi ve yüklemi olmayan cümleleriyle” ayfon wireless kulaklıklı abiler, profesyonel dağvacılar biliyor. Abiler abiler dağğvvacı abiler. 1980’den sonra tek bir ekonomik programınız yok, size özgü bitmiş bir cümleniz yok, ortalama bir Avrupa ülkesi kadar nüfusu olan ülkemizde eğitim programınız yok, stratejik perspektifiniz, üretim programınız, dişe dokunur tek bir cümleniz yok. Sade suya tirit bir statüko bekçiliği. 1999-2002 sürecinde ve sonrasında kimya, fizik, veteriner, ,iktisat, biyoloji, öğretmen okulu çıkışlı profesörlerinin dağva ve milliyetçilik hakkındaki birikiminin çarşı esnafı gibi “kurt yapıp, gardaş demekten ibaret” olduğunu gördük, kime ne diyek? Liyakatın aşağılandığı bir iklimde siz de haklısınız. Sendikanız böyle, Türk Ocağınız hala ekonomi politik perspektifi olan bir siyasal ufuk çizemiyor, “Karakalpakların ağız özellikleri ve nüfusu gibi” meselelerde patinaj halinde bir entelektüel çıkışa yol çizemiyor zira herkes darılıyor, Akçura da böyle yapıyordu, devam!

Ne diyordu Türkeş Bey:
Sizin de işiniz zor abiler!
Sendikanızın Türkiye’nin temel meselelerine ilişkin gündem tayin edici bilimsel raporları, araştırmaları yok, “dağva, gardaş, Orhun Abidelerinden alıntılarla devam” .

Sizin de işiniz gerçekten zor abiler!
“Kâinata huzur getirme” programı gibi ağır mesuliyetleriniz var. Medeniyet tarihinin hangi döneminde huzur var? Baktım baktım bulamadım ama cehd ettim öğreneceğim sipariş verdim kitabı.

Sizin de işiniz zor abiler!

Epey bir zaman önce Ankara KTÜ Vakfında 2070 ‘leri filan planlayanlar vardı çay sohbetinde, selam olsun.

Dağğva sohbette demlenir, Vehbi ilim candır!

Gazi Gardaş Üniversitesiyle 12 Eylül sonrasında kurumsallaşan herkesle her konuda mutabakat sağlamaya, bütün kurulu masalara ve makamlara oturmaya hazır, Lego seti gibi milliyetçilik anlayışı bütün sağ ve İslamcı iktidarların “ gadırolarını “oluşturdu. Bugün baktığınızda bu düzenlemenin hikmetini görebiliyorsunuz. Gardaş sendikacılığı, Gardaş Türk Ocakcılığı da bu ekoldendir. Kalın Oğuz Beyleri pek çokturlar lakin Mümtazer Bey, Naci Bostancı Bey, Vedat Bilgin Bey bu tipolojiyi vazıh biçimde temsil ederler. Devletin bekası zorda kaldığında dayanamazlar yettim derler!. MHP, DYP, AKP, bazıları için cemaat yayın organları ve Abant gibi toplantıları hiç farketmez, Lego setini oraya adapte ederler. Devletin bekasını ilk tespit edenler Mümtazer Bey’dir, Vedat Bey Naci Bey’lerdir. Tuğrul Bey sonradır, devlet zorda kalmasın diye! gitmek zorunda kaldı. Ne yapsın.? Başta Bahçeli çok kızdı ama Tuğrul Bey AKP’yi destekleme “noktasında”ki isabeti MHP ve Devlet Bahçeli çizgisini aştı, kuşattı en son bütün ekip Cumhur ittifakında birleşti. İsabetlidir. Burada esasında farklı fikirler yoktur dağınık tonları olan aynı dünya görüşü vardır. Buna bir ideoloji ve doktrin diyemeyiz . Memur çaplı devlet aklı Türk milliyetçiliğinin politik kurumsal kimliğini siyasal İslam çekirdeğine eklemleme gibi “dahiyane”! bir keşif yaptı. O ağbilerin de işi zor. Kasım kasım kasılacaksın “devlet idare ediyorum” diye, incir çekirdeğini dolduracak tek bir kavram ve üretimin, siyasetin,sözün olmayacak, “kıpraşmayın tehlüke vaa”! diye kuru bir doldur boşalt, zor gerçekten.

