Silâhlanan Avrupa'nın ıskaladığı
Sinan Baykent 01 Ocak 1970
Avrupa diken üstünde.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump'ın önce Beyaz Saray'da Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenski'yi medya mensuplarının önünde azarlaması, sonra da dolaylı olarak NATO'nun 5'inci maddesinin işlevselliğini tartışmaya açması Eski Kıta'da "alarm zilleri"ni çaldırdı.
Toplantı üstüne toplantı, temas üstüne temas yapıldı. Telefon trafiği, zirveler, basın açıklamaları ve ulusa seslenişler derken "çözüm" bulundu: Avrupa'nın (yeniden) silâhlanması.
"Silâhlanma" etrafındaki siyâsî propaganda çok yoğun. Öyle ki, Birleşik Krallık ile Fransa'nın sahip olduğu "nükleer şemsiye"nin Avrupa'nın geri kalanını kapsaması bile tartışılıyor.
Dahası ve bence en "ezber bozucu" olanı, Almanya'nın yeni Şansölye adayı Friedrich Merz'in ülkenin savunma ihtiyaçları noktasında "gereken neyse o yapılacak" demesi.
Buna göre Almanya'nın savunma harcamalarını kısıtlayıcı bütçesel tedbirlerden boşanması ve silahlanmanın önünün açılması öngörülüyor.
ABD'nin artık Avrupa'yı korumak istemediği, korumayacağı anlayışı hâkim. Bu da "başımızın çaresine bakmalıyız" çıkarımını etkinleştiriyor.
Gerçekten de mevcut durum gerek 1945-sonrası dünya düzeni gerekse Avrupa'nın hususi güvenlik mimârîsi açısından ciddi bir "paradigma" değişikliği ihtiva ediyor.
Ediyor etmesine ancak Avrupa'nın (yeniden) silâhlanmaya karar verdiği bu tarihsel ânda kendi nesnel gerçekliğiyle ilgili ıskaladığı çok önemli noktalar var.
Ve bu noktalar – geneli itibarıyla – ileriye dönük olarak fevkalâde can sıkıcı.
Anlaşılmayan tarihin affı olur mu?
İkinci Dünya Savaşı'nın hücre çekirdeğinin "Avrupa İç Savaşı" olduğunu iddia eden pek çok saygın tarihçi var.
Bu tarihçilerin bazıları Avrupa İç Savaşı'nın 1914'te Birinci Dünya Savaşı'yla, bazıları da 1917-1918 aralığında yani Birinci Dünya Savaşı'nın son demleriyle başladığını savunuyorlar.
Söz konusu perspektifte İkinci Dünya Savaşı aslında misyon ve fonksiyon olarak Avrupa İç Savaşı'nın bir nevî "tamamlayıcısı".
Katılmamak elde değil. Kronolojiye ve muhteviyata baktığınızda, ortada bir kıtasal iç savaş olduğu yahut hâdiseler zincirinin bu perspektiften de okunabileceği aşikâr.
Peki, ama bu "iç" gerilim dinamiği – serdedildiği üzere – nihayetlendi mi?
Başka bir deyişle, "1945" tarihi perdeyi tümden ve tekrarı olmayacak bir biçimde indirdi mi?
İşte ondan çok şüpheliyim.
O tarihten itibaren bir "yatışma"nın hâsıl olduğu muhakkak.
Her ne kadar Soğuk Savaş bağlamında kayda değer iniş ve çıkışlar (hatta yer yer ciddi sıkışmalar-büzüşmeler) kaydedilmişse de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) çözülüşünü müteakip sükûnetin pekiştiği ortada.
Velhâsıl, fay hattı "artık aktif olmayan" şeklinde tasnif edildi.
Bence ilk "hata" tam olarak bu noktada yapıldı.
Ve ilk düğme yanlış iliklendiğinden, bugünkü yansımaları da gitgide şiddetleniyor.
Bilhassa İkinci Dünya Savaşı, Avrupa'nın bünyesinde biriktirdiği çelişkileri ve uzlaşmazlıkları öylesine ezici bir tarzda siyasallaştırdı-askerîleştirdi ki, tetiklenen "medeniyet yıkımı" sanki hepsini ebediyen çözümledi gibi hissedildi.
Hissedilene göre davranıldı.
Her şey, "bir daha bu ölçüde bir yıkım olmasın" anlayışıyla baştan formatlandı, organize edildi. A'dan Z'ye kadar her şey.
Ve yaşananlar unutulmadıysa da yaşananların kök-sebeplerine dair zamanla bir unutkanlık, vurdumduymazlık, lakaytlık yerleşti.
Yaşanan acıların hatırası her daim taze tutulmaya gayret edilirken, derinlemesine yapılması icap eden "düşünme faaliyeti" – gerektirdiği "uygun aksiyon alma" gerekliliğiyle – üstlenilmedi.
Avrupa liberalizminin günâhları hangi toplum kutuplarını doğurdu?
Avrupa liberalizminin pek çok günâhı var.
Günâhlarının ilki, dünyada siyasal milliyetçiliğin bir daha başını kaldıramayacağına – hasbelkader kaldırırsa dahi anında kendisinin de bir parçası olduğu "Özgür Batı İttifakı"nca ezileceğine duyduğu kesin inanç oldu.
