Atatürkçülük nasıl sivilleşti?
İhsan Dağı 01 Ocak 1970
Medyascope’de Nuray Mert, “Atatürkçülük, Türkiye’nin en başarılı sivil toplum hareketi oldu” dedi. Bunu söylerken ‘Kemalizm’ yerine ‘Atatürkçülük’ ifadesini tercih etmesi dikkat çekmekle beraber, tespitinde hiç haksız değil. İroniye bakınız ki, ‘sivil toplum hareketi olarak Atatürkçülük’ bu başarısını önemli ölçüde AKP iktidarına borçlu.
AKP’nin ele geçirdiği Türkiye’de Atatürkçülük sadece ‘resmi ideoloji’ olarak değil, tarihsel bir miras olarak bile devletin hafızasından sökülüp atıldı. Devletteki ‘özel’ rolünü ve yerini kaybetti; artık ne meşruiyet kaynağı ne de fiilen anayasal bir ilke.
Ancak devletten dışlandıkça Atatürkçülük sivilleşiyor. Arkasına devleti almayan, devletle özdeşleşmeyen bir Atatürkçülük toplumsallaşıyor. AKP’nin görmezden geldiği milli günlerde, spor başarılarının ardında, sokakta, parkta, meydanda, AKP otoriterliğine karşı Mustafa Kemal, ‘muhalif bir duygudaşlığın’ sembolü haline geliyor. Devletin değil toplumun sahipliğine geçen Atatürkçülük, eski ve bildik bir deyimle, ‘baş aşağı durmaktan kurtuluyor, ayakları üzerinde durmaya başlıyor.’
AKP öncesinde de elbette Atatürkçülük yadsınamaz bir güçtü. Ama ‘sivil’ bir güç müydü?
Sivil unsurları bulunmakla birlikte AKP öncesi Atatürkçülük büyük ölçüde devletin anayasasını ve kurumlarını arkasına alan ‘resmi’ bir güç, ideoloji ve meşruiyet alanıydı. Bunda şaşılacak bir şey de yoktu elbette. Devleti kuran, onun niteliklerini, mitlerini, hedeflerini tanımlayan bir kişinin manevi ve ideolojik liderliği devlette devam ettiriliyordu.
Atatürkçülük ve onun en önemli iki ilkesi olan ‘cumhuriyetçilik ve laiklik’ bugün toplumun en genel ve yaygın oydaşı noktaları. Başlangıçta kırsalda ve eğitimsiz kesimler arasında belki çok büyük heyecan yaratmamıştı bu ilkeler, ama ciddiye alınacak entelektüeller veya büyük kitleler de çıkıp saltanatçılık ve şeriatçılık yapmamıştı. Toplumun bir kısmı muhafazakar-dindar bir yaşam tarzında dirense de bu direnç politik bir karşı-devrim hareketine dönüşmemiş, sistemin içinde yer alan ‘sağ’ siyasete yönelmişti. Kentli ve eğitimli büyük bir kesim ise yeni rejimin reformlarına paralel bir şekilde Batılı bir yaşam biçimini benimsemişti. Bu genel çerçevede yeni rejim ve rejimin temel öncülleri ‘toplumsallaştı,’ ama içinde azınlık da olsa hep bir ‘İslamcı’ muhalefet barındırdı.
Ancak rejimin üzerinde kurulduğu temellerin içerikleri, kapsamları ve uygulanmaları birçok kesimden derin eleştiriler de aldı. Cumhuriyetin demokrasiyi, laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü de içine alacak şekilde uygulanması istendi. Devletçiliğin piyasa ekonomisi ilkesiyle çeliştiği ileri sürüldü vs. Ancak bu tartışmalarda Atatürkçülük nasıl tanımlanırsa tanımlansın ‘resmi ideoloji’nin adıydı ve devletin koruması altındaydı. Politik sonuçları itibariyle de onu ‘tanımlayanlar’ hep rejimi kuranlar, kendilerini onu korumak ve kollamakla görevli sayanlar, yani devletin kendisi oldu. Sivil, toplumsal bir damarı da olan Atatürkçülük ‘devletleştirildi,’ sivil temelleri köreldi, entelektüel gelişimi sekteye uğradı. Devlet korumasında Atatürkçülük, toplumsallığını ve sivilliğini kaybetti. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan darbecilerinin elinde Atatürkçülük, militarizmi ve otoriterliği meşrulaştıran bir araca dönüştürüldü.
20 yıllık AKP iktidarında dışlanan, adeta devletten sökülüp atılan, muhalefete itilen Atatürkçülük, şimdilerde sivil/toplumsal bir ‘direniş’ hareketine dönüşmüş görülüyor.
Ancak hatırlayalım; muhalefette sivil, demokratik, özgürlükçü olmak çok kolaydır. İktidarlar zorba, otoriter, dışlayıcı olunca geriye kendini tanımlayacak başka bir kimlik ve savunma hattı bulamayanlar, özgürlükçü ve demokrat oluveriyorlar. Bu topraklarda 20. yüzyılın başından beri birçok siyasi hareket gördük, muhalefette demokrat ve özgürlükçü, iktidarda zorbaydılar. İttihat Terakki’den bu yana ‘muhalif’ olanlar ülkenin en özgürlükçüleri, en ileri ve hızlı demokratlarıydılar! İtilafçılar, İkinci Grup, Serbestçiler, Demokratlar ve hatta AKP ve İslamcılar… Bunlardan iktidar olanların nasıl otoriterleştiklerine, zorbalaştıklarına, hakkı ve hukuku hiçe saydıklarına tanık olduk.
Özetle; AKP, devleti bütün kurumlarıyla partinin üzerine geçirince Atatürkçüler, devlette kendilerini temsil ettiklerini düşündükleri kurumlara güvenmek yerine siyaset yapmak gerektiğini anladılar. Devletlerini, yaşam biçimlerini, cumhuriyetlerini, kurucu liderlerini üç beş bürokratın güvencesinde sanıp siyasetsizliği tercih etme kolaycılığı ve tembelliği artık geçerli değildi. Güvenecekleri bütün kurumlar teker teker iktidarın denetimine geçmişti. Artık neredeyse bir devletleri bile kalmamıştı. Başladıkları yere, topluma döndüler. İyi de yaptılar. Resmi bir ideoloji, katı bir Kemalizm yerine, AKP tecrübesiyle çok daha geniş kesimlerin yeniden keşfettiği laiklik, cumhuriyetçilik, özgür ve Batılı bir yaşam tarzı öngören Atatürk’ün mirasını daha geniş kitlelerle buluşturabilirler şimdilerde ve AKP sonrası dönemde…
Ama şimdiden birkaç soru:
AKP sonrası dönemde Atatürkçülük yeni yeni gelişen ‘sivil’ yönünü muhafaza edilebilecek mi?
Demokratik, çoğulcu ve modern dünya ile uyumlu, arkasına devleti almaya kalkışmayan, devlet tarafından korunma talep etmeyen bir ‘sivil’ hareket olarak kalabilecek mi?
‘Resmi ideoloji’ olarak ayrıcalıklı bir konum talep etmek yerine, fikirler serbest piyasasında özgürce rekabet eden düşünce sistemlerinden birisi olmaya razı olacak mı?
AKP sonrası Türkiye’de demokrasinin niteliklerini biraz da bu soruların cevapları belirleyecek.