Nasrettin Hoca, ortaya konmuş büyük bir tencereden herkesin hoşaf içtiği bir yemeğe katılmış. Yemeğe katılanlardan biri, her içişte bir de “oh öldüm!” çekiyormuş. Hoca kafasını kaldırıp adama bakmış, ne görsün? Herkesin elinde kaşık varken, adam kepçeyle hoşafa dalıyor. Bunun üzerine dönüp adama “birader, şu kepçeyi ver; biraz da biz ölelim”.

Gezginci milliyetçilik ve dağvvacılık da “geniş bir kesim için” hoşaf kepçesi gibi bir şey esasen.

“Gonuyu burada kapayak” müstakil bir yazı olarak ele alacağız.

***

İktidardaki parti Neoliberal, NATO’cu, sermayeden yana ama Vatan partimize sorarsanız “antiemperyalist ve milli”. Ekonomi politik olarak liberal, sermayeden yana ama antiemperyalist! Konjonktür gereği süper güçlerin arasındaki çelişkilerden yararlanarak kazanım elde etmeye çalışan ama son tahlilde çoğu kere ikisi arasında sıkışan bir ana stratejisi olmayan bu yapıyla “milli ekonomiye” “üretim devrimine” geçeceğiz. Ne güzel! Nazar değmesin.

İslamcı Neoliberal ideoloji özü itibarıyla ontolojik olarak Batı sistemine karşıt konumlanamaz desek ne olacak?

Eleştirip yol göstermeyelim ki “gücenmesinler”!

Milli egemenlik kavramı Tanzimat’la başlayan modernleşme hareketleri ve “milli demokratik devrim” sürecimizin önemli bir aşamasıdır. Yeni Osmanlılar, Genç Türkler, İttihat ve Terakki ve Kuvayı Milliye kadrolarının 70 yıllık mücadelelerinin sonucu ortaya çıkan devrimci , ilerici bütün Doğu dünyasınca gıpta edilen bir kazanımdır. Nehru’ya “Mustafa Kemal İngilizler’i yenene kadar Tanrı’yı da İngiliz sanırdım” ,Mao’ya “Çin’in Kemal’i nerede?” dedirten büyük atılım.

Rönesans,Reform, Hümanizm, İncil’in milli dillere çevrilmesi, Sanayi Devrimi, Burjuva demokratik devrimi denilen süreçler sonunda kuldan vatandaşa, din için insandan insan için dine, bireysel hak ve özgürlükleri, insan haklarını teminat altına alan Kralı, Monarşileri sınırlayan düzenlemeler gerçekleşti. Egemenlik, toplum sözleşmesi gereği Tanrı’dan (Tanrı adına egemenliği kullananlardan) ,Kral’dan soyut bir genel iradeye, millete geçmiş oldu. Böylece ümmet egemenliğinden millet egemenliğine geçilmiş olundu.

İhtlal-i kebirden (İttihatçılar böyle derdi) müdevver adalet, eşitlik ve hürriyet prensiplerine dayanan hukuk devleti son tahlilde milli devletin dünya uygarlık mirasına armağanıdır. Bizdeki esasen tablacı diyebileceğimiz solcu, milliyetçi, liberal ve İslamcının dudak büktüğü “milli” perspektif. Tablacı ufakcıdır bir yerden alır bir yere satar, yolunu bulur, üretim, muhteva umurunda olmaz.