Oysa bugün siyasal milliyetçilik, tam da o ittifakın içinde büyüyor ve yine o ittifakı tahrip ediyor.
ABD kendi ulusal varoluş/güçlenme dertlerinin peşine düştü ve bun yolda kimsenin ona "kambur" olmasını istemiyor.
En hayatî ikinci günâhı, Batı'da barışın artık bir "değişmez edinim" olduğu yanılsamasıydı.
Her ne kadar vaktiyle Büyük-Sırp soykırımcılığı bu yanlış inancı silkelediyse de aksi görüşün geçerliliği açısından yeterince ikna edici (!) olamamıştı.
20 küsur sene sonra Ukrayna taşları yerinden oynatabildi.
Nihayet en vahim üçüncü – aynı zamanda bana göre en belirleyici olanı – günâhı da kendi toplumlarıyla hissî (empatik) ve siyâsî tüm köprüleri atmasıdır.
Zaman içinde o kadar bürokratikleşti, teknokratikleşti, oligarşikleşti ve otomatikleşti ki, kendi varlığını üzerine kurduğunu söylediği demokrasi ilkesinin ve pratiğinin içini yine kendi eliyle boşalttı.
Avrupa liberalizmi, 80 yıllık egemenlik macerasında, bir zamanlar gerçekten "bir şeyler ifâde eden" yüksek ve aşkın değerleri, kendi toplumları nezdinde paspas etti.
Toplumlar "sonsuz barış", "sonsuz konfor" ve "sonsuz başıboşluk" (adına "özgürlük" denilse de) masallarıyla pışpışlandı.
Bu yöntem uzun süre işe de yaradı, doğru. Ancak sistemin aksaklıkları ve bocalamaları belli bir seviyeyi aştığında pışpışlanmaya rıza gösterenlerin sayıları da doğal olarak o nispette düştü.
Bugünkü ahval ise üç aşağı beş yukarı şöyle: Çok mutsuz, çok öfkeli, çok politize ve çok intikamcı iki karşıt kutup, bir de ortada ne birine ne de diğerine meyleden alabildiğine de-politik üçüncü bir kutup.
Birinci kutbu milliyetçi-kimlikçi duyguları kamçılanan, kimi zaman aşırı dozda manipüle edilen ve Avrupa liberalizminin şimdiye değin oluşturduğu mirastan – deyim yerindeyse – "tiksinen" bir "yerli işçi sınıfı" teşkil ediyor.
İkinci kutbu sosyalizan duygu-düşüncelerle hareket eden, ezilen kimlikliklerle dayanışma göstermeye gayret eden, bazen küçük-burjuva âdetler çerçevesine kendini çok körü körüne kaptırabilen ve Avrupa liberalizminden – farklı nedenlerle – en az ilk kutup kadar nefret eden bir "melez işçi sınıfı" oluşturuyor.
Üçüncü ve son kutbu ise Avrupa liberalizminin "gururlu bir ürünü" sayabileceğimiz, işlerin bir miktar "iyi niyet" ve "erdemli müdahale"yle düzeleceğine kâni olan, bütünüyle olmasa bile "kâfi derecede" depolitize edilmiş, hayatı estiği gibi yaşamaya alış(tırıl)mış kalabalıklar temsil ediyorlar.
Hâl böyleyken, sizce de "silâhlanma" esprisi üzerine biraz daha "ayık" bir yorum getirmek gerekmez mi?
Avrupa'ya tehdit "dış"tan mı, "iç"te mi?
Rusya'nın Avrupa devletlerine yüzünde gülücükler, ellerinde çiçeklerle yaklaşmadığı açık. Dolayısıyla Rusya'nın hâlihazırda Avrupa'ya bir tehdit olmadığını ileri sürmek en basit akılla da mantıkla da çatışır.
Ne var ki "tehdidin esası dışarıdan mı geliyor?" sorusu pekâlâ meşru ve yerinde.
Bugünkü Avrupa dış politik yaklaşımlarda dahi monoblok bir profil sergilemiyor. Yani birleşik ve ahenkli bir "Brüksel duruşu"ndan bahsetmek imkânsız.
Dahası, toplumlar düzeyinde (bilhassa da Batı-Orta-Latin Avrupa havzalarında) siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve elbette demografik ayrılıklar hiç hafife alınır cinsten değil.
Sarı Yelekliler'den traktörlü çiftçi-köylü eylemlerine, LGBT yanlısı mitinglerden aile savunucusu yürüyüşlere, Gazze'yle dayanışma toplantılarından İsrail lehtarı buluşmalara, göçmen karşıtı sokak hareketlerinden çokkültürlülük sempozyumlarına ve daha nice muhtelif "eksen"deki sert-kitlesel ayrışmalara bakan herkes, yeniden aktive olmuş kadim bir fay hattını görebilir.
Daha güncel, çağa özgü ama kadim.
Nitekim ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in geçtiğimiz günlerde Münih Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşmaya, son günlerde Rusya'nın yetkili ağızlarının (Dmitri Medvedev ve Sergey Lavrov) verdikleri beyanatlara dikkat kesildiğinde, ikisinin de tam olarak bu "yara"ya tuz bastıkları rahatlıkla görülür.
Avrupa (yeniden) silâhlanırken, "bir şeyler"i ıskalıyor.
Fakat o "bir şeyler"in tarihsel faturası geçmişte de bugün de yarın da çok yüksek.