Zeki Hafızoğulları’nın şu tespitleri ne kadar ufuk açıcı. “İktidarın kaynağının İlahî irade veya beşerî irade olduğunun kabulü, evrenin farklı algılanmaları sonucunu doğurması bir yana, birbiriyle bağlaşır olmayan farklı düşünce sistemlerine, dolayısıyla farklı düzenlere vücut vermektedir, iktidarın kaynağının İlâhî irade olduğu kabul edildiğinde, buradan İlahî düşünce sistemleri, dolayısıyla İlâhî toplumsal yapılar ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık, iktidar kaynağının beşerî irade olduğu kabul edildiğinde, buradan beşerî düşünce sistemleri, dolayısıyla beşerî toplumsal yapılar doğmaktadır. İki ucun ortalamasını almak, mantıksal olarak mümkün olmamaktadır. Üstelik, toplumsal gerçeklik de bunu doğrulamaktadır. Hiç bir toplumsal gerçeklikte böyle telifci bir yapıya rastlanmış değildir. Demek ki, burada, birbiriyle bağdaşır olmayan, kristalize, iki farklı düşünce sistemi, dolayısıyla iki farklı toplumsal yapılanmayla karşı karşıya bulunulmaktadır. İktidarın kaynağı İlâhîdir dendiğinde, bundan teokratik/ skolâstik düşünce sistemleri, dolayısıyla teokratik hukuk/devlet/toplum yapılan; iktidarın kaynağı beşerîdir dendiğinde bundan, İlâhînin karşıtı laik düşünce sistemleri, dolayısıyla laik hukuk/devlet/toplum yapıları ortaya çıkmaktadır.

Böyle olunca, laikliğin tanımında, yegâne itibar edilebilecek beşerî bir esas belirlenmiş olmaktadır. Bu, iktidarın/buyurma erkinin/egemenliğin izafe edildiği kaynakta yatmaktadır. Öyleyse, tanımlarsak, laiklik; bir toplumun siyasal örgütlenmesinin ifadesi devletin temel unsuru olan iktidarın/devlet kudretinin/egemenliğin kaynağının beşerî irade olmasıdır

TÜRKİYE İÇİNDE BULUNDUĞU KRİZ ORTAMINDAN MDD İLE ÇIKABİLİR

Hukuk bir iradedir, ama ne Tanrı’nın, ne de en kuvvetlinin iradesidir, hukuk milletin genel iradesidir. Bu düşüncenin temelindeki düşünce, “ferdin hür olarak doğduğu” düşüncesidir. Hür olarak doğan fertler, “âdeta aralarında evvelce bir mukavele akdetmişler gibi birbirine bağlıdırlar”, “her fert bu mukaveleye dayanarak cemiyetin üyesi olur. Ve bir üye sıfatıyla bu cemiyete giren bir kısım hürriyetlerden vazgeçer, fakat buna mukabil, kanun vasıtasıyla himaye edilmiş yani “medenî” ve hakikî bir hürriyet iktisap eder.” “O halde, fert, mukavele vasıtasıyla cemiyetin üyesi olduktan sonra kanunlara ihtiyariyle tâbi olduğu gibi, hukukun meydana gelmesine de iştirak imkânını kazanır. Yani amme iradesi kanalı ile hakimiyete de iştirak eder”. Buradan, fertlerin iradelerinden bağımsız, bir “millî irade” olduğu fikri ortaya çıkmıştır.Metafizik bir kavram olduğu hakkındaki düşünceler bir yana millî irade düşüncesinin sonucu olarak, laik toplum /hukuk/devlet düzenine geçişte, bir yandan teokratik toplum /hukuk/devlet düzenlerine ait ümmet fikri, yerini millet fikrine bırakırken öte yandan, kul/tebaa fikri, yerini insan/vatandaş fikrine bırakmıştır. Böylece, bugün hararetle savunulan ve uluslararası sözleşmelerle korunması, geliştirilmesi devlete temel bir yükümlülük olarak yüklenen “insan hakları” düşüncesinin temelleri bu düşüncelerle atılmış olmaktadır. Bugün, gerçekten, insan hakları ancak laik-demokratik bir toplum/hukuk/devlet düzeninde söz konusu olabilmektedir. Teokratik bir toplum/hukuk/devlet düzeninde, mantığı gereği, egemenin müdahale edemeyeceği ferde özgü bir özgürlük alanı bulunmadığından, insan hakları kavramının yeri yoktur. Bazen, bu düzenlerde, insan haklarının bazı tezahürlerine yer verilmiş olması, örneğin farklı inançtan olanlara hoşgörülü davranılması, insan haklarının olmasını değil, egemenin ihsanını ifade eder.”

XXI. yüzyılın eşiğinde Türkiye içinde bulunduğu kriz ortamından yine “milli demokratik devrim” (MDD) prensibini ihya ederek çıkabilir. Doğu/Batı/Kuzey/Güney ekseninde dengeyi ve milli çıkarlarımızı gözeten, komşularımızla barış ve işbirliği içinde bir dış siyaset [5 denizi birleştirecek –Hazar, Kızıldeniz, Karadeniz, Akdeniz, Ege, Kızıldeniz ] ekonomik ve siyasi olarak yakınlaştıracak bir siyasi perspektif gerekiyor. Bin yılı aşkın süredir Türkler ve Türkiye Musevileri Haçlı saldırganlığına karşı bu havzada bu büyük bir işbirliğini gerçekleştirdiler. Türk Museviler siyonizme değil Türk devletine hizmet ettiler. Osmanlı gibi düşünmekten bahsedenler bu fotoğraf üzerine yeniden düşünmesi gerekir. Bu mutabakatın zeminleri ortadadır. Osmanlı Bursa’sı yeniden kurulurken ilk getirilen Yahudi tüccarladır, bu ittifak Haçlı Siyasal İslam hattınca tasfiye edildi. İslamcılığın İngiliz köklerini bilmeyen kalmadı sanırım.

Kamucu, planlı özel sektöre yön gösteren işbirliğiyle küçük sermayenin "üreten güçlerinin", ve tüketen güçlerin güçlerine adilane ve eşitlikli bir biçimde üretim için birleştirdiği modelle yeniden Cumhuriyetin ilk 15 yılında yakaladığı ekonomik ve siyasi mucizeyi yakalayabiliriz."Tüketen güçlerin örgütlülüğü" başlı başına bir üretim gücüdür. Sendikaların ticaret yapmasının önündeki ahmakça engel artık kaldırılmalıdır. Kuzey ülkelerinde en büyük fonlar işçi sendikalarına ait siz hangi gezegendesiniz.Sendikaların, Türk İş’in SSK hastanelerini işçi kendi parasıyla inşa etti devlet “iç etti” fena mı oldu? gene yaparlar gene el koyarız!

Bu yeni siyasal perspektif için yapmamız gereken tek şey "Müdafa’â-yi Hukuk" blokunu Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu’na, Bahçeli’ye, Erdoğan’a, "Noel Baba profilli genç reyizlere" rağmen birleşmesini savunmak ve sağlamaktır. Kötü niyetli değiller asla, yanlarındaki "yetersiz kültürün esaretiyle" bu meselelere uzaklar.

Haklıyız, dün olduğu gibi bugün de biz kazanacağız!

Çünkü biz Türklüğün geleceğini, tarihin ileri yürüyüşünü temsi ediyoruz.

Nurullah KAPLAN

04 Nis 2025

Bugün 4 Nisan… Sosyal medyada bir günlüğüne yine “Başbuğum” rüzgârı esecek; Balgat eşrafı Beştepe’de arz-ı endam edecek, ibri

M. Metin KAPLAN

04 Nis 2025

Muharrem GÜNAY (SIDDIKOĞLU)

04 Nis 2025

Yusuf Yılmaz ARAÇ

04 Nis 2025

Halim Kaya

11 Şub 2025

Hüdai KUŞ

22 Tem 2024

Orkun Özeller

03 Haz 2024

Efendi BARUTCU

01 Nis 2024

Altan Çetin

28 Ara 2023

Ziyaret -> Toplam : 143,76 M - Bugn : 42854

ulkucudunya@ulkucudunya